Fotoğraf: Takumi Ota

 

Gözlerimizin kapanması ne acı!

Hep gözümüzün açık kalmasını isteriz

Görmek için,

Son ana kadar yitirdiklerimizi!

Rainer Maria Rilke

 

Kelimenin tam anlamıyla bir imaj çağında yaşıyoruz. İmaj çağının üzerimize yağan görüntüleri, görme biçimlerimizi ve yaşamı algılama biçimlerimizi etkiliyor. Böylelikle, “gerçeklik” algımız ciddi bir dönüşüm geçiriyor. İmaj çağının pompaladığı kültür, kendini tanımlarken insanlığa -onun en hassas noktalarını kullanarak- düşlerinin bile sınırlarını zorlayacak bambaşka seçenekler sunuyor. Bizler de, kendimizi bu seçeneklere yönelirken buluyoruz. Belki de, önce bu yönelişin bizlerde hangi beklentileri karşıladığını bulmamız gerekiyor. Belli ki, görsel dünyanın sunduğu imaj kalabalığında bir şeyler bize çekici geliyor. Üstelik, bulduğumuz şeylerin yalnızca bilinç düzeyinde de bir karşılıkları yok gibi görünüyor. İmajların oluşturduğu bu yenidünya, bizi başka türlü bir gerçeklik algısı ile tanıştırarak bir “sanal gerçeklik” yaratıyor. Bu yeni gerçeklik anlayışının temeli, uzaktan uzağa yakınlık kurma anlayışına dayanıyor. Yeni gerçekliğin bu özelliği, insanın en eski korkusu olan “bilinmeyene karşı duyduğu korkunun” dozunu hafifletiyor.

Yeniçağda teknoloji kanalıyla etrafa yayılan görüntüler, “kurgulanan yeni gerçekliğin imgesi” olarak geniş bir olanaklar zincirine işaret ediyor ve insanlığın ütopya arayışına dair yeni bir seçeneğin de temsilciliği görevini üstleniyor. Bu öyle bir ütopya ki, adeta yeni bir ülke vaadini andırıyor. Belirsiz olan, onun içinde kendine yaşam alanı bulamıyor ve insan, bu ütopyanın içinde kendini daha rahat hissediyor, hiçbir şeyden korkmuyor. Bu öyle bir ütopya ki, insanı incitebilme olasılığı olan ne varsa bu alanın dışında kalıyor. Bu ülkede, insanın elini kolunu bağlayan sınırların ve kuralların esamesi okunmuyor.

Yine de, bilinmeyenlerle örülü bir dünyaya tutunmaya çalışan insanoğlunun bilinmeyenin tehditkâr tavrına karşı bir tavır olarak teknolojiye nasıl sığındığını ve teknolojinin ürettiği görme biçimleri ile kendi benliğini nasıl kurguladığını, bu kurgunun başkaları ile ilişkilerini nasıl belirlediğini, zamanla ve mekânla kurduğu ilişkiden dolayı yaşama biçtiği yeni anlamı, bu anlam uğruna “gözden çıkardıklarını” sorgulamak gerekiyor.

İmgenin Sihri

İmgeler, önce zihinde var olurlar. Tarih boyunca insanlar duygularını, düşüncelerini ve keşiflerini bir yüzey üzerine iletme çabasına girmişlerdir. Tarih öncesi dönemlerde, imgelerin insan eliyle üretilerek taş yüzeylere resmedildiği bilinmektedir.

Hayvan figürleri – Lascaux Mağarası

Yaklaşık 15 bin yıl önce, İspanya Altamira mağarası ya da Lascaux mağarasında bulunan hayvan resimleri büyü amacıyla kullanılıyordu. Gombrich’in savına göre, imgelerin insanları doğal ve gerçek güçlere karşı koruduğuna inanılıyordu. Yaklaşık 5000 yıl önce, Sümerler’in “iktogram” ve ”ideogram” adı verilen 2000 farklı imgeleri vardı. Demek ki, insanoğlu için kendini görsel mesajlarla ve imgelerle dışa vurmak her zaman önemli olmuştu. İmgeler önce mağara duvarlarına, ardından hayvan derilerine, balmumu tabletlere, taşlara, tahta parçalarına ve kâğıt yüzeylere yapılmıştı.

