Elia ile Yolculuk, çok yönlü bir sanatçı olan Livaneli’nin ünlü sinema yönetmeni ve yazar Elia Kazan ile ilgili anılarından bir kısmını, özellikle Elia Kazan’ın hayatının son dönemlerine ilişkin anılarını kendi anılarıyla ilişkilendirerek anlattığı bir uzun hikayesi.

Kitabın başında, Konstantinos Kavafis’in kitapta anlatılanlarla oldukça alakalı ve belki de kitapta anlatılanların özeti sayılabilecek “İthaka” şiirine yer verilmiş.

Kitap, “Çınar’ın Boğumlu Parmakları”, “Dördüncü Katın Bütün Oyuncularına Anadolu Gülüşü” ve “Anneye Dönüş” başlıklı üç bölümden oluşuyor. “Dördüncü Katın Bütün Oyuncularına Anadolu Gülüşü” başlıklı bölümün; “Elia ve ‘Benim Gibi Bir Türk’ ” ve “Elia ve Kadınlar”, “Aramızdaki Tek Osmanlı, Elia”, “Kayıp Kasabamıza Gidelim” başlıklı dört alt başlığı var.

Kitabın, “Çınar’ın Boğumlu Parmakları” başlıklı bölümünde, Amerika’ya seyahatlerinden birinde , New York’ta, Manhattan’ın 95.Doğu Sokağı’nda oturan dostu Elia Kazan’ı ziyaret etmek üzere onun evine giderken, aklından geçenleri bilinç akışı tekniğiyle yazmış Zülfü Livaneli. Yazar bu bölümde, Türkiye’deki pek çok insan gibi filmlerden tanıyıp bildiği ve bir illüzyon olarak gördüğü Amerika ile bir caddesinde yürüdüğü ve film oyuncularını değil de gerçek insanlarını; film setlerini değil de gerçek caddelerini gördüğü Amerika’yı karşılaştırıp sorguluyor; Amerika’nın geçmiş yaşantısındaki yerini ve yaşamında yer alan Amerika’yla ilgili nesneleri hatırlıyor. İnsanları ağaçlara, Elia Kazan’ı da yaşından ötürü yaşlı bir çınara benzetiyor.

Yıllar önce 9.Cadde’de Elia Kazan’ın köpeğini gezdirmek amacıyla yaptıkları gezintiyi, bu gezinti sırasında sohbetlerini, geçmişe ilişkin daha pek çok şeyi hatırlıyor ve Elia’nın evinin kapısına gelip zile basıyor Zülfü Livaneli.

Kitabın, “Dördüncü Katın Bütün Oyuncularına Anadolu Gülüşü” başlıklı ikinci bölümünde, Elia Kazan’ın evine misafir olan yazar, evdeki Oscar ödüllerinden, fotoğraflardan da esinlenerek, Elia’nın geçmiş yaşantısına ilişkin bildiklerini, kişiliğine ilişkin sezdiklerini, düşündüklerini; onunla ilgili anılarını ve bu anılarla ilişkilendirdiği kendi anılarını anlatıyor.

Elia ile ilk tanışıklığının, savcı olan babasının görevi gereği Amasya’da yaşadıkları dönemde, gittiği sinemada izlediği Elia Kazan’ın filmleriyle olduğunu ifade ediyor yazar.

