Zorunlu Açıklama

Gustave Flaubert’in, Madam Bovary isimli romanında hayat verdiği, edebiyat dünyasının unutulmaz kadın karakteri Emma, okuyucularını derinden sarsan trajik hikâyesinin sonuna müdahale etme gereği duymuş ve aşağıda okuyacağınız metin aracılığı ile olay akışını, kendini zehirlemek üzere Homais’in laboratuvarına girdiği bölümden itibaren yeniden ele almıştır. Emma’nın, başından geçen -ya da başına getirilen- talihsiz olaylar zincirini değiştirmek arzusuyla giriştiği bu tasarısına hizmet etmek, esin kaynağı olan romanlar aracılığı ile bana dikte ettiklerini hiçbir yorum katmadan sadakatle nakletmek için elimden gelen çabayı göstermeyi bir görev saydığımı ve bunun dışında metne hiçbir dahlim olmadığını siz değerli okuyucuların bilgisine sunmayı bir borç bilirim.

 

***

Genç kadın doğruca üçüncü rafa doğru ilerledi. Hafızası ona çok iyi yol göstermekteydi, mavi kavanozu kaptığı gibi kapağını açtı, elini içine daldırdı, avucu beyaz bir tozla dolu olduğu halde elini geri çekti.1 Justin, “Durun! N’apıyorsunuz,” diye haykırdı. Büyülenmiş bir hâlde tozdan bembeyaz olmuş ellerine bakarken bir yandan da “Ölüm pek o kadar önemli bir şey değilmiş!” diye düşünüyordu. “Uykuya dalacağım, her şey bitmiş olacak!”2

Romantik hayaller içinde elindeki beyazlığa daldı; “Gelinlik elbisem, beyaz iskarpinlerim, başımda gelin tacıyla gömülmek isterdim,” diye düşündü. “Saçlarım omuzlarımın üzerine dökülsün….”3 Utangaç yanakları biraz solmuş, o yanakların pembe ipek dokumasına ölümün morumsu sarartısı karışmış olmasa; temiz alnı ve kapalı gözleriyle, bir ölüden ziyade, dünyayı bırakan birini andıran Virjini’yi düşündü. Onu kurtarmak için önünde dize gelip yalvaran iri yarı, çıplak gemicinin karşısında soyunmaya gönlü yatmayan, kendisini kurtarmak için dalgalarla, kayalarla, fırtına ve rüzgârla, döğüşerek, didişerek insanî çabalamanın zirvesine ulaşan sevgilisi Pol’e kollarını uzatan ve bütün gemiciler denize atladığında, elini yüreğine – içinde Pol’ün resminin bulunuğu madalyona koyup, göklere uçmaya hazırlanan bir melek gibi gözlerini göğe kaldırarak tek başına ölümle karşılaşan o yüksek yaradılışlı genç kız.4 Ahhh aşkın nişaneleri… Bazen bir madalyon, bazen de bir tutam saç teli. Graziella, mesela, nasıl da kıymıştı saçlarına: “… Size bir hediye vereceğim, hiçbir şeyi olmayan benim yapabileceğim tek şey. Saçlarım işte, onun sevdiği ve omzumun üzerine dökülüp uçuştuğunu görmek için dağıttığı zavallı uzun saçlarım. Onları alın, alın ki kendime bir şey saklamadığımı ve bu dünyadan ayrılmadan önce başımın onları kesecek makasa önceden dayandığını size kanıtlayayım. Onları elimle kesip sunacağım.”5 Âşığına kavuşmak yerine, el değmemiş güzelliğiyle, tanrısının kutsal gerdek yatağında bir melek gibi sonsuz uykusuna uzanan o taze için gözyaşı döktü Emma. Yazar, romanda nasıl bir incelikle tarif ediyordu Graziella’nın güzelliğini: “Büyük ve oval gözleri, bakışındaki nemle ışımaları yumuşatan, kadın gözlerine ruhun sevecenliğini ve tutkunun enerjisini eşit oranda dağıtan, zeytin karası ile deniz mavisi arasındaki o belirsiz renkteydi…”6 “Aynı benim gibi,” diye düşündü Emma, çünkü onun da gözleri koyu mavi midir, yoksa siyah mı; kocasına, âşıklarına ve ışığa göre değişmekteydi. Evet âşıklar ve bol keseden dağıtılmış olan saç örgüleri… Emma, okuduğu şehvet ve tutkuya dair romanların kadın kahramanlarını hatırladı, kocalarını aldatan bu kadınların şiirsel topluluğu zihninde tıpkı kendisini büyüleyen birer kız kardeş sesiyle şarkı söylemeye başladı7. Kız kardeşleri Bernardin de Saint Pierre’in Virgini’si ya da Lamartine’in Graziella’sı değildi. Emma’nın kız kardeşleri, erkeklerin dolaplarının dibine attıkları bisküvi kutularına tıkıştırılmış resimleri itişip kakışan, saç tutamları birbirine dolaşan metreslerdi. Zamanın tozuna bulanıp, unutulup gitmeye direnmek için, kendine umarsız bir çabayla yer açmaya çalışırken sadece gülünçleşen neler neler vardı kim bilir o kutularda… Karmakarışık bir halde çiçek demetleri, belki bir jartiyer, kara bir maske, firketeler… Saçların arasında kumralı, sarışını… kimileri kutunun demirlerine takılmışlardı da kutu açıldıkça kopuyorlardı hatta.8

