Muhsin Bilyap

9 Mayıs 2018

 

Zeynep Rade’nin yazarlık serüveninin olgunluk dönemi ürünlerinden olan İki Renkli Muhallebi, yazarın ilk çocuk kitabı. Yetişkin edebiyatından tanıdığımız Rade, boşanmanın çocuğa düşen payını, ailenin ikiye bölünüşünü yürekten yazmış. Esprili ve samimi diliyle  konunun ağırlığını bir nebze hafifletmiş. Kitabın önsözünde çevreci ve koyu bir hayvansever olduğunu vurgulayan yazarın kitabında bunun izlerini görmek mümkün.

Çocuk edebiyatı, çocuk filmi, çocuk tiyatrosu çocukların formasyonunda olduğu kadar, çocuğun kendi sorunlarına yanıt bulması ve başka pek çok çocuğun da benzer sorunlar yaşadığını bilmesi  ve yalnız olmadığını duyumsaması açısından mühim. Örneğin unutulmaz çocuk filmleri; Beyaz Yele’de hayvan sevgisi, Kırmızı Balon’da şiirsel bir anlatıma tanık olmuştuk çocukken. Bu bağlantıda Zeynep Rade küçük Ela’nın ağzından, saf yürekli, tarafsız ve yalın bir anlatımla dünle bugünün harmanlandığı bir İstanbul’da anne baba ayrılığı nedeniyle Ela’nın buruk yaşamını, yeni arkadaşların ve bir psikoloğun katkılarıyla, olumlu bir sürece evrildiğini çok yetkin bir Türkçe ile betimliyor.

Ela’nın yaşamından bir kesiti anlatan kitap, “Öcü Nerede?” “Sansar?” “Falcı Dedi ki, Bu Ne Biçim Kutlama?” “Baca Problemi”, “Babamın Esrarengiz Arkadaşı” gibi bölüm başlıklarıyla merakla okutuyor kendini. Çocuk gibi bir çocuk Ela; meraklı, düşünceli, hareketli, endişeli. Ela’yı okura yaklaştıransa içtenliği. Ayaklarını sürüyerek gittiği psikologla iyi arkadaş oluyor.

Psikolog Sibel Hanım, daha doğrusu Ela’nın Sibel teyzesi, küçük kızın “Neden boşandılar?” sorusunu şu sözlerle karşılıyor.

 

“Bunun temelinde değişim yatıyor. Kimsenin yaşamı aynı kalmıyor Elacığım. Bu değişimler aynı anda iki kişiye de oluyorsa tamam, ancak farklı düşünüyor ve birlikte yol alamıyorlarsa o noktada uyumsuzluk baş gösteriyor. Senin durumunda, anne babanın, dolayısıyla senin hatta anneannenin yaşamı değişti, baksana.” Doğru, değişmişti. “Mesela son bir yılda senin evin ve okulun değişti değil mi? Bu sende bir fark yaratmış olmalı” dedi.

 

Psikoloğun sözleri Ela’yı düşündürüyor. Aynı zamanda ufkunu açıyor. Gelenekleri, nostaljik yaşamları da tanıyor Ela. Anneanne evinden misafir eksik olmuyor mesela. Her misafirde bir şey görüyor, tıpkı çocukluğumuzdaki gibi. Bir çıkarım yapıyor kendince, ama doğru ama yanlış.

 

Piraye  Teyzenin dün akşam  bize geldiğinde söylediklerini hatırlamaya çalıştım. Yeni bir okula başlayacağım için çok seviniyormuş çünkü her değişim insana yeni bir şey katarmış. “Başlangıçların en güzel tarafı, kişinin  kendini göstereceği bir fırsat bulması Elacığım. Ödevlerini aksatmaz, dersi dinler, kurallara uyarsan öğretmenin gözüne de girersin.”

Piraye teyze eskiden öğretmenmiş. Bence hâlâ öğretmen gibi, tane tane ve yüksek sesle konuşuyor.

Bunları duymak içimi rahatlatmıştı. Hem becerilerim vardı. Kedilerim vardı, hayvanların dilinden anlıyordum… Bir de atölyemiz vardı ama o ne zaman işime yarardı bilmem.

 

Devlet okullarıyla ilgili bir ön yargıyı da yıkıyor.

Devlet okulu korktuğum gibi çıkmamıştı. Zaten ben korkmuyordum ki başkaları korkutuyordu. Öğretmenimiz çok iyi biri. Ödev yapmayınca sinirleniyor bir tek.

 

Kitap, çocukların aralarındaki diyalogları, kısa cümlelerle, tıpkı yaşamda nasılsa öyle yansıtıyor. Aktüel dil okuru kitaba yaklaştıran ilk koşul.