Freedberg, imgelerden korkulduğunu savunuyordu. Çünkü imgeler tıpkı gerçekmişcesine kabul görüyordu. Ona göre, “Bizans İmparatoru’nun imgesi, dolaştığı kent ve köylere aslında imparatorun kendisini götürüyordu. Yani, imparator imgesiyle orada var oluyordu. O imgeye zarar vermek, kuşkusuz ona karşı gelmekti. İmparatorun imgesinde onun düşüncesi (eidos) ve biçimi (morphe) vardı. İmgeye tapan, aynı zamanda imparatora da tapınıyordu”.

Görsel Kültür

Görsel kültür ve kültürel çalışmalar üzerine çalışan Stuart Hall ve Jessica Evans’ın 1999 yılında derlediği Görsel Kültür: Okur kitabının “Görsel kültür nedir?” adlı makalesinde, “bakma” ve “görme” kavramları arasındaki farklılıklar ve görsel kültür kavramları masaya yatırılmıştır. Hall ve Evans’a göre, “Görsel eğretilemelerle (metaforlar) dolu belli temalar, “bakma” ve “görme” süreçleriyle ilgili terminolojiler, kültürel çalışmaların ve medya çalışmalarının değişmeyen diyeti olarak nitelenmiştir. Bunlar seyreden toplum, gösterim, temsil politikaları, eril bakış, feminist bakış olanakları, ayna evresi, fetişizm ve röntgencilik, imgenin yeniden üretimi, ırkçı söylemin yansıması olarak “öteki” kavramının sınırlarını çizerler.

Grosz’un deyimi ile, “Görünenin zeminini ve ön koşullarını sağlayan dokunulabilir olan” olarak tanımlanmıştır. Öyleyse, “dokunulabilir olan”la kastedilen nedir? Görmek gözümüzle gerçekleştirdiğimiz, fiziksel bir etkinlikten ibaret değildir. Görmek, bakmakla bir bütündür. Çünkü Berger’in ifadesi ile “Yalnızca baktığımız şeyleri görürüz. Bakmak, bir seçme edimidir. Bu edimin sonucu olarak gördüğümüz her nesne -her zaman elimizle dokunabileceğimiz bir nesne anlamında olmasa da- ulaşabileceğimiz bir alana getirilmiş olur. İnsanın bir şeye dokunması demek, kendini o şeyle ilişkili bir duruma sokması demektir”.

Dokunma eylemini gerçekleştiren insan, bu eylemin gerçekleşebilmesi için başka bir insana (ötekine) ihtiyaç duyar. Karşımızda yabancı bir yüz vardır ve bu yüzün ardında, bize hiç tanıdık olmayan düşünce ve duygular durmaktadır. Bu yabancılık hissi o denli yakıcı bir gerçektir ki, insan bu ateşte yanmamak için bazen donmayı bile seçebilir. Her karşılaşma ve yakınlık olasılığı, aynı çağrışıma yol açar: Bilinmeyene izin vermek, tehlikeye de izin vermek demektir. Çünkü, bilinmeyenin ürkütücü karanlığı bizim ışığımıza da değebilir; kiri ve pası, nehirlerimizi kirletebilir. Bu panikten kurtulmak amacıyla karşılaştığımız diğer insanları ve başımıza gelen olayları tanımlamaya, onları bir çerçeveye oturtmaya çabalarız. Oysa Lacan’cı yaklaşıma göre, öznenin oluşum süreci için ötekinin varlığı zorunludur. Ayna evresi kuramında “ben”in ortaya çıkabilmesi, çocuğun kendini “öteki” olarak görebileceği bir “ayna evresi” ile mümkündür. Bu ilk öteki, “küçük öteki”dir ve zamanla, çocuğun başka küçük ötekileri algılamasına yardımcı olacaktır. Küçük öteki ile imgesel bir karşılaşma yaşayıp kendi benliğini kuran özne’nin “özne olabilmesi”, “büyük öteki” ile karşılaşmasına bağlıdır.