Âşıklarını, Rodolphe ve Léon’u düşündü. Onlar için evini ve vücudunu nasıl tıpkı bir prensi bekleyen kibar fahişe gibi hazırladığını...9 Otel odalarında nasıl hoyrat hareketlerle soyunduğunu, korsesinin ince bağını koparırcasına çözdüğünü: Korsenin bağının, kayıp giden bir yılan gibi, kalçalarının çevresinde çıkardığı ıslık seslerini…10

Neden gencecik bir yaşta yüreği tertemiz bir sevgiyle dopdoluyken; aşkın yaşanınca nasıl da yavanlaştığını henüz tecrübe etmemişken, hayalleri böylesine yıkılmamışken ölüp de gitmemişti sanki. Hayır, gelinlikle gömülmek hiç de uygun kaçmayacaktı onun gibi bir kadına. “Hiç olmazsa şık bir mabet olsaydı ebedi uyku yerim.” diye düşündü hüzünle. Türbe biçiminde bir mezar imgesi getirdi gözlerinin önüne; Türbenin başlıca iki cephesinde “elinde sönmüş bir meşale tutan bir peri” bulunacaktı.11 Umutsuzca gülmeye başladı. “Zavallı Charles!” bütün bunları düşünüp tasarlayabilecek bir ruh inceliği ne gezerdi kocasında. Ona rastlamış olmak, onunla evlenmiş olmak ne büyük bir talihsizlikti. Kendine acıdıkça daha şiddetli bir şekilde nefret ediyordu Charles’dan.

Hayatın bu yetersizliği, dayandığı şeylerin bu birdenbire çürüyüverişi neden ileri geliyordu?… Neden güçlü kuvvetli, yakışıklı bir yaratık, hem coşkun hem ince bir insan, değerli bir ruh, melek kılığına girmiş bir şair yüreği, şiirlerini göklere yükselten tunç telli bir saz ne diye rastlantı sonucu gelip Emma’yı bulmamıştı? Her şey yalandı çünkü! Her gülümseyiş sıkıntılı bir esneme, her sevinç bir lanet, her zevk bir tiksinti gizliyordu; en güzel öpüşler bile insanın dudaklarında, daha yüksek bir şehvetin gerçekleştirilemeyen isteğinden başka şey bırakmıyorlardı.12

Kendine acıyarak ellerindeki beyaz toza baktı, parmaklarını ağzına doğru götürürken, “Bütün ihanetler, bayağılıklar, beni azapla kıvrandıran sayısız hevesler, istekler bitti artık,” diye düşündü.”13

Tam o anda ellerine yapışan güçlü parmakların baskısıyla kendine geldi. Homais’in kalfası Justin’di bu. Dizlerinin üzerine çökmüş, Emma’nın avucunun içinde sıkı sıkı tuttuğu parmaklarını öpmek için dudaklarını uzatırken, gözyaşlarının arasında boğulurcasına yalvarıyordu, “Hanımefendi n’olur durun, yapmayın!”