Öğretmen cuma günü Türkçe dersinde, “Sevdiğiniz bir şeyle ilgili bir şiir yazın” dedi. Arkamda üzgün yüzlü bir çocuk oturuyor. Teni bembeyaz, kahvaltı tabağı gibi. Adı Eflatun.

“Eflatun, sen ne yazacaksın?” dedim. Yüzüme o kadar uzun baktı ki neredeyse sorduğum soruyu unutuyordum.

“Şu an emin değilim ama kafamda bir iki şey var.”

“Ne mesela?”

“Yazdığım şiirlere artık bir de fotoğraf koymak istiyorum. Zenginleştirir şiiri.”

“Fotoğraf çekmeyi biliyor musun ki?”

“Fotoğraf benim hobim bir kere. Nereye gitsem yanımda taşıyorum makinemi.”

“E hani nerede makinen o zaman?”

“Sen anlamazsın, öyle değil işte.”

Eflatun’un nasıl bir çocuk olduğunu henüz çözemedim. Bir bakıyorsun bilgili, bir bakıyorsun tıngır mıngır.

 

Rade, hayvan sevgisini anlatırken bir evin onlarsız ne denli boş olduğunu, hayvanların çocuklara yaşamı öğrettiğini vurgulamış. Kedisi Öcü kaybolduğu zaman Ela’nın verdiği mücadele bir yetişkin olarak beni çok etkiledi. Anneanne, anne, komşu teyze ve Ela el ele verip, bir de Ethem Dede’ye yüz göbek adadı!

Ela bir değişim sürecinden geçiyor kitapta. Bu değişimin tatlı ve tuzlu tarafları var, zira onun geçtiği süreç yalnız okul ve baba özlemi değil. O güne dek evinde fazla vakit geçirmediği babaanne evine gidiyor, hatta geceyi orada geçirmeye başlıyor. Babaannesini, halasını, eniştesini tanıyor.

O gece babam salonda yattı. Ben de misafir odasında. Uykuya  dalmak üzere gözlerimi kapayacağım sırada perdedeki gölgeleri fark ettim.

Camın hemen başında bir ağaç vardı. Ağacın kuru dalları rüzgârda cama çarpıyordu. “Tık  tık tık …” Sokak lambasının arkadan vuran ışığında perdede garip şekiller oluşuyor, yukarı aşağı dalgalanıyordu. Gölgeler giderek büyüyor, gidip gelip camı kapkara ediyordu. Ağacın yukarı kalkan iki dalı, korkunç bir gülümsemeye, aşağı doğru eğilmiş olanlarsa öfke kusan bir çift çatık kaşa dönüşmüştü. Başkasına ağaç gibi görünen mahlûklar her salıntıda bana erişmek isteyen yüzler, gözler, kollar gibi görünüyordu. O akşamda bu yaratıklar saklandıkları yerden çıkmış, koskoca İstanbul’da benim kaldığım evi buluvermişti. Soluk almadan öylece kalakalmıştım.

Anneannemin sansar hikâyesi aklıma geldi. Yorganı başıma çektim ve yüreğim ağzımda bekledim. Ne zaman uyuduğumu hatırlamıyorum.

 

Bu sevecen kitap coşkulu bir doğum günü partisiyle doruğa ulaşıyor ve tadını damağımızda bırakarak hayatın içine karışıp gidiyor.

Kararı okura bıraktıran bir kitap Ela’nın hikayesi. Tıpkı yazar gibi Ela da okuru ne düşünmesi konusunda zorlamıyor.

İyimserliği elinden bırakmayan, klasikler listesine girmeye aday bir kitap İki Renkli Muhallebi. Konusu (boşanma), gerçekliği ve samimi diliyle okullara yaraşır bir kitap. Umarım öğretmenlerimizin gözünden kaçmaz.

Bu kitabı çocukken okusaydım daha mutlu bir çocukluk geçirebilirdim.

 

Zeynep Rade, İki Renkli Muhallebi, Elma Yayınevi, 2018.

 

Muhsin Bilyap – Özyaşam Öyküsü

1951 yılında İstanbul’da doğdu. Oto-didakt bir ressamdır. Resim çalışmalarına 1965’lerde başlamıştır. Önceleri izlenimci ve dışavurumcu ressamların dilini benimsemiştir. Zaman içinde Anadolu-Asya uygarlıklarının anlatım biçimlerini tual ve jüt-tual üzerine yağlıboya tekniği ile yeniden yorumlayarak özgün bir biçem oluşturmaya çalışmıştır. Azerbeycan taş oyma sanatından İznik çinilerine, Anadolu kilimlerinden, mozaiklere, minyatürlere kadar nice sonsuz alan, çalışmalarının eksenini oluşturur. Aynı zamanda rehberlik de yapan sanatçının yurt içi ve dışında çeşitli koleksiyoncu ve resimseverde çalışmaları bulunmaktadır. Resimlerini altı yıldır Kadıköy’deki galerisinde sergilemektedir.