ORHAN PAMUK

2006’da Orhan Pamuk’a Nobel verildiğinde Türkiye’de onu okuyan okumayan, anlayan anlamayan birçok kişi, kurum veya otorite bahaneler uydurmaya, ödülü siyasi bir nedene bağlamaya çalıştı. Oysa Batı eleştirmenleri, Pamuk’un Nobel alacağını, ödülü aldığı tarihten on küsür yıl önce konuşuyorlardı. Kitabını okuyan bütün Batılı eleştirmenler bir Türk’ün böyle kitaplar yazabilmesine şaşırıyor, Pamuk kitaplarını hayranlıkla ve ellerinden düşürmeden tekrar tekrar inceliyorlardı.

Oberlin Colloge’de yaratıcı yazarlık dersleri veren Güneli Gün, Nobel’den 14 yıl önce şöyle yazıyordu:

“Yurttaşları hala titiz kurgulu modern romanın izleri ile oyalanırken, Pamuk postmodernizme çoktan terfi etmiş durumda. Yeni Uluslararası Ses diye adlandırabileceğimiz şeyin bir parçası Pamuk. … Kara Kitap büyüleyici bir roman. İlk kez elime aldığımda, kitabı hem kıskançlık hem hakkını teslim etmeyle dolu ürpertili bir heyecanla okudum. Sokakta arkadaşlarımı durdurup onlara romandan baştan sona bölümler anlattım. Başka hiçbir kitap, kafamdaki kaygılarla böylesine örtüşüp, kişisel olarak araştırdığım temaları kavrayıp, varış çizgisini benden önce göğüsleyip, böylesine eksiksiz olarak seslenmemişti bana.

Dünya edebiyat sahnesini izleyen birisi olarak sonunda bir Türk yazarın bu işi başardığını seziyorum. Nobel’e söz gelimi yıllarca Yaşar Kemal ile Nazım Hikmet aday gösterilmiş, fakat adaylıkları kabul edilmemişti, Nobel kurulu ünlü kolektif başını kaşıyıp, Türklerin bu yazarlarda ne bulduğunu soruyordu kendine. Ama işte Orhan Pamuk vardı şimdi, doğru şeyi doğru zamanda yapan bir çocuk.”

Charlotte Innes’in “İstanbul’un Dile Gelişi” adlı yazısından alacağım aşağıdaki parça, Pamuk’un Türkiye’de anlaşılamamasına da ışık tutar.

“Pamuk’un okurlarını kabul sınırının ötesine zorladığı, kendi ülkesi Türkiye’de çoktan kanıtlanmış bir şey. Doğu’nun bu en Batılılaşmış ülkesinde, Kara Kitap hem bir çok-satar hem de bir eleştiri konusu haline geldi, yalnızca aşırı girift tümcelerinden ve postmodern üslubundan ötürü değil, aynı zamanda belirsiz politikası ve hafiften alaycı tonundan ötürü: Bu da hem solcuları hem de köktendincileri kızdırdı.

Pamuk, edebiyatın Büyük Sorunları betimleme yetisine de meydan okuyor. Pamuk yer yer oyun oynayarak, yer yer öfkelenerek yazma şeytanıyla mücadele ediyor, öyküsüne mantıksal bir biçim ve anlam vermek için değil, bu doğal itkiye direnmek için, çünkü bu nitelikler yaşamda yok (!)

Edebiyatın hayatta kalmasının söz konusu olduğu bu aynalar oyununu Italo Calvino, Jeanette Winterson, William Gass ve özellikle Jorge Luis Borges gibi öteki modern kurgu ustalarından biliyoruz. Ama Pamuk daha tehlikeli görünüyor. ”

 

AHMET HAMDİ TANPINAR

“İnsan doğasını ve hayatın trajedisini anlamak bakımından muhafazakar gelenekçilik aslında çok daha fazla şeyi muhafaza etmiş, bu nedenle de, kültürle, ilerlemeci ideolojinin kurduğundan daha derin ve anlamlı bir ilişki kurmuştur” der Thomas Mann, ünlü eseri Doktor Faustus‘un dini sorguladığı sayfalarında.

Fakat burada, T. Mann’ın bahsetmeye çalıştığı Türkiye’deki, inatla eskiden dem vuran yeniye de set çekip böylelikle bir taraftan siyasileşirken diğer bir taraftan da bağnazlıkla anılan muhafazakar anlayış değildir. T. Mann’ın yukarıdaki önermesine Türkiye’den verilebilecek en güzel örnek ‘Tanpınar edebiyatı’dır kanımca. Tanpınar, ideolojik bir heyecana kapılıp da yeniye -yeni, yeni ideolojinin emrettiği idi o vakit- gözü kapalı koşmaktansa ait olduğu değerleri tarafsız bir gözle ve gönülden gelen bir sevgiyle korumaya çalışmıştı. Tanpınar, zaman denen meçhulün içinde ideolojilerin, fikirlerin, hatta eşyanın sürekli değiştiğini ve sonunda elimizde kalan yegane şeyin ‘öze ait olma duygusu’ olduğunu en derinden anlayan Türk ‘entelektüel’di. Tanpınar’ın aşağıya aldığım ifadeleri yukarıda savunmak istediklerimi gösterir mahiyettedir:

“… Ben Şark’a bağlı değilim, eskiye bağlı değilim: Bu memleketin hayatına bağlıyım. Bu Müslümanlık mıdır, Şarklılık mıdır, Türklük müdür? bilmiyorum… bence ne Şark, ne şu, ne bu vardır; etrafımızda gördüğümüz hayat vardır: Bizi yapan bu hayattır. Bütün hususiyetlerimiz oradan gelir.

… Bu Müslümanlığın çehresi, otuz-kırk senede bütün etrafı ile birlikte değişir: ramazan sofrası, cami sebili, Fatih kahveleri, divan yolu… Fakat onların arkasında kendilerini aydınlatan, manalarını yapan bütün bir hayat vardır, halk vardır. O ne medreseden, ne tekkeden, ne şeyhülislam kapısından, ne kazasker konağından gelir: halkın hayatından doğmuştur. İçine Frenk icadı bile girer, fakat manzarası bizim kalır. ”

( Bkz: Ahmet Hamdi Tanpınar, Mahur Beste, Dergah Yayınları, s. 122-125)

 

FRANCİS PONGE ÜZERİNDEN BİR ELEŞTİRİ

Edebiyat eseri oluştururken, mesela, ‘kapı’ kelimesi bu iş için oldukça ilgisiz ve biçimsiz durur.

Deriz ki kendimize “ne işi var kapının benim buradaki ciddi işimle,” ‘şiir’ kapıdan büyüktür düşüncesiyle. “Ben öyle kelimeler yazacağım ki…”

Fakat bu ciddi adam kaygıyla masasında düşünüp dururken diğer bir adam şöyle yazmıştır:

“Krallar kapılara dokunmazlar. Bu mutluluğu bilmezler.”

Yukarıdaki dizeler Francis Ponge’a aittir. Francis Ponge bizi boşlukta dolanıp durmaktan(!) kurtaran, çağımızın az sayıdaki bilginlerinden biridir. Şiirde, şairin burun kıvırdığı hafif nesneleri anlatmayı seçmiş. Bakın, aşağıda ‘ağaç’ı nasıl anlatıyor:

“Hiç hareket yok: Sadece kollar, eller, parmaklar çoğalır -Buda gibi. Ve böyle, hiçbir şey yapmadan, düşüncelerinin derinlerine dalarlar. İfade arzusundan ibaretler. Hepsi, işsiz güçsüz, bütün zamanlarını kendi biçimlerini karmaşıklaştırmakla, gövdelerini daha büyük bir çözümleme karmaşıklığı yönünde kusursuzlaştırmakla geçirirler.”

1988’de Fransa’da ölen bu büyük denemeci ve şairin hiçbir eseri Türkçeye aktarılmamış. Türkiye’de hakkında hemen hemen hiçbir şey bilinmiyor. Oysa Türk şiir ve deneme dünyasına ilaç gibi gelirdi.

Ponge hakkındaki bilgilerimi Türkçede tanınan Fransız, İtalyan ve İngiliz denemecilerinin kitaplarından parça parça edindim.

 

BÜTÜN ŞAİRLERİN EN BÜYÜĞÜ: DANTE ALİGHİERİ

Bazı eserlerin bazı bölümleri bizde, hayatın bütün sırrının orada olduğu duygusunu uyandırır.

Mesela, Dante’nin İlahi Komedya‘sının ‘Araf’ bölümünde sırtında taşıdığı ışıkla kendi önünü değil de arkasından gelenleri aydınlatan adamı, odamın sessizliği içinde ve abajurdan odaya dağılan sarı ışığın altında düşlemeyi severim. Sonra aşağı katta annemin, sokakta araba kornalarının ya da gökyüzünde martı çığlıklarının sesini duyar, böylece bu büyülü alemden kopup hayatın sıradan tarafına katılırım.

Bütün şairlerin en bilinçlisi ve en kusursuzu olduğuna inanılan Dante, Araf’ın 16. kantosunda şöyle der:

Özgürsünüz
Gökler karışmaz aklın işine

Öyleyse, dünya şaşırmışsa bugün yolunu
Sizsiniz nedeni, kendinizde arayın nedeni

Aşağıdaki dizeler ise, Ortaçağ karanlığının ortasında özgürlük savunucusu olan Dante’nin yardım çağrısının feryadıdır.

Gün bitiyordu, kararan hava
yeryüzündeki canlıların yorgunluklarını
alıyordu; ben de tek başıma
belleğimin yanılmadan aktaracağı
yolculuğu, tanık olacağım acıları
karşılamaya hazırlanıyordum
Ey Musa’lar, ey yüce ruh, yardım edin bana.
Ey gördüklerimi yazacak bellek,
soyluluğun şimdi kendini belli edecek

 

STENDHAL’İN AYNASI: YAŞAM

 

Büyük edebi yapıtlar birçok açıdan okunabilen, fakat her neyi anlatırsa anlatsınlar merkezine ‘insan duygusu’nun yerleştirildiği büyüleyici yapılardır.

Stendhal’in baş yapıtı Parma Manastırı, bir taraftan Fransız tarihindeki büyük bir kırılmayı gösterirken diğer bir taraftan da siyasetin acımasızlık ve mecburiyet gibi birbirine zıt tavırlarını gözler önüne serer. Fakat anlatılan ne olursa olsun biz örnek veya iyi okurlar ilk önce, Parma Manastırı‘nı bütün bu anlatılanlardan, onların doğruluk veya yanlışlıklarından dolayı değil, yaşamak denen sanata dokunduğu için severiz.

(Yukarıdaki yazıda Parma Manastırı’nı konuşmak istedim. Fakat aynı duygu etrafında birçok büyük yazar, şair ve eser konuşulabilir. Bunu yaptığımızda değişen içerik, kalan ise ona bütün büyüsünü veren insan olur.)

 

THOMAS MANN VE BÜYÜSÜ

Bir Ailenin Çöküşü: Buddenbrooklar

“Oğlum, gündüzleri işlerini severek yap ki, geceleri rahat uyuyabilelim” sözü bir tüccar ailesinde babanın oğula vereceği en büyük nasihat olmalı.

Bu söz, tüccar bir ailenin çöküşünü hikaye eden Thomas Mann romanı Buddenbrooklar‘ın merkezinde durur, romanda birkaç kez tekrarlanarak da okuyucuya kendini hatırlatır. Fakat yüzyılı aşan bir geçmişe sahip – evdeki kocaman aile defterinde her şey kayıtlıdır -Buddenbrook Ailesi veya şirketi, büyük babanın bu hatırlatmasına uyulmadığı için değil, sonraki kuşakların ailenin asıl kimliğinde var olanın düş ile gerçekliğin bir harmanı olduğunu keşfetmeleri ile çöker.

Ailede bir müzisyen yetişmemesine rağmen müziğin, bir edebiyatçı yetişmemesine rağmen yazı sanatının, bir ressam yetişmemesine rağmen de resmin değerinin farkında olan Buddenbrook Ailesi denebilir ki sanatla tüccarlığın, düş ile gerçekliğin arasında sıkışmış bireylerden oluşur, dedenin ve ondan sonra da babanın ticaret hayatında başarılı olmasının altında yatan neden bu gerçeği kavrayamamış olmaları iken; ardından gelen torunların çöküşünün nedeni ise bu gerçeği keşfetmeleridir.

Müziği resme dökebilir misiniz? Thomas Mann, Doktor Faustus adlı devasa romanında bunun formülünü kelimelere döker.

Mann’ın ilk romanı Buddenbrooklar bir tüccar ailesinin çöküşünü anlatırken, roman, müzisyen olmak için yanıp tutuşan -Hanno’nun bu isteği ailenin yüzyıllık ilkeleriyle çelişir – küçük Hanno’nun bu uğurdaki talihsiz ölümü ile biter. Mann, son romanı Doktor Faustus‘ta ise karşımıza büyük bir müzik sanatçısının yaşamını çıkarır. Bir taraftan bu büyük adamın yaşamının bütün evrelerini anlatırken bir diğer taraftan da Beethoven, Mozart ve Bach gibi müziğin duayen isimlerinin sanat anlayışlarını bir denemeci titizliğiyle gözler önüne serer.

Thomas Mann’ın Doktor Faustus‘u bir baş yapıttır; o, ne tam bir roman ne de tam bir denemedir; olsa olsa Thomas Mann dehasının zirvesidir.

 

BEN O’YUM DEDİĞİM YAZARLAR ÜZERİNE TEMEL BİR DUYGU

Borges okumanın, Calvino, Mann, Tolstoy okumanın bize öğrettiği birinci şey hayatın anlamının başkalarıyla girişilen çekişmelerde değil, kendi içsesine doğru çıkılan yolculukta olduğudur.

Ama yine de aptallıkları ile canımızı sıkanlar daima olacaktır. Böyle zamanlarda -canım hayatın insanlarına pek sıkıldığında- elime kendi tarafıma ayırdığım yazarlardan birini alır, sayfalarında ilerledikçe elimdeki büyülü yapının verdiği mutluluk ile dışarıdaki aptallık ve sıradanlığın verdiği mutsuzluk yavaş yavaş yer değiştirir.