Fotoğraf: Derviş Meşe

8 Mart 2018

 

Bugün 8 Mart. Edebiyatın, edebiyatçıların, bilcümle kitaplardaki edebi kahramanların da 8 Mart’ı. Kadının olduğu her yerde umut parıldıyor. Kadınlara, 8 Mart Emekçi Kadınlar Günü vesilesiyle, sevdikleri kurmaca kadın kahramanları sorduk. Ve bakın nasıl güzellikte bir tablo çıktı ortaya. Meğer ne çok, ne güzel, ne renkliymişiz. 

En sevdiğiniz edebi / kurmaca kadın kahraman hangisidir? Anlatır mısınız?

 

ARZU EYLEM: Benim roman kahramanım, Leylâ Erbil’in Tuhaf Bir Kadın’ı Nermin. O içindeki çelişkilere, karşısına çıkan engellere, topluma, erke, annesine babasına kocasına rağmen düşlerinden vazgeçmeyen: Taşlı Tarla’ya gidip halkına uymaya çalışan, değilse bir aynanın karşısında kendini yoran. Nermin olmuştum bir gün. Leylâ Erbil’e öfkelenmiştik Zenime’ye, Lahzen’e bakıp: Şöyle demiştik Nermin’le:  “Şimdi size anlatayım neden tuhaf derler bana. Uyamadım dünyaya, sığamadım. Gel gör ki çıkamadım da içinden. Bir çizgi çizdim ince kurşun kalemle özdeşliğin üstüne. Farkımı koydum, arkama bakmadan yürüdüm. Lakin tuhafın tanımını bulamadım. Öteki mi, başka mı, aykırı mı, deli mi? Çünkü olmak için saydıklarımdan biri, belki bir merdiveni adımsız çıkacaksın. Öyle tek tek, çift çift denedim olmadı. Tekerine çomak sokamadığım dünyada, tekelini almışken bilginin erkek milleti, biz her şeyi onlardan öğrenmeye yükümlüyken, söyleyin kim sever ki zaten beni?”

FİGEN ÖCAL: Yazarı Gustave Flaubert’in, “Madam Bovary benim” dediği Emma. Flaubert, Madam Bovary adlı harikulade romanında, Emma karakterini, bir kadın ve bir insan olarak ihtiva ettiği tüm boyutlarıyla, idealleştirmeden ve gerçekliğinden uzaklaştırmadan kurgular. Emma, yaşama tutkuyla yönelir, ona uygun görülen toplumsal cinsiyet rollerinin ve duygulanımlarının kadını değildir, aşık olmak, gitmek -en çok da Paris’e gitmek- öğrenmek, okumak ister. Roman okur, hayal kurar, hayalleri yaşamının aksine sınırsızdır. Aldanır, aldatır, ölüme sürüklenir. Onu ölüme sürükleyenin okuduğu romanlar, başkalarının hayatlarını yaşama arzusu olduğu iddia edilir. Hatta Emma’dan hareketle “Bovarizm” kavramı üretilir. Zamanla edebiyat terimine dönüşen kavram, kişinin ‘kendi’ ile ‘kendi algısı’ arasındaki benzersizliğe vurgu yapar. Flaubert, Emma’nın kendi olma şansının olamayışını, kendisine dayatılan Madam Bovary olma halinin dışına çıkma arzusunu dilin, edebiyatın olanaklarıyla, okuruna, okuduğundan büyük bir haz duymasını sağlayacak incelikte anlatır. Kurmaca karakter Emma, kurmaca olmayan kadınların erkek egemen sistemde her gün yaşadığı bir erkeğin eşi, kızı, ya da bir çocuğun annesi olma toplumsal cinsiyet rollerinin dışına çıkma çabalarını, iç sıkıntısını, arayışlarını, savrulmalarını, acılarını roman boyunca yaşar. Coşkuyla hayata katılma, yaşamında özne olma çabaları onu ölüme vardırır. Tıpkı kurmaca olmayan pek çok kadın gibi.