Livaneli’nin Elia Kazan’ı filmleriyle tanımaya başladığı dönemde, Amerika’yla Rusya arasındaki soğuk savaş döneminde, Amerika’da McCarthy yönetimince, komünistleri sindirip cezalandırmak için bir cadı avı başlatılır. 1934-1936 yılları arasında Amerikan Komünist Partisi üyesi olan Elia Kazan, komünistleri zayıflatmak üzere bir muhbirlik rejimi inşa eden iktidarın baskılarıyla, “Amerikan Karşıtı Faaliyetleri İzleme Komitesi” HUAC’ a ifadeye çağrılır ve burada arkadaşı olan sekiz komünist sanatçının ismini verir. Aslında Elia’nın verdiği isimler HUAC’ın kara listesinde zaten var olan isimlerdir. Ancak Charlie Chaplin, Orson Welles, Paul Robeson gibi dev sanatçıların ülkeyi terk etmesine neden olan bu cadı avına yaptığı katkılar Elia’nın başta Arthur Miller olmak üzere birçok isimle arasının sonsuza kadar bozulmasına neden olur. Kazan, HUAC komisyonuna verdiği ifadesinden ötürü ağır eleştirilere uğrar. Elia ile Yolculuk adlı bu kitabın neredeyse her bölümünde Elia Kazan’ın HUAC’a verdiği ifadede, HUAC’ın kara listesinde de bulunan sekiz kişinin ismini vermiş olsa da komisyona vermiş olduğu isimler nedeniyle hainlikle suçlanır ve hainlik damgası Elia Kazan’ı ömrü boyunca bir gölge gibi takip eder. Kendisine vurulan hain damgası nedeniyle, bu suçlamayı kabul etmese de, yaşamı boyunca huzursuz olur Elia. Yazar, bu konuyu kitabın hemen hemen her bölümündeki anılarla ilişkilendirerek, bu olayın Elia Kazan’ın hayatında ne kadar derin bir iz bıraktığını anlatmaya çalışıyor.

Fotoğraf: Yann Gamblin/Getty Images

Elia Kazan’la arasında kırk iki yaş olan Livaneli, küçüklüğünde Amasya’da bir sinemada izlediği filmleri aracılığıyla Elia Kazan’la tanışmasının ardından, onun çeşitli sebeplerle Türkiye’ye gelişlerinden birinde, Yaşar Kemal’in önerisiyle, onunla şahsen tanışma ve yüz yüze görüşme şansına erişiyor. Bu tanışma sonrasında, Elia Kazan ve eşi Frances, film çekimleri ve sanatsal faaliyetler için Türkiye’ye gelişlerinde Zülfü Livaneli ve eşiyle ailece görüşmeye başlıyorlar. Bu görüşmeler sürüp giderken, Livaneli’yle Elia Kazan’ın dostlukları pekişiyor.

Zülfü Livaneli, Elia Kazan’ın yazarlığından, yönetmenliğinden, çektiği filmlerden; birlikte film çektiği ünlü oyuncuların, Anadolu köylülerinin, evinin duvarlarındaki fotoğraflarından; Marilyn Monroe ile ilişkisinden, ünlü oyun yazarı Arthur Miller ile arkadaşlığından söz ediyor. Kitabın her bölümünde yeri geldikçe bahsettiği Elia’nın kişilik özelliklerinden, iç dünyasından, sert görünümünün ardındaki kırılgan, duygusal yapısından bu bölümde de bahsediyor.

Zülfü Livaneli’nin Gorbaçov’la Devrim Üstüne Konuşmalar adlı kitabında da ayrıntılı olarak anlattığı, 1986 yılında Kırgızistan’ın Frunze kentinde, Issık Gölü kıyısında Cengiz Aytmatov’un ev sahipliğinde gerçekleşen ve aralarında Yaşar Kemal, Zülfü Livaneli, Peter Ustinov, Arthur Miller, James Baldwin, Alvin Toffler, Claude Simon’un da bulunduğu, dünya çapında on iki sanatçının katıldığı forumu anlatıyor. Eserde, Aytmatov ile yıllara dayanan dostluklarından ve Arthur Miller’le, James Baldwin’le, Peter Ustinow’la, Alvin Toffler’la forum sırasında aralarında geçen diyaloglardan, forumda yaşanan olaylardan bahsediyor yazar. Gorbaçov’un Amerikan CSPAN televizyonunda, Issık Gölü Forumu’nun ve bu foruma katılanların bu toplantının ardından düzenledikleri basın toplantısının, Glasnost ve Presteroyka’nın fitilini ateşlediğini anlattığını ifade ediyor yazar.

Kitabın, “Dördüncü Katın Bütün Oyuncularına Anadolu Gülüşü” başlıklı bölümünün alt bölümü olan, “Elia ve ‘Benim Gibi Bir Türk’ ” adlı bölümünde Zülfü Livaneli, Rum kökenli olan Elia Kazan’ın ailesinden aldığı kültürel miras nedeniyle Türklere olan ön yargısını, kendilerini tanıdıktan sonra aştığını ifade ediyor. Elia Kazan’a aslında Türklerle Rumların kültürel ortaklıkları olduğunu Fatih Sultan Mehmet’in Doğu Roma imparatoru oluşunu ve iki milletin bir yanının Doğu Romalı oluşunu tarihten örnek vererek kanıtlıyor. Bu bölümde, yazar, oğulları Chris Kazan’ın ölüm haberini eşi Frances’in kendisine iletmesi sonrasında, oğlunun ölümüyle ciddi anlamda sarsılan Elia’ya destek olmak amacıyla, “Kara Haber” başlıklı mektubu yazış sürecini de anlatıyor.

Kitabın, “Dördüncü Katın Bütün Oyuncularına Anadolu Gülüşü” başlıklı bölümünün alt bölümü olan, “Elia ve ‘Kadınlar’ “adlı bölümünde yazar, Elia Kazan’ın ilk eşi Molly’den; bir süre yaşamını paylaştığı Merilyn Monroe’dan, son eşi Frances’ten söz edip Elia’nın kadınlar hakkındaki düşüncelerini ve hoşlandığı kadın tipini anlatıyor. Yazar, kadınlar hakkındaki genel görüşlerini de anlatarak, kadınların hayatta ve sanatçıların dünyasında itici güç olduğunu, Roman Polanski’nin kadınlarla ilgili görüşlerini, Rodin’in son dönem eserlerinde yaptığı genç kız heykellerini, Friedrich Durrenmatt’ın yaşlılığında yanında olan genç bir kadını örnek vererek açıklıyor.

Kitabın, “Dördüncü Katın Bütün Oyuncularına Anadolu Gülüşü” başlıklı bölümünün alt bölümü olan, “Aramızdaki Tek Osmanlı, Elia…” adlı bölümünde Zülfü Livaneli, Elia Kazan’ın 1909 Kadıköy doğumlu olduğunu, o dönemde Padişah Vahdettin’in tahtta olduğunu, dolayısıyla onun Osmanlı olduğunu söyleyip takılıyor. Ardından, Elia Kazan, üç Oscar ödülünü nasıl aldığını ve Livaneli’nin Martin Scorsese ve Robert Deniro’nun filmlerini nasıl bulduğunu sorması üzerine yakın arkadaşları Martin Scorsese ve Robert Deniro’nun filmleri hakkındaki görüşlerini ifade ediyor.

Zülfü Livaneli’nin bu uzun hikayesinde, Elia Kazan’la ilgili olarak irdelenen ve peşinden gidilen temel mesele, kitabın “Dördüncü Katın Bütün Oyuncularına Anadolu Gülüşü” başlıklı bölümünün alt bölümü olan, “Kayıp Kasabamıza Gidelim” adlı bölümünde anlatılan, Zülfü Livaneli’nin Amerika’da ziyaret ettiği Elia Kazan’ın New York Manhattan 95. Cadde’deki evinin duvarlarında bulunan fotoğraflardan biriyle ilişkili. Duvarda bulunan fotoğraflardan biri, Elia henüz doğmamışken Kayseri’nin Germir kasabasında bir kilisenin önünde çekilmiş, annesi Atena Şişmanoğlu’na ait bir fotoğraf. Elia Kazan, gerek yaşlılığının gerekse doğduğu topraklara, özünü şekillendiren kültüre, çocukluğuna duyduğu özlemin etkisiyle Manhattan’daki evinde kendisini ziyareti sırasında Kayseri’ye ve annesinin yaşadığı kasaba olan Germir’e gitmek istediğini belirtiyor Zülfü Livaneli’ye. Livaneli de Elia’nın annesine, babasına ve atalarının yaşadığı topraklara duyduğu özlemi görünce dostunu kıramıyor ve dostunun isteğini yerine getirmeyi kabul ediyor.

Zülfü Livaneli Elia Kazan’ı önce İstanbul’da gezdirip onun doğup dört yıl gibi az bir sure de olsa yaşadığı şehri görmesini sağlıyor. Pek çok konuyla ilgili sohbet ediyorlar. Ardından birlikte Ankara’ya gidip Livaneli’nin hayatının bir kısmının geçtiği yerleri gezip görüyorlar. Zülfü Livaneli büyüdüğü yeri, okuduğu okulu, hapis yattığı askeri cezaevini gösteriyor. Kayseri yoluna çıktıklarında Elia Kazan’ın ısrarının ardından hapse atılmasının hikayesini özetleyerek anlatıyor Livaneli. Ülkede 1980 darbesi yaşanırken Livaneli bir gün radyodan, bir THY uçağının Sofya’ya kaçırıldığını duyuyor. Askeri cunta Livaneli’yi uçak kaçırma eylemiyle ilişkilendirerek içeri alıyor. Zülfü Livaneli içeride aklını kullanıp kullandığı ilaçlardan birinin yan etkisi yardımıyla işkence görmekten kurtuluyor.

Ankara’yı gezdikten sonra Livaneli’nin kiraladığı bir araçla asıl gitmek istedikleri yere ulaşmak üzere Kayseri’nin yolunu tutuyorlar. Kayseri yolunda Elia Kazan’ın ‘babamın dağı’ diye tabir ettiği Erciyes dağını görüp bir süre izliyorlar. Kayseri’de bir otelde kalıyorlar. Bu bölümde Zülfü Livaneli 1915 Ermeni tehciri ve 1923 Lozan Antlaşması sonrası, Türklerin ve Rumların karşılıklı mübadelesi sürecini anlatıyor.

Kayseri’de biraz gezdikten sonra bir otelde kalıp ertesi gün eskiden Elia Kazan’ın annesinin evinin bulunduğu Germir Kasabası’na gidiyorlar ve kasabaya vardıklarında kasabada artık yıkıntı halinde olan Elia’nın annesinin önünde fotoğraf çekildiği kiliseyi ve annesinin evinin kalıntılarını görüyorlar. Köyde yarım saat kalıp köyden Kayseri’ye geri dönüyorlar. Elia Kazan, Kayseri’de eski adı “Kazancılar Çarşısı” olan ve zamanında babasının ve amcasının bu çarşıda halı dükkanı işlettiği kapalı çarşıya gitmek istiyor. Babasının işlettiği dükkanı bularak bir süre burada hasır bir sandalyenin üzerinde oturarak zaman geçiriyor ve sonrasında kaldıkları otele geri donuyorlar.

Kitap, Broadway Town Hall’de düzenlenen Maria Faranturi’nin Zülfü Livaneli’nin şarkılarından oluşan konserine Elia Kazan’ın gelmesi ve Livaneli’nin bu konseri ona ithaf etmesiyle salonda yaşanan duygusal anların, Türk-Yunan dostluğunun yazar tarafından anlatımıyla devam ediyor. Konserden sonra Elia sahnenin arkasına geliyor ve Zülfü Livaneli’ye sarılıyor. Livaneli ile görüşen Elia Kazan ertesi gün ona anlatacakları olduğunu söyleyerek eşiyle birlikte konser salonundan ayrılıyor. Ertesi gün yazarın defalarca aradığı Elia Kazan her seferinde yazara “Ben sağırım, sizi anlamıyorum.” cevabını vererek telefonu yazarın yüzüne kapatıyor. Livaneli konserden sonra İstanbul’a dönüyor. Bir gün Frances’in Zülfü Livaneli’yi arayıp Elia Kazan’ın huzur içinde olduğu haberini vermesiyle yazarın anlattığı uzun hikaye son buluyor.

M.K. Peker’in de kitapta anlatılanları güzel illüstrasyonlarıyla görselleştirdiği Zülfü Livaneli’nin bu güzel uzun hikayesini okumanızı tavsiye ederim.

 

Zülfü Livaneli, Elia İle Yolculuk, Karakarga Yayınları, 2017.