Modern dünyanın yaşam pratiğinde, her şey hızla değişmektedir. Bu döngü karşısında modern insan, ille de değişimin anlamını kavramaya ve onun amacına dair derinlemesine bir çözümlemeye girmeye gerek görmez. Ona göre asıl yapılması gereken, değişimin sarsıntılarını en az zararla atlatmaktır. Yani, modern insan “gerçekliğe” dokunmaktansa ondan kaçar, hatta onu yok sayar. Bu bakış açısı ise, önce “deneyim”i öldürür. Değişim rüzgârında savrulmamak için, gerçeklik kurban edilir. Deneyim olgusu ise, insanoğlunun yazgısında düzenle karmaşanın, mucizeyle felaketin bir bütün olduklarını kabul eder. Bu ön kabul, şu mantığa dayanır: Matematiğin dili ile eksi uçlar, artı uçların keşfine de kapı açarlar. Bu durumda, bizi ürküten şeyler kendimizi yeniden yapılandırmamız için bir mihenk taşı görevi de görebilirler. Ancak insanoğlu felaketin dönüştürücü gücünü seçmek yerine, onun katastrofik etkisine takılıp kalır. Bu nedenle de, ya kendisine karşı duyarlılığını yitirir ya da ona hiç ulaşamaz. Katastrofik etki, “kaos kuramına” benzer. Parametredeki küçük bir değişiklik, sistem davranışlarında ani ve büyük değişimlere neden olabilir. Katastrofik etki, var oluşumuzun temelinde durur. Yani, korkunun içeriği değişir ama bizimle yol arkadaşlığı hiç bitmez. Modern insan kendindeki bu korkuyu ve onun vereceği dersi kabul etmek yerine, korkusunun “dışsal” bir şeyden geldiğini var sayar. Bir anlamda, korkusunu “ötekileştirir” ve korkunun ağır yükünden kurtulduğunu düşünür.

Baudrillard’a göre, gerçeğin üst düzeyde bir yoğunluk kaybına uğraması, paradoksal bir şekilde üst düzeyde bir gerçek yani hipergerçeklik -sanal gerçeklik- arayışı ile sonuçlanmıştır. Hipergerçeklik, gerçek dünyadan oldukça farklı özellikler taşır. “Robins’in yaklaşımı ile sanal gerçeklik teknolojisinin bizi zaman ve mekân kısıtlamalarından kurtarma potansiyeli, durumunu aşmaya hasret insanoğluna en çok hitap eden yanıdır. Çünkü herhangi bir gerçek tehdit olmadan içinde bulunduğumuz durumun dışına çıkıp, farklı koşulları denemek isteriz. Tanrılar gibi olmak, irademizle biçimleri değiştirebilmek isteriz. Sanal gerçeklikte bunları yapmamız mümkün; kanatlarımızdaki bal mumunu eritmeden güneşe çıkabiliriz”. Bu arayışın kökeninde, insanoğlunun gerçek dünya ile arasındaki amansız mücadele vardır. Modern insan gerçek dünyadaki kapanlara takılmadan ilerlemek, hiç düşmeden yürümek, hiç ağlamadan gülmek, hiç kafası karışmadan düzene ulaşmak ister. Bunun için de, modern teknolojiyi ve onun ürettiği gerçeklik anlayışını kullanır. Teknoloji ve onun araçları, modern insanın yakınlık korkusunu bir nebze olsun hafifletir. Modern insan, gerçek dünyadan uzak durduğunda kendini daha güvende hisseder. Bu güvenin bedelini de, kendini kendinden ve dünyadan ayırarak öder. Artık, dünya avuçlarının arasındadır. Ancak, o adeta bir tecrit odasında yaşamaktadır.