AYSU ARSLANTÜRK: Ayla Kutlu’nun Zehir Zıkkım Hikâyeler kitabında 50 sayfalık bir uzun öykü var: “Matmazel Dimitra’nın Bitmemiş Hikâyesi”. Bu öykünün hem anlatıcısı hem de diğer karakterler tarafından anlatılanı olan Birsen Abla, benim en sevdiğim kadın karakter. Matmazel Dimitra’nın hikâyesini anlatan bu kadının tavrı aklıma o kadar kazındı ki bir öykü ile bende kaç roman kahramanı kadının bırakamadığı izleri bıraktı. Birsen Abla karakteri, yazarların arzuladığı anlatıcılardan; çabuk düşünüyor, ölçülü bir otoritesi var, gerçeküstü bir anlatım tekniği değil onunkisi, bahçede gözleme yaparken iki cümlesini duysanız yanına çöküp mesellerini, görüşlerini dinlemek için sizi saatlerce iki büklüm oturtacak güçte anlatımı olan bir kadın. Kendi güzelliğinin, yeteneklerinin, şişmanlığının, gücünün, kıskançlığının, huysuzluklarının farkında olan, konuşan bir kadın. Konuştukça hem öykünün diğer karakterlerine hem okura çok şey sunan bu kadın benim için sahne dolsun diye pek yükseklerden misinalarla sarkıtılan kukla kadınlardan çok farklı.

SEMRİN ŞAHİN: Adalet Ağaoğlu’nun “Ölmeye Yatmak” romanının kahramanı Aysel, aydın bir Türk kadınıdır. Bir otel odasında iktidar erkleri arasında sıkışan benliğini sorgular. Aysel’in birey olma haliyle, kadın olma arasında sıkışan benliği intiharın eşiğine gelir. Hayatını sorguladığı yer bile ironiktir aslında. Okumuş bir kadın olmasının zorluklarını hep sırtında taşır Aysel. Kadın direnişinin mücadeleci tarafını salt kendi üzerinden anlatmakla kalmaz Aysel, bunu içimizde hissetmemizi de sağlar. Yaşamın onulmaz diyalektiğini gözlerimizin önüne serer adeta. Kadın kimliğini böyle bir direniş ortaya koyan Aysel, diğer kadın karakterlerin aksine intihardan vazgeçerek yaşamı tercih etmesiyle de dikkat çekicidir. Bu kadın gücünün en anlamlı kısmıdır aslında.

BADE OSMA ERBAYAV: Bugüne dek üzerimde belirgin bir etki bırakabilmiş kadın protagonistleri düşündüğümde, aklıma daha çok birtakım roman tiplerinin geldiğini üzülerek fark ediyorum. Yabancı dillerden ya da yerli romanlardan hemen akla gelebilecek başat birkaç yazar haricinde -feminist/lgbti yazınını bir tarafa bırakarak- erişkin kadın profilini hakkıyla okuruna sunabilmiş roman sayısı oldukça az. Küçük Kadınlar’ın huysuz Jo’su on beş yaşındadır, Alice ise henüz yedi buçuk yaşındadır (sinemada nedense hep daha büyük bir yaşta temsil edilmiştir). Fantastik edebiyat içinde daha görünür bir kadın temsilinin izleri olsa da androjen sunumlarıyla arzuladığım kadın karakterleri karşılamamaktadırlar. Bize dönersek son dönem okuduğum romanlarda/novellalarda Nil Sakman’ın Süreyya’sının bahsettiğim erişkin kadın kodlarını başarıyla katmanlandırmış olduğunu görüyorum. Aslı Erdoğan’ın Kırmızı Pelerinli Kent’teki Özgür karakterini yirmili yaşlarımla ve Ankara ile birlikte düşünmeyi seviyorum. Melike İnci’nin Aylin’i beni okurken çileden çıkartan biri ama çağdaşlığı ve gerçekliği ile okura doğru soruları sordurabilen bir karakter de aynı zamanda.

İREM UZUNHASANOĞLU: Anna Karenina, sadece Rus Edebiyatı’nda değil, Dünya Edebiyatı’nda da yumruğunu masaya vuran kadın karakterlerden biridir. Anna güçlü, Anna güzel ve Anna âşıktır. Tolstoy’un dürüst evliliği ve aşkı sorguladığı romanının baş kahramanıdır. Zekidir, okur-yazardır, sanata düşkündür, çocuk kitapları yazar, sosyal ilişkilerine önem verir, harikulade kıyafetler giyer, balolara gider, gösterişli ve alımdır. Fakat ne yazık ki hem güzelliğinin hem de yasak aşkının bedelini ağır ödeyecektir çünkü topluma göre kendini aşka adamış bir kadın tehlikelidir ve yok edilmelidir. Kocası ve Vronsky arasında yaşadığı ikilemin sonucunda deliliğin sınırına yaklaşır, toplum tarafından dışlanıp ötekileştirilir. Okurları ise Anna’yı hep güzelliği ve saflığıyla hatırlayacaktır. Kitabın sonunda Anna soğuk tren raylarının üzerinde yatıyor olabilir ama aslında ölümsüzleşmiştir.

HİCRAN BEKİROĞLU: John Fowles’ın Fransız Teğmenin Kadını adlı kitabındaki Sarah karakterini belirtebilirim. İngiltere’nin Victoria döneminde (dünya tarihinin en tutucu dönemlerinden birinde) yaşayan otuz yaşlarında, çok güzel değil ama etkileyici bir kadın Sarah. Kadınların, çocuk yapmak ve eşlerine hizmet etmek ile ‘görevlendirildiği’ bir toplumda, Sarah özgürlük ve sevmek neyi gerektiriyorsa onu yapmaktan kaçınmayan bir kadın. Sarah’ın, “Ne isem, o olmak istiyorum. Ne kadar nazik, hoşgörülü olursa olsun, bir kocanın karısından bekleyeceği gibi değil” sözü kendisinin istediği yaşamı özetliyor…

 

NURAN DURMAZ: Edebiyat dünyasında en sevdiğim kadın karakterlerden biri Tante Rosa’dır. Kanlı canlı, hayat dolu, özgür kadındır Tante Rosa. Toplum normları, katı din kuralları, sınırlar, engeller, insanı küçültüp bir deliğe tıkmak isteyen her ne varsa, Tante Rosa bunlara gülüp geçer. Bu tür çarpıklıklar anlamsızdır. Çünkü Tante Rosa’ya göre hayat öyle bir şey değildir. Kendi düş dünyası öyle güzelliklerle doludur ki katı gerçeklerin kuruluğu ona komik gelir. Tante Rosa’nın tek yaptığı coşkun bir su gibi akmaktır. Önünde her ne varsa onlara bazen hayat vermek, bazen okşayıp sevmek ve bazen de yıkıp geçmektir yaptığı. Kendiliğinden özgürdür o. Başka türlü olamaz.

YELİZ TEMÜRTÜRKAN: Napoli Romanları… Elena Ferrante’nin 4 ciltlik ama tek solukta okunan romanı. Romanın kahramanları Lila ve Lenü… Ömür boyu süren bir dostluğun, arkadaşlığın, kız kardeşliğin hikayesi. Napoli’nin yoksul bir mahallesinde iki genç kızın iç içe geçmiş hayatları… Kitap Lenü’nün gözünden yazılmış ama iki karakter de o kadar iç içe geçmiş ki, Lila da olsa aynı anlatırdı herhalde. Lila çok cesur, Lenü daha gelenekçi… Birdenbire hayatınıza giren bu iki kadın Lila ve Lenü’yü birbirinden ayrı hayatlar yaşarken düşünemeyeceksiniz. Kitabı okurken başka hiçbir şeyle ilgilenmek istemeyeceksiniz. Bu yüzden her ikisi de sizin kahramanınız olacak eminim.

FATMA NURAN AVCI: Tahsin Yücel’in 1955 yılında “Haney Yaşamalı” adlı öykü kitabı Sait Faik Hikâye Armağanını kazanır. Kitaba adını veren öyküsünün kahramanı Haney, yoksuldur ve paçavralar içinde ölmüştür. Haney, bir zamanlar dilden dile gezen, düşleri süsleyen genç, yaşlı erkeklere hizmet eden beden işçisidir. Yaşlanıp çirkinleşince kapısını kimseler çalmaz. Evlere su taşıyarak karnını doyurmaya çalışır. Kahvenin önünden geçerken Haney’e erkekler güler. Anlatıcı, kadının düşkün durumuna üzülerek aralarında para toplamayı önerir. Haney’in bayram günlerinde, bayram harçlıklarını alan çocukların kümes gibi karanlık odasına girmek için toplanan kalabalığı, yetişkin erkekler yerine çocuklara öncelik verdiği günler gelir aklına. Arkadaşlarına, “Haney’in hepimize emeği geçti,” der. Kadının iyi ve yufka yürekli olduğunu sözlerine ekler. Kahvedekilerden biri cevap verir bağırarak, “İyi olsa orospu mu olurdu?”

REYHAN YILDIRIM: Kadın olma halimin keyfini sürerim. Onu bir engel, kısıt ya da tehdit olarak yaşamam.  Ülkedeki her seviyeden sapık mücadele alanımdadır. Kendimi daima güçlü ve kararlı hissederim. Metinlerimdeki kadınlar da başlarına gelen her ne olursa olsun sinmez, kendilerine yaşatılan kabusu deler geçerler. Okura vermeyi hedeflediğim mesaj şudur: Size sizden başka kimse sahip çıkamaz. Çıkmaz değil, çıkmalarına izin vermeyin! Özsaygı ve özgüven kendi sorumluluğunu almak, kendini tuğla tuğla kurmak, bu anlamda dayanışmanın alasını sergilemekten geçer. Edebiyattaki kadın karakterlere gelirsek… Çok sayıda var. Fakat ben en erken gençliğimde, kendimi inşaya durmuşken temelime koyduğum ilk tuğladan söz edeceğim, değiştirici dönüştürücü gücü tartışılmaz olan: Francie Nolan! ‘Bir Genç Kız Yetişiyor’ adlı romanın ana karakteridir, Francie. Göçmen bir aileden gelir. Romantik bir babaya, pragmatik bir anneye sahiptir. Babası gibi naif, annesi gibi çetin cevizdir. Çok okur. Mükemmel bir gözlemcidir. Sınır tanımayan hayaller, engelsiz öyküler kurar.  Brooklyn’in yoksul bir mahallesinde, emeği metaforlaştıran bir öz yaşam öyküsüyle serpilir.  Özetle verdiği hayat bilgisi şudur: Hayal et ve gerekeni yap. Ama sen yap! Yaşamak emek işidir.  Emek, insana çok yaraşır.  Benim için sonrası özgürlük oldu. Hala uçuyorum.

ZEKİNE TÜRKERİ: Edebiyatta beni en çok etkileyen kadın kahramanlardan biri Urania Cabral. Mario Vargas Llosa’nın Türkçe’ye ‘Teke Şenliği’ olarak çevrilmiş olan olağanüstü eserinin kadın kahramanı Urania… Rafael Trujillo, iktidarını hayatın her alanında tesis etmiş ‘eşsiz’ ve/veya herhangi bir diktatördür, gözüyle görmemiş olduğu kadınlara bile göz dikecek kadar. Tabi her diktatörlükte olduğu gibi, Reis’in gözüne girmek için yapmayacağı şey olmayan yardakçılar sayesinde o kadınlara kadar uzar eli. O kadar ki, Reis’in gözünden düşmüş olan eski senatör Cabral, birkaç gramlık diktatör sevgisi uğruna 14 yaşındaki kızı Urania’yı  kutsal  Reis’ine ikram eder. Urania, yalnız 1930-1961 Dominik Cumhuriyeti değil, aynı zamanda tüm diktatörlüklerin kadına yaptıklarının da adıdır aslında. Reis’in seks kölesi o küçük kızın yıllar sonra, ölüm döşeğindeki babasını ‘ziyaret etmek’ için sürgünden dönüşüyle başlar kitap. Bir avukat olan 49 yaşındaki Urania’nın babasına bakışı her yardakçı, trol vs sürüsünün ölmeden önce tatmaları gereken bir tokattır. Burada da. Hayat her sürüye Urania’nın babasına söylediği ‘unutmadım ve de affetmeyeceğim’ sözlerini duyacağı bir gün, her diktatöre de Trujillo’nunki  gibi bir son nasip eylesin. Burada da…

SEDA ŞAHİN: Kadın ve kahraman kelimeleri yan yana gelince, ki tüm emekçi kadınlar kahramanımdır, mücadele dolu yaşamını, yaşadığı acıları, sürgünleri, ezilmişliği dizelere döken bir efsane kadın geldi aklıma. Gülten Akın. Öyle güçlü, öyle içten, öyle isyankar… Kara saçlarımızı kestirdi ve yolumuzu aydınlattı. Umudu, çocukları, doğayı, kadın olmayı onun kadar zarif, onun kadar açıkyürekli, onun kadar keskin bir dille anlatan pek azdır. Bana maziyi hatırlatır her dizesi. Geçmişte bir gün bir şarkı olup tınlamış sanki dizeleri kulaklarımda. Annem dinletmiştir belki diye düşünürüm. Tüm güçlü kadınlar dinlemiştir çünkü. Bugüne döndüğümde kaba saba bir dille yazılmış her satır incitir beni. “Ah kimsenin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya” sözü gelir aklıma. Bir kadın şairdir, kadın ve şairi bağdaştıramayanlara inat. Hem de en mükemmelinden. Özlemle anıyorum. “…kestim kara saçlarımı n’olacak şimdi / bir şeycik olmadı – deneyin lütfen – / aydınlığım deliyim rüzgârlıyım / günaydın kaysıyı sallayan yele / kurtulan dirilen kişiye günaydın”

PINAR SÖNMEZ: Kadının yazısına, romanına isim bile koyamadığı bir dünyadan bugüne gelmenin temelinde kadının özgür bir birey olarak temel hak ve özgürlüklerinin tanınmasını sağlama gayreti ve başarısı, emek ilkesi temelinde gerek yazını gerek mücadelesi ile haklı talebini dile getirmesinin etkisi var. Üstelik bu varoluş, kadının yanında yer alan ve onu dürüstlükle, bilincin derinine inme çabası ile anlatan erkek yazarları da anarak ulaşılması gereken bir yola çıkıyor. Nitekim Türk Edebiyatında Yaşar Kemal’in Ağrı Dağı Efsanesi’nde güçlü ve geleceğe yön vermeye gayret eden Gülbahar ile karşılaşıyoruz. Cesaretin, umudun, duruşun anlatımıdır Gülbahar. Kadın yazınından ve romanından bahsederken Füruzan’ın Kırkyedililer adlı romanı önemli bir dönüm noktası olarak parlıyor. Füruzan, ülkenin ve elbette aynı dönemde dünyanın geçtiği ekonomik ve sosyal değişimde kendine biçilen hayatı, tepeden tırnağa kendisi olabildiği hayata dönüştürme çabası gösteren, adil bir anlayış ve kavrayışı yeşertmeye çalışan, ataerkil düzenin bin bir sorununu da gören, anlayan Emine’yi ve bir dönemi tüm yalınlığıyla anlatıyor. Dünya edebiyatında ise Marguerite Duras’nın kadın roman kahramanlarının neredeyse tek bir kimliğe dönüşerek sade, anlamı yakalamaya çalışan, günlük detayları içtenlikle yaşayan bir kimlik üzerinden anlatılarını daima zevkle okudum. Akışın içinde hayatı keşif duygusunu, yeniliğin gücünü Virginia Woolf kahramanlarının her birinde de alıyorum. Bu bakışımda, söz konusu yazarların da bir roman kahramanı mayası ile yaşadıklarını düşünmemin etki- si vardır elbette. Kadınlar için adil, özgürce, haysiyetli bir hayat dileği, gayretiyle ve hep umutla yazıyorum. Jane Austen’ın, Tezer Özlü’nün, Leyla Erbil’in, Ursula K. Leguin’in, Tomris Uyar’ın, Sevim Burak’ın, Sevgi Soysal’ın ve çağdaşım tüm kadın yazarların dünyalarına, dillerine, anlatılarına içtenlikle selamla…

FUNDA DÖRTKAŞ: Hayriye ile yaklaşık beş yıl önce tanıştım. Tabii o vakitler, yani birbirimizin çocukluğu ile tanışmamıza vesile olan “küçük ve şeker bir tatlı kayısı” hallerimizdi. Bitirgendi. Hatırlamanın büyümeye eşlik eden o kelebek uçuşlu kırılganlığına onun günlüğüne yazdıklarıyla ortak oldum. Bir nevi sırdaşlık diyebiliriz. Hayriye’nin yaş aldıkça derinleşen samimiyetine ve dürüstlüğüne kayıtsız kalmak pek mümkün olmadı haliyle. Çocukluktan yetişkinliğe varacak uzun, zorlu, karmaşık ve fakat her şeyiyle anlamlı yolculukta bir kadının yalnız olmadığını, uzaklarda benzer hissedişleri paylaştığı başka bir kadının varlığını bilmesi, onun anlattıklarını dinlemesi hep güven telkin ediciydi. Hayriye anlattıkça kendi belleğimde sakladıklarım, duygularım, tereddütlerim, kırılganlıklarım, üzüntülerim ve sevinçlerim cesaretlendi. Kendi gerçekliklerinden utanmamayı öğrendiler. Sonra o küçük ve şeker tatlısı kayısı biraz olgunlaştı. Pala Hayriye’nin geniş ve ferah yerlerden nasiplenemeyen tutunamamışlığı, iç sıkıntıları, arayışları, serzenişleri ve gururu, varoluşun esasen hep bir ham olma haliyle ilişkilendiğini öğretti. Hayriye bir şey öğretmek istemedi, istemez de zaten onu tanıyanlar çok iyi bilir. Heyhat hayat bazen takılıp kaldığımız yerler dikenli tellerle çevriliyorsa şu yeminin hatrına sınırladıklarından çekinirdi, Hayriye demişti ben onun yalancısıyım: “Hamım ben daha; dalıma yabancı, ağacıma küs, köküme çekingen. Düşme korkusundan olgunlaşmaya meyletmeyen… Ham kalmaya söz vermek üzere çıkıyorum. Beni on sekiz yaşıma kadar besleyen evimden.” Zaman geçti, durur mu? Arsız sarmaşık gibi. Ülkede yaşananlar hiç değişmedi, ilk aşklar eksikti, üniversite yılları çetindi. Hepsinin üstesinden geldi Hayriye. Gerçi bir de ona sormak lazım. Boşu boşuna “o ağaçların hürmetine” diye başlamamıştı söze. Ağaçların hürmetini hiç bilmeyecek olanların arasında Hayriye Hanım’a koştu. Hayriye Hanım’ı Kim Çaldı? Düşünüyorum hâlâ. Bizi kim çaldı? Hayriye’nin halleri hiç değişmedi. Yaşlandı, yine huysuzdu. Kentle, insanlarla, ilişkilerle yüzleşti. Bazen korktu bazen üzüldü bazen karşı çıktı. Şimdi her neredeyse bilsin isterim: Tesadüfler yoktu aslında, güzel rastlantılar vardı Hayriye. İyi ki rastladım sana.

AYNUR ASLANKAYA:  Yazar Nathaniel Hawthorne’un The Scarlet Letter/ Kırmızı Leke romanı bana göre Amerikan Kültür ve Edebiyatı’nın en önemli yapıtlarından biri. Güçlü anlatımı ve baş karakteriyle kütüphanemizden eksik etmeyeceğimiz bir eser. Bu hikayenin baş kahramanı  Hester Prynne, yaşamış olduğu yasak aşkın bedelini boynunda A harfi (Adultry- Sina’nın baş harfi) taşıyarak ve toplumdan soyutlanarak çocuğu ile birlikte yaşamaya zorlanır. Toplumun tüm yargılarına ve dayatmalarına rağmen Haster, her zaman inançlı bir şekilde ayaya kalkıp, hayatına devam edebilen bir karakter. Bu da onu böylesine güçlü bir karakter yapıyor.