Emma sertçe elini çekerek azarladı, “N’apıyorsun? Ölmek mi istiyorsun sersem!”

Madam Bovary’nin gözlerinin içine bakarak anlaşılmaz bir şekilde dudaklarını kıpırdatmaya başladı Justin. Çekingen mırıltıları dışarıdan gelen bir ezginin sesiyle kesildi.

Güzel bir günün sıcağında

Sevdayı düşünür küçük kız hep.”

 

Emma “Kör!” diye bağırdı.14

Yonville-Rouen arasında Léon’un kollarına atılmak için yaptığı sabırsız gidiş ve hüzünlü dönüşlerde devamlı bindiği Kırlangıç’a yanaşan bu sefil yaratığı son görüşünü iğrenerek hatırladı. Kör, dizlerinin üstüne çökmüş, başını arkaya atmış, yeşilimsi gözlerini sağa sola devirip dilini çıkararak iki eliyle midesini ovuştururken, beri yandan da aç bir köpek gibi, boğuk bir ulumayı andıran sesler çıkarmıştı.15

Justin’e döndü, “Arsenik nasıl öldürür biliyor musun aptal?”

Zavallı eczacı kalfasına, gözlerini pörtletircesine açıp, boğazını iki eliyle sıkarak baktı ve çılgın bir kahkaha patlattı. Körün o günkü görüntüsü, nedense birden; dili dışarıya sarkmış, iğrenç bir şekilde öğüre öğüre, kendi kusmuğunda boğularak ölen bir kadın roman karakterini getirmişti hatırına. Belleğini ne kadar zorlasa da ne kitabın ismini ne de yazarının adını hatırlayabiliyordu. Kitap âdeta bir kehanet ya da vahiy misali başına gelecekleri gösterir gibiydi. Emma gerçekten de kendini can çekişirken izlermiş gibi dehşet içinde donup, gözlerini boşluğa dikti. Öğürüyor, başını kaygı dolu tatlı bir hareketle sağa sola çeviriyor, dilinin üzerinde çok ağır bir şey varmış gibi, boyuna ağzını açıyor16, “korkunç çığlıklar kopararak zehre lanetler yağdırıyor, ona çıkışıyor, “N’olur çabuk ol!” diye yalvarıyordu. Çok geçmeden kan kusmaya başladı. Eli ayağı kasılmış, bedeninde kahverengi lekeler belirmeye başlamıştı17.

Son geldiğinde çenesi göğsüne doğru sarktı, göz kapaklarını alabildiğine açıldı; zavallı elleri de can çekişmekte olan kimselerin o hem korkunç hem tatlı kımıldanışıyla, sanki daha şimdiden kefenin içine girmek istiyormuş gibi, yatak çarşaflarının üstünde dolaşmaya başladı18.

Emma görüntünün etkisiyle dehşete düşmüş bir halde bembeyaz toza bürünmüş olan ellerine baktı. Orada, dili olduğu gibi ağzından dışarıya çıkmış, sağa sola devirdiği gözleri sönmekte olan iki lambanın fanusları gibi soluklaşan19, ağzının bir köşesi yüzünün alt kısmında kara bir delik gibi açık, iki baş parmağı avuçlarının içine doğru bükülmüş, kirpiklerinin üzerine beyaz bir toz serpilmiş bir kadın vardı. Örümcekler bu gözlerin üzerine ağlarını örmüşlerdi sanki20.

Ölüm ne çirkin, ne pis şeydi. Hayallerindeki gibi asil bir ölüm niye reva görülmüyordu ona. Hiç olmazsa ölümü, rüyalarında tasarladığı gibi olamaz mıydı? Virjini gibi, öldükten sonra bile o duru güzelliği korumak mesela. Âşıklara, sevdiği kadının yüzünü son bir kez görme tutkusuyla mezarını açtıracak, sonsuzluğa mıhlanmış saf, meleklere yakışır bir uyku hâli…

Kalbi, bir hançer saplanmışçasına acıyla burkuldu. Ölse kim yakan kavuran bir hasretle açacaktı ki Emma’nın mezarını? Bütün gün oyalanmak için ormanda dolaşıp şatosunda rahat rahat uyuyan Rodolphe mu? ötede uyumakla meşgul olan Léon mu?21 Hımbıl kocası Charles? Ya da şu zavallı eczacı kalfası Justin?

Justin’i bir an için mezarının üzerinde, çam ağaçlarının arasında diz çökmüş ağlarken gözünün önüne getirdi; hıçkırıklarla paralanan göğsü karanlıkta, sonsuz bir acının baskısı altında, aydan daha tatlı, geceden daha derin bir acıyla inip inip kalkıyordu22.

“Orada ne göreceğini sanıyorsun çocuk?” diye sordu Justin’e. Delikanlı karşısında dizlerinin üzerinde şaşkın şaşkın beklemekteydi hâlâ ve “Nerede?” diye sormayı zar zor akıl edebildi.

“Toprağın altında elbette, nerede olacak!” diye yanıtladı onu Emma.

Sonra bir histeri halinde sanki daha önceden okumuş olduğu bir pasajı ezberden tekrarlıyormuşçasına pencereden dışarı, mezarlığa doğru bakarak konuşmaya başladı:

Görülmesi müthiş, anlatılması korkunç bir şeydi bu. Gözleri iki delikten başka bir şey değildi artık, dudakları yok olmuş, ak dişleri birbirine kenetlenmişti. Uzun, kara ve kuru saçları şakaklarına yapışmıştı, yanakların yeşil çukurlarını biraz gizliyordu, gene de o öylesine sık gördüğüm ak, pembe ve şen yüzü görür gibiydim bu yüzde.”23

Çürümüşlük, kokuşmuşluk… Ölü yıkayıcılar bedene en güzel giysileri giydirip süsleseler bile; hazırlık sırasında çıkan gazlar, sıvılar, tıkanan pamuklar… Görevini tamamlayan kadınların en son bir taç koymak için başını biraz kaldırdıklarını hayal etti; ağzından kusuyormuş gibi siyah sular çıktı.24 Dehşete kapılmıştı. Hayır. Böyle bir sonu reva göremezdi kendine. Hem… Kızı ne olacaktı. Eşyalar haraç mezat satılıp, Charles her daim kilitli tuttuğu çekmecesinin dibinde âşıklarına yazdığı mektupları bulduğunda fazla yaşamayacaktı kuşkusuz. Büyükanne ve Rouault Baba’nın da bir ayağı çukurda sayılacağına göre, kızı kim bilir belki de bir iplik fabrikasında işçi parçası olacaktı.25 Berthe’e hiçbir zaman fazla düşkünlük göstermemişti Emma, fakat kızı için böyle yakışıksız bir son gözüne katlanılır gibi görünmüyor ve kendini öldürme kararından caymayı pekiştirecek önemli bir sebep haline geliyordu birden bire.

Pekiyi, ne kalmıştı geriye? Emma gibi iffetsiz bir yaşam sürmüş; savurganlık, lüks merakıyla şuursuzca borca batmış, evinde nesi var nesi yoksa birkaç saat içinde haraç mezat satılmak üzere olan bir kadın nasıl bir çıkış yolu bulabilirdi kendine?

Yıllarca odasına kapanıp kendinden geçerek okuduğu ihanet, şehvet konulu romanlar; ya manastır ya da randevuevinin yolunu gösteriyordu Emma gibi kadınlara. Oysa kendini dine vererek kurtulma yolunu öyle çok denemişti ki… Gotik tarzı dua iskemlesinde diz çöktüğü zaman Tanrı’ya, eskiden kocasını aldatırken kendinden geçerek sevgilisine söylediği aynı tatlı, hoş sözleri nasıl sarf ettiğini hatırladı. Dinsel inanca kavuşmak için yapmıştı bunu, ama göklerden hiçbir manevi haz inmiyordu.26 Öte yandan, fahişeliği seçmiş kadınların, şık birer metres bile olsalar, düşkün yaşamları ve kirlenmiş adları Emma’yı büyük bir korkuya sürüklüyor; yine de tenin hazlarını çok iyi tanıyan bir kadın olarak, sevişmelerin, pahalı hediyelerin, gece gezmelerinin, seyahatlerin vaat ettiği zevklerin cazip yanlarını bir kalemde silip atamıyordu. Bir Zevk Kadını’nın Anıları’nın elinden düşmediği günlerde, romanın kahramanı Fanny Hill’in bu yaşama istekle atılışını nasıl bir şaşkınlıkla okuduğunu bugün bile hatırlıyordu. “Ahlâk vaazları kapı dışarı edilmişti. Gözlerimin önünde en canlı renklerle boyanmış zevk dolu bir yaşam, okşayışlar ve vaatler seriliyordu.”27 “Ne doğabilecek sonuçlar hakkındaki düşünceler bir an için kafamı karıştırdı; ne de herkesin yerin dibine batırdığı bir mesleğe iyice girdiğim için tek bir kez azarladım kendimi. Bundan pişmanlık duysaydım, aldığım zevke nankörlük etmiş olurdum; şimdi artık ok yaydan çıktığı için, kapılıp sürüklendiğim bu akıntıya kafamı tamamen daldırıp tüm utanç ve duraksamayı boğmayı düşünüyordum yalnızca.”28

Emma iffetsizlikle damgalanacağı böyle bir yaşamın içinde yükselebilecek, son derece güzel bir kadın olduğunun bilincindeydi. Fakat ah o yaşlanmak yok muydu? Gevşeyip, buruşacaktı teni eninde sonunda. Fanny gibi, geçkin bir kadın haline gelmeden, serveti ve gücü olan bir adamın koruması altına girmek, onun ölümünün ardından inanılmaz tesadüflerle ilk aşkına ve erdemli bir yaşama yeniden kavuşmak belki de sadece romanlarda mümkündü. Emma ise, yazarlarının âdeta bir tanrı, Antik Yunan tiyatrolarında rastlanan bir nevi deus ex machina gibi müdahale ederek içinden çıkılmaz sorunları birkaç cümlede çözüverdikleri, mutlu sonla biten bu romanlara bel bağlamanın nasıl hayal kırıklıkları ile sonuçlandığının canlı bir örneği gibiydi. Okuduğu bütün romanlardaki sevdalı kadın, bütün dramların kahramanı, şiir kitaplarında üstü kapalı biçimde adı geçen “o kadın”, hepsi, hepsi oydu29 derinden biliyor hissediyordu bunu; yıldızlara bakarak prensler kendisine aşık olsun istiyordu30 fakat Emma’nın tecrübeleri hiçbir zaman romanlarda anlatılan hikâyelere uymuyordu. Okuduğu düzinelerce kitabı getirdi gözünün önüne. Hırsla ayağını yere vurdu: “İnsanın umutlarını kırıyorsunuz.”31 Yaşamının romantik aşk romanların bir sureti olmasını istiyordu. Umutsuzca istiyor, diretiyordu. Nasıl oluyordu da Fanny’e yazar bir çırpıda servet sahibi bir koruyucu bağışlıyordu? Belki de Fanny Hill’i, onun gerçek hikâyesini, -ona gökten zembille servet ve erdem indirmeden- yeniden yazmak lazımdı. Belki birileri bir gün bunu yapacaktı. Bu hikâye, Fanny’nin kendi kendini kurtaracağı bu hikâye, çok daha ilginç olmakla kalmayacak, onu da aşacaktı. O bir öksüz, orospu, serüvenci, metres, esirci, ilhamperest, cadı ve affa uğramış bir korsan olacaktı belki.32

Emma ecza dolabındaki kavanozların karşısında dikilip düşünmeye koyuldu. “Ben bir roman kahramanı olsaydım… Sayıklayan bir zihnin ürünü, doğumunu gördüğüm ve beni var olmadığıma inandırmak için uyduran küçük bir hergelenin uydurması mesela?33 O zaman yazar bana nasıl bir son tasarlayacaktı? Hatta tam bu esnada, yani yazarın, benim için dehşetli bir sonu tasarladığı sırada gerçekten de bir roman kahramanı olduğumdan şüphe etseydim? “Ona güvenme, kavanozlara bak, varlığına güvenme” diye haykıracak; dehşet içerisinde aynanın karşısına geçip tekrar tekrar haç çıkaracak, dışarıda başlayan korkunç yağmur ve şimşeklerin Tanrı’dan bir işaret vermesini umutsuzca dilerken, belki de beklenmedik bir aydınlanma ânı yaşayacak, felsefe kitaplarında rastladığım; modern gerçekçiliğin büyük sözüyle, “Cogito ergo sum” diyecek34 ve kanlı canlı bir kadın olduğumdan artık kesin olarak emin olamasam bile; metinsel düzlemde, hatta metinler arasılıkta olsa bile, nihayetinde bir bilinç sahibi olduğumun idrakine varacaktım.”

“Madem öyle, o zaman kendime yeni bir son yazmalıyım.” diye düşündü Emma. Şimdi bu yeni tasarısının tesirine kapılmış ve “savaşmak isteğiyle kendinden geçmiş bir haldeydi. Erkekleri dövmek, yüzlerine tükürmek, hepsini çiğneyip ezmek istiyordu. Odada çevresine bakınarak bir aşağı bir yukarı, hızlı hızlı gidip gelmeye devam etti. Beri yandan, kendisini boğacak gibi olan hınç duygusundan zevk alır bir hali vardı adeta.”35 Dosdoğru, raflardan birinde, gözüne çarpan parlak sivri uçlu makasa yürüdü. Eline almasıyla birlikte Justin korkuyla odanın öteki köşesine sığındı. Emma onu görmüyordu bile. Hırsla pencerenin aksine bakarak saçlarını gelişigüzel kırpmaya başladı. Bir yandan da alayla Graziella’nın sevdiğine yazdığı mektuptan bölümleri kendi kendine tekrar ediyordu. “Bir gece senin için kestiğim saçlarımı sana bırakıyorum. Benden bir şeylerin sana yakın bulunması için…”36 “Hah ha…” diye alaylı bir kahkaha savurdu. Bir yandan da romantizm ve onun gereksiz aptallıkları ile göbek bağını kesercesine hırsla vuruyordu saçlarına makası. İşi bitince camdaki yansımasında memnuniyetle süzdü kendini. Okuma sevgisi üzerine ne demişti Léon? “Romandaki kişilerle haşır neşir olursunuz. Onların kılıkları altında siz varsınızdır sanki.37 “İşte kendi kahramanımın, kendi kendimin kılığına bürünmüş oldum böylece.” diye mırıldandı. Ardından heyecanla ayaklarının dibinde yerlere eğilip saçlarını toplayan Justin’e baktı.

“Soyun, sersem!”

Dizlerinin üzerindeki Justin titreyerek ellerini gömleğinin düğmelerine götürdü.

Emma’nın bir anda aklı başına geldi. Gülerek elini alnına vurdu;

“Hay aksi! Çabuk ilikle o düğmeleri. Romanda soyunacaksın, aptal. Şimdi değil.”

Onu şaşkın bakışlarla izleyen Justin’i öylece bırakarak hızlı adımlarla eve doğru yürümeye başladı. Kapının önüne geldiğinde, kaygılı gözlerle nicedir dönmesini bekleyen Mösyö Bovary ile burun buruna geldi. Charles, “Saçların…” diyebildi sadece çünkü Emma kocasının önünden dosdoğru geçip tahta basamakları sertçe gıcırdatarak yukarı çıkıp odasına girdi. Komodinin gözünden bir tomar kâğıt ve kalemini çıkardı. Rodolphe ve Léon’a içli mektuplar yazmaktan başka bir işe yaramamış olan yazı masasının başına geçti. Bilinmezlik, macera, yeni bir yaşam… Kalemini kemirerek camdan dışarı baktı. Penceredeki perdelerden içeriye beyazımtırak bir ışık giriyordu. Ağaçların tepeleri, daha ileride de sislere yarı gömülmüş çayırlık görünüyordu.38 Çayırlığı dörtnala koşarak geçen bir at canlandı gözlerinin önünde. Rocinante gibi ihtiyar, çelimsiz bir beygir değil, soylu bir Arap atı mesela. Parlak tüylerine baktı. Ona Lustre ismini yakıştırdı. Fakat, “Hayır, bu at Fanny’nin olsun.” diye düşündü çünkü gözünün önünden dolu dizgin geçen Arap atı başka bir atı çağırmaktaydı. Emma’nın şimdi gördüğü at düpedüz Rodolphe’nin ahırından fırlamıştı. Kulaklarını süsleyen pembe ponponlarından kurtulmuş, üzerinde incecik çocuk gibi bir delikanlı, uzaklara doğru gözden yitip gitmekteydi.

Tam o esnada kapı yavaşça açıldı. Görüntü dağıldı. Gelen Charles’tı. Başını kapının aralığından uzattı.

“Sevgilim, eşyalar için geldiler.”

Emma kızgınlıkla başını kâğıtların üzerinden kaldırdı.

“Görmüyor musun yazıyorum!”

Sesindeki öfkenin tınısıyla iyice sinen Charles yavaşça kapıyı çekip dışarı çıktı. Emma arkasından seslendi,

“Git Homais’i bul. Muhabiri olduğu Fanal de Rouen gazetesinde romanımı tefrika etmek için şartları görüşmek istediğimi bildir.”

…. Emma kısacık saçları ve Justin’in, üzerinden dökülen, yamalı giysilerine bürünmüş olarak, bıyıkları yeni terlemeye başlayan bir yeniyetme kılığında Rodolphe’ın evine doğru hızlı adımlarla yürüdü. İçeri girip doğruca eski âşığının odasına yöneldi. Rodolphe uyuyordu. Hoş uyumasa da bu haliyle Emma’yı tanıması pek mümkün değildi. Ona hiç bakmadan, başucunda gördüğü dolaba doğru ilerledi. Kilidi kıracakmış gibi, demir çubuğu kaldırdı; anahtar üstündeydi. Dolabı açtı. Gözüne ilk çarpan gümüşlerin konduğu sepet oldu; onu aldı. Hiç sakıntısız, gürültüye aldırış etmeksizin, iri adımlarla odadan çıktı39. Doğruca ahıra gitti. Rodolphe ile gezintiye çıktıkları günlerde bindiği sarı yeleli sevimli atı aradı gözleri. Kulağında pembe ponpon süsleri yoktu elbette ama yine de kolayca tanıdı onu. Eyerini takıp, üzerine atladı, gümüşleri sırtına vurdu ve arkasına bakmadan uzaklarda, ufuk çizgisinin hizasında zar zor seçilen yel değirmenlerine doğru dört nala yola koyuldu.

 

Emma durdu, kalemini ısırmaya devam ederek düşündü. Neler, ne yaşamlar bekliyordu onu şimdi kim bilir. Bu evrende, yazarak kurduğu bu dünyada her şey mümkündü. İster yağlı ter kokulu kadınlardan prenses, ister yel değirmenlerinden ordu yapardı.40 “Dur hele, atım biraz daha koşsun, ne yapacağımı düşünürüm.” dedi kendi kendine. Ne de olsa bundan sonrası tamamen Emma’nın tahayyülüne kalmıştı artık.

 

Emma’nın Edebi Yol Göstericileri ya da Notlar:

 

1-Gustave Flaubert, Madam Bovary, İletişim Klasikleri, 2013, Çev: Sâmih Tiryakioğlu, sa:377

2-Gustave Flaubert, sa:378

3-Gustave Flaubert, sa:391

4-Bernardin de Saint-Pierre, Pol ve Virjini, Hüseyin Hilmi Kitabevi, Çev: Ali Kâmi Akyüz, sa:143-144

5-Alphonse de Lamartine, Graziella, Babıali Kültür Yayıncılığı, Çev: İrem Özkaşıkçı, sa:97

6-Alphonse de Lamartine, sa:29

7-Gustave Flaubert, sa:218

8-Gustave Flaubert, sa:258

9-Gustave Flaubert, sa:244

10-Gustave Flaubert, sa:343

11-Gustave Flaubert, sa:409

12-Gustave Flaubert, sa:344

13-Gustave Flaubert, sa:381

14-Gustave Flaubert, sa:389

15-Gustave Flaubert, sa:362

16-Gustave Flaubert, sa:379

17-Gustave Flaubert, sa:382

18-Gustave Flaubert, sa:387

19-Gustave Flaubert, sa:388

20-Gustave Flaubert, sa:392-393

21-Gustave Flaubert, sa:404

22-Gustave Flaubert, sa:404

23-Alexandre Dumas Fils, Kamelyalı Kadın, İş Bankası Yayınları, Çev: Tahsin Yücel, sa:46

24-Gustave Flaubert, sa:395

25-Gustave Flaubert, sa:413

26-Gustave Flaubert, sa:272-273

27-John Cleland: Fanny Hill: Bir Zevk Kadınının Anıları, Yeşil Elma Yayıncılık, Çev: Melek Golden, sa:43

28-John Cleland sa:124-125

29-Gustave Flaubert, sa:324

30-Gustave Flaubert, sa:350

31-Gustave Flaubert, sa:356

32-Erica Jong, Fanny: Taşralı Bir Kızın Harikulade Serüvenlerinin Gerçek Hikayesi, E Yayınları, Çev: Belkıs Çorakçı, sa:438

33-Gustave Flaubert, sa:433

34-Gustave Flaubert, sa:433

35-Gustave Flaubert, sa:366

36-Alphonse de Lamartine, sa:113

37-Gustave Flaubert, sa:136

38-Gustave Flaubert, sa:138

39-Victor Hugo, Sefiller, İmge Kitabevi, Çev: Nesrin Altınova sa:87

40-Miguel de Cervantes Saavedra, Don Quijote, YKY Yayınları, Çev: Roza Hakmen

 

Paylaş
Önceki İçerik“Romantik Edebiyat Çok İlgimi Çeken Bir Tür Değil.”
Sonraki İçerik“Ekonomik Baskının Yıkıcı Etkisi, Bir Kültürel Yıkım Mahiyeti Taşıyor.”
ODTÜ’de ekonomi, Boğaziçi Üniversitesi’nde felsefe okudu. Üniversite yıllarında ODTÜ Oyuncuları bünyesinde tiyatro ve dramaturji çalışmalarında bulundu. Edebiyat dergileri ve öykü şeçkilerinde öyküleri yayımlandı. Kaos GL’nin Kadın Kadına Öykü Yarışması’nda 2012 yılında üçüncülük, 2014 yılında birincilik ödüllerini aldı. “Alışın Buradayız” isimli ilk öykü kitabı 2014 yılında, “Kuyuda” isimli ikinci öykü kitabı 2016 yılında NotaBene Yayınları tarafından yayımlandı. “Kuyuda” Antalya Edebiyat Günleri kapsamında Muratpaşa Öykü Ödülü’ne (2016 yılı en iyi öykü kitabı) değer görüldü. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde doktora çalışmalarına devam etmektedir.