Yeni gerçeklikte, teknolojik araçlarla her şey daha “görünür” hale gelmiştir. Her şeyin görünür olması, içinde bir büyük yanılgı barındırır. Naklen savaş görüntüleri, yağmalanan kentler, bombalanan okullar ve palas pandıras taşınan cesetlerin ekrandaki görüntüleri, onları seyrederken bizi bu yanılgının bir parçası yapar.

Fotoğraf: Sertaç Kayar / Reuters

Dünyada olup biten her şeyden haberdar olurken, onların açık etkisine maruz kalmamışızdır. Nasılsa, acı ve ölüm bizim kasabamıza uğramamıştır; gördüklerimiz başkalarının acıları ve ölümleridir. Biz, onlara uzaktan bakarız. Yakınlık yoksa, tehlike ve endişe de yoktur. Her nasılsa, bu sırada bir şeyi gözden kaçırırız. Gördüklerimizden uzak durabiliriz, ama onların görgü tanıklığından kaçamayız. Ekrandaki fotoğrafların bize sunduğu görüntüler uzaklarda bir yerlerde yaşanan “an”ların dondurulmuş kayıtları olarak, vicdan ve merhamet duygumuzla aramıza gerçek ve sanal arasındaki gibi bir duvar örerler. Duvarın bir yakasındakiler, öte yakadakileri göremezler. Şiddet görüntülerinin sıklığı, bir süre sonra şiddeti kanıksamamızı sağlarlar ve varolan duyarlılıklarımızı aşındırırlar. Ekran deneyimi, bizim olaylar karşısında sorumluluk hissetme bilincimizi elimizden almıştır. Zaten, bu yetinin gelişebileceği tek yer de gerçek dünyadır. Gerçek dünya, avuçlarımıza sığdıramayacağımız kadar geniş ve yüksek bir yerdir. Orada, “ben” ve “öteki” karşılaşırlar ve kendilerini de, birbirlerini de dönüştürürler. Bu olanağın eyleme dönüşebilmesi, ancak gerçek dünyada her şeyin kontrol edilemeyeceği ön kabulü ile mümkündür. Aksine, sanal dünya her şeyi düzene koyma iddiasında görsel bir dünyadır. Bu görsel ve sanal dünyanın elektronik ağı sınır tanımayarak yayılmakta, bu yayılım sırasında bizi parçalanmış özneler haline getirmektedir. “Zizek’e göre, önce “nesnel gerçeklik” içindeki “canlı” ve “yapay” ayrımı ortadan kalkar; sonra “nesnel gerçeklik” le onun büründüğü görünüş arasındaki ayrım bulanıklaşır. Son olarak da, bunları algılayan benliğin kimliği darmadağın olur. Bu parçalanmanın vardığı yerde, basit bir soru kılık değiştirerek yeniden sahneye çıkar: Ben Kimim? Bu soru, yaşam ve ölüm arasındaki sınır çizgisine dikkat çeker ve bizden, hangisinin tarafında olduğumuzun cevabını bulmamızı ister. Peki, sanal dünyanın parçalanmış özneleri için, nasıl sormalı bu soruyu? “Ben, bir insan mıyım?” ya da “Ben, bir makine miyim?” Sanal dünyada gerçekliğe yer olmadığı gibi, gerçek kimliklere de yer yoktur. Artık, her duruma uyum sağlayabilen takma kimlikler söz konusudur. Öznenin merkezi flulaşmıştır. Bu flulaşmadan dolayı, öz kimlik ve maske birbirinden ayırt edilemez olmuştur. Hatta, Zizek, “Simgesel maskenin, gizlediğinden daha gerçek bile olabileceğini” iddia eder. Burada kimse kimseyle gerçek dünyadaki biçimiyle yüz yüze gelmediğinden, herkes kimliğinin en baskıladığı yanlarını fütursuzca sergileyebilir ve parçalanmış haliyle özne, her türlü etkiye açıktır.

