Mahrem (2000), Elif Şafak’ın Kem Gözlerle Anadolu (1994, hikâye), Pinhan (1997, roman) ve Şehrin Aynaları’ndan (1999, roman) sonra dördüncü kitabı ve üçüncü romanıdır. 2000 yılında Metis Yayınları’ndan çıkan ve aynı yıl Türkiye Yazarlar Birliği tarafından En İyi Roman Ödülü’ne lâyık görülen Mahrem (artık Doğan Kitap’tan çıkıyor), geçtiğimiz on sekiz yılda toplam altmış baskıyı geçmiştir. Roman, geçen zamana rağmen performansından bir şey kaybetmemiş görünmektedir. Bu yüzden geçtiğimiz günlerde Şafak’ın edebiyattaki 25. yılı anısına Huban Korban’ın çizimleriyle özel bir baskı yapan kitap hakkındaki bu incelemeyi paylaşmak istedim.

Elif Şafak Mahrem’de insanlık tarihi kadar eski olan fantastiği, Türk romanında özellikle 2000’li yıllardan sonra rağbet kazanan gerçek ve bilinenin dışında bir dünya kurmak için değil, gerçek ve bilinen dünyanın tasvirine yardımcı bir araç olarak kullanmış, olağandışı kimi izlekleri günlük yaşamın gerçekliği zeminine taşıyabilmiştir (Durmuş 2014: 243).

Modernitenin sorgulanması, modern insanın diğer insanlara bakış açısı, kadın erkek ilişkileri izleğinde yazılan roman, büyülü gerçeklik akımına uygun dil ve kurguyla okuru karşılar. Yalnız Elif Şafak’ın romanın büyülü gerçekliğiyle orantılı bir dil kurma çabası bazen kendini hissettirir. Belki de metin için gerekli dili yakalama çabası yüzünden zaman zaman özellikle diyaloglarda dil yapmacık kalır, daha doğrusu romanın en “mahrem” yeri olması gereken diyaloglar “göze batar, görünür”.  Romanın dili baştan sona -ama özellikle de ilk sayfalarda- ikilemeler, devrik cümleler, cümle içi ses tekrarları, seciler ve sıralı cümlelerle doludur. Yazarın bazı yerlerde kelimeleri hece hece yazması (s. 92), bazen de kelimeler arasına boşluk koymaması (s. 75) dile etkileyicilik ve “zihinde oluştuğu gibi söylenme” havası katar. Bu da Elif Şafak için söylenen hikâye anlatıcısı sözünü doğrular. Mahrem‘de dil fantastik dokuyu besleyen en önemli ögedir. Elif Şafak romanında bazen bir ozan olup şiir söyler, bazen bir meddah gibi etrafında toplananlara hikâyeler anlatır. Rüyaların ak saçlı ihtiyarları gibi kehanetlerde de bulunabilen Şafak, bazen de soba üstünden elma kabuğu kokusu yayılan eski zaman evlerinin babaanneleri gibi, çocuklarını masal diyarlarına götürür (Durmuş 2014: 242). Şafak’ın hikâye anlatma yeteneği ve kurduğu dil Mahrem için yapılan “karnaval roman” benzetmesini haklı çıkarır. Hikâyeci anlatış tarzı romanın içinde tekrar edilen paragraflarla daha da güçlendirilir. Metinde anlatıcı bazen birinci kişi olur, bazen gözlemci bakış açısına, bazen de ilahi bakış açısına dönülür.

Resimli özel baskıda farklı bir kapak tasarımı kullanılmış olsa da klasik karton kapaklı baskıda (ki bana göre romana çok daha uygun olan kapak) kitabın ön kapağında bir tane, arka kapağında ise iki tane nazar boncuğu görülür. Biraz düşününce kitabın adıyla nazar boncukları arasında ilişki kurulabilir. Mahrem, görülmemesi, söylenmemesi gereken, ama nazar boncuğu gören, bakandır. Zaten arka kapakta kitabın isminin altında yazan alt başlık olayı açıklar niteliktedir: Görmeye ve görülmeye dair bir roman…

Romanın başkişisi, şişman hatta çok şişman bir kadındır. Üstelik bu kadın sadece şişman değil, aynı zamanda uzun boyludur. Yani şişman deyince aklımıza gelen şirin yanaklı, mutlu ve muzır kadınlardan değil; adeta bir mini devdir. Kahramanın romanda isminin olmayışının birkaç sebebi olabilir. Öncelikle birine isim vermek onun varlığını tanımak, onu görmektir. Ancak romanda da vurgulandığı gibi şişman başkaları için seyirlik malzemedir, hatta bazen yön tabelasıdır; fakat görülen değil sadece bakılandır (Demirci 2010: 1005).

Şişman Kadın böyle bir dış görünüşe sahip olduğu için de nereye giderse gitsin tüm bakışları üzerinde toplar. Herkesin bir laneti vardır hayatta, anlayacağınız onun payına da görülmek düşer. Şafak, romanında fantastiğin yardımı ile Şişman Kız’ın çok önemsediği “mahremiyet” duygusunu, modern insana da hissettirmeye çalışmıştır (Durmuş 2014: 239-240).

Romanın bir diğer kişisi de Keramet Mumi Keşke Memiş Efendi’dir. Yaratılışı itibarıyla iki çizgi şeklinde, hiçbir duygusunu belli etmeyen gözlere sahip olan, mumdan yaratılmışa benzeyen acayip bir adamdır. Bu mumdan bebeğin normal bir insana dönüşmesi, fantastik edebiyatta sıkça karşılaşılan metamorfoz izleğinin romana yansımış halidir (Durmuş 2014: 237). Yazar, onu anlatırken İnsanın canı neresinden acırsa, kalbi orada atardı.(s. 59) der ve devam eder: Kalbi gözlerinde atıyordu.(s. 59). Kalbi gözlerinde atan Keramet Mumi Keşke Memiş Efendi de bir karar alır ve gözleri yüzünden kaybettiklerini başkalarından devşirmeye karar verir.

Keramet Mumi Keşke Memiş Efendi’nin bu kararı bizleri 1885 Pera’sına, 1868 Fransa’sına ve 1648 Sibirya’sına götürür. Buralarda görülmemesi gereken şeylerin görülmesi üzerine iki zıt lanetle doğan iki insan, Samur Kız ve Belle Anabelle’le tanışırız. Samur Kız, Sibirya’da çirkinler çirkini olmakla lanetlenmişken, Fransa’da Belle Anabelle’e dünyalar güzeli olma laneti düşer. Sonunda bu iki karakterin hayatları Keramet Mumi Keşke Memiş Efendi’nin çadırında kesişir. Efendi, burada kadınlara en çok görmek istedikleri şeyi yani çirkinliğin ta kendisini (Samur Kız’ı), erkeklere de yine en çok görmek istedikleri şeyi yani güzelliğin ta kendisini (Belle Anabelle’i) sergiler.

Romanda zaman ve mekân kurgusu şımarık bir çocuk gibi sürekli atlayıp zıplar. Kendinizi bir bakarsınız 1999’da İstanbul’da dolmuşta, bir bakarsınız 1885’te Pera’da bir çadırda, bir bakarsınız 1648’de Sibirya’da buzların üzerinde, bir bakarsınız 1868’de Fransa’da bulursunuz. Bu zamanlar da kendi içlerinde paralel ya da dikine zamanlara bölünür. Roman, Şişman Kız’ın gördüğü bir rüya ile başlar, aynı rüyanın tekrarıyla sona erer. Bu paralellik, romanda, gerçek ile fantastik dünya arasındaki geçişler açısından anlamlıdır. Çünkü olmadık yerlerde olmadık zamanlarda uyuma alışkanlığı olan Şişman Kız, rüyalarında fantastik âlemlere yelken açmaktadır (Durmuş 2014: 234).

Mahrem‘de rüya, Şişman Kız’ın gerçekle olan probleminin su yüzüne çıktığı bir auradır (Durmuş 2014: 234). Bazen okuduğunuz yer rüya mı gerçek mi, şu an mı geçmiş mi, gelecek mi ya da böyle bir zaman var mı diye düşünmeye başlarsınız. Bunu en çok da romanın sonunda yaşarsınız. Başta olmuş olarak anlatılan bir olay en sonda olmamış diye söylenebilir. Doğru mu yanlış mı, yalan mı gerçek mi olduğu konusunda karar verilemeyen olaylar ve karakterler, bazen cevapsız kalan sorulara yansımış, bazen yazar tarafından inkâr edilmiş, bazen de aklı zorlasa bile varlıkları kabul edilmiştir (Durmuş 2014: 232).

Tabii yazar bu durumu görme ve görülme üzerine inşa eder. Görülmemeye başlayan şeyler yok olur. Yazarın yaptığı bir söyleşide Romanlarım çok odalı, çok katlı binalara benziyor. Özellikle de Mahrem. Farklı okurlar farklı kapılardan geçerek binayı dolaşıyor. Bu esnekliği seviyor ve önemsiyorum.”[1] demesi, bu karmaşık yapının sebebini açıklamış olur.

Romandaki bir başka çok önemli kişi ise şişman kadının sevgilisi olan cüce Be-Ce’dir. Cüce Be-Ce, şişman kadının devasa cüssesinin aksine ufacıktır hatta boyu şişman kadının dizlerinin biraz üzerindedir. Hâl böyle olunca Be-Ce kimse tarafından görülmemektedir. Zaten onun da görülmek gibi bir derdi yoktur. Gözlerinden hiçbir duygusu anlaşılmayan Be-Ce’nin işi görmektir. Bu yüzden Nazar Sözlüğü isimli bir de sözlük hazırlamaya başlar ki bu sözlük roman açısından çok önemlidir. Görmeye ve görülmeye dair bir roman…” alt başlığıyla sunulan bir kitapta böyle bir sözlüğün olması şaşırtıcı durmaz. Ama metnin içine serpiştirilmiş birbirinden bağımsız gibi görünen görme” üzerine yüzden fazla madde adeta, metin içinde ayrı bir metin olarak göze batar. Bu sözlüğün her maddesi Türk ve Dünya fantastik geleneğinden izler taşır. Kur’an kıssalarından tasavvufa, halk hikâyelerinden efsanelere, Yunan mitolojisinden Osmanlı hanedanı ile ilgili anlatılara, doğal afetlerle ilgili söylencelerden modern dünyanın hayali korkularına kadar,  pek çok ayrık unsur, sözlükte aynı amaç için bir araya getirilir (Durmuş 2014: 235). Yazar, yukarıda adı geçen söyleşisinde Nazar Sözlüğü için Roman içinde pencereler açtım bu sözlükle. O pencerelerden başka dünyalar göstermek istedim. Modern insanın hayatı görmek ve görülmek üzerine kurulu. Buna eleştirel bir bakış var romanda ve sözlükte.” der.

Devasa iriliği yüzünden sürekli görülmek zorunda olan bir kadınla devasa minikliği yüzünden gözden kaçan Be-Ce’nin tek başlarınayken yeterince komik göründükleri yetmiyormuş gibi bir araya geldiklerinde daha da komik bir görüntü ortaya çıkarmaları ilişkilerinin belki de en büyük sorunudur. Bu yüzden şişman kadın ve Be-Ce evden pek çıkmazlar. Burada romanı yakalamak açısından çok önemli bir diğer nokta sevgililerin Hayalifener Apartmanındaki evleridir. Anlatılanlara bakılınca evin (Şişman Kadın ve Be-Ce, 1999’dalar), 1885’te Keramet Mumi Keşke Memiş Efendi’nin çadırının bulunduğu noktada olduğu anlaşılır. Yazarın romanın sonunda Keramet Mumi Keşke Memiş Efendi için Nasıl olsa başka bir zamanda, çok çok sonra ya da pek yakında ve bir başka mekânda, çok çok uzakta ya da hemen burada, bir daha dönecekti dünyaya. (s. 277) demesiyle okuyucuyu en baştan beri kuşkulandıran Be-Ce ile Keramet Mumi Keşke Memiş Efendi arasındaki benzerlik düğümü çözülmüş olur. Yine romanın sonunda şişman kadının neden çok şişman olduğu, neden sürekli yemek yiyerek yedikten sonra midesi boşalana kadar kendini kusturduğu ve neden sürekli ağzını çalkaladığı da ortaya çıkar.

Mahrem, zaman zaman dil ve anlatım yönünden aksasa da teknik açıdan oldukça başarılı bir romandır. Modern insanın hâllerini çok geniş bir zaman ve kompleks olaylar vasıtasıyla veren Şafak, romanıyla edebiyatımıza özellikle teknik açısından incelemeye değer bir eser bırakmıştır. Postmodernizm yarattığı imkânlarla yazarların elini güçlendiren bir akımdır, Şafak da onun tüm yollarından geçerek ortaya tam bir postmodern roman çıkarmıştır. Ayrıca yazarın postmodern teknikle yazdığı Mahrem karnaval roman denilen roman türünün edebiyatımızdaki başarılı örneklerinden birisi olmuştur.

 

[1] Atilla Birkiye, Cumhuriyet, 28 Kasım 2000.

 

Kaynakça:

BİRKİYE, Atilla (28 Kasım 2000), Karnaval Dünyasına Yol Alış, Cumhuriyet Gazetesi (http://www.metiskitap.com/catalog/text/60584) Erişim Tarihi: 28/102016.

DEMİRCİ, Neşe (2010), Elif Şafak’ın Pinhan, Araf ve Mahrem’inde İsim İmgelemi, Turkish Studies Volume 5/3 Summer.

DURMUŞ, Gökay (2014), Elif Şafak’ın “Mahrem”inde Fantastik Bir Yolculuk, Celal Bayar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi.

ŞAFAK, Elif (2016), Mahrem, Doğan Kitap, İstanbul.