“Şimdi ve burada” yaşanılan gerçeklikten farklı olarak, böyle bir dünyada her yere ulaşabiliriz, istediğimiz her insanın yüzünü giyinebiliriz. Sanal dünyada her şey mümkündür ve kusursuzdur. Bizde bu yalıtılmış dünyanın mükemmel bireyleriyizdir. Oysa yaşadığımız şeyin adı, “hiçlik deneyimi”dir. Bu arzunun kökleri, sınırları ve kuralları başından beri aşmaya çalışan insanoğlunun var olma serüvenine dayanır. Sanal dünya ve onun unsurları, bu dip isteğimizi doyurur ve bizi kendi tarafına çeker.

En başından beri belirsizliklerle başa çıkabilmek için didinen insanın karşısına, eskisinden daha büyük belirsizlikler çıkmıştır. Öznenin yaşadığı merkez kayması, “içerisi” ve “dışarısı” arasındaki sınır çizgisini sisler altında bırakmıştır. Sınır çizgisinin bulanıklaştığı kentler etrafımızı çevrelerken, bizleri “kent kültürü” adı verilen yeni bir yaşam pratiğiyle buluşturmuştur. Kent yaşamında çeşitli mekânlarda bir arada olabiliriz. Kalabalığa karışarak “ait olma” duygumuzu perçinleyebiliriz. Sanal dünyada, bilinmeyenin nefes alışına olanak tanıyan “kent kültürü” de ölüdür. Böyle bir dünyada, yaşamla bağı kopan flaneur nasıl var olacaktır? Yeniçağ, “çok merkezli” kentler çağıdır ve kente ait olan, kentte gezerken keşfeden flaneurun artık gidecek yeri kalmamıştır. Kent kültürünün içinde gezen ve keşfeden flaneur, yaratıcılığını gerçek deneyimin uzağında nasıl ve ne ile besleyecektir? Yaratıcılık yoksa, sanal dünyanın insanlarının tüm üretimlerinin birbirine benzemesi kaçınılmazdır. “Baudrillard’ın ifadesi ile sanat ya da iletişim araçları bağlamında çoğunlukla bakmamız istenen şeyler, kendilerine bakılması istenen şeyler değildir. Görülmek, görsel alanda yutulmak ve hiçbir iz bırakmadan ortadan kaybolmak isteyen şeylerdir”. Ancak, deneyimden beslenmeyen hiçbir şey gerçek anlamda iz bırakamaz.

Sonuç Niyetine

Deneyim, var oluş yolculuğunun bütünüyle kabulünü içerir. Uçurumlar ve yol kazaları, bu yolculuğa dahildir. Modern dünya ise, felaketi de bağrına basan kader anlayışını reddeder. Yeni kozmik hayatlarımızı kader yönetmemektedir. Başka bir deyişle, sanal dünyada “Kaderin Tanrısı” yaşamamaktadır. Toplumların var oluş yolculuğu da, insanlarınkine benzer. Bir toplum, onu oluşturan bütün insanlardan ve onların temsil ettikleri kültürlerden oluşur. Buna rağmen, insanlar yolculuk sırasında ve onun doğasındaki sırdan ötürü yaşadıkları korkuya benzer bir korkuyu “öteki” ile karşılaşma anlarında hissederler. Levinas, bu karşılaşmayı insanın “ötekinin ölümlülüğü” aracılığı ile “kendi ölümünü hatırlaması” zinciri ile açıklar.

Modern insan, ona gerçekliği, gerçekliğin bilinemez ve kontrol edilemez halini hatırlatan her şeyden kaçma eğilimindedir. Dışarıdaki dünyanın karmaşasından kurtulmak için, teknoloji ve onun araçları biçilmiş kaftandır. Yeniçağ insanı hem yapay gerçekliğin üreticisidir, hem de onun kurbanı olmuştur. “Bizi gerçeklikten kesin bir biçimde ayıran bu algılanması olanaksız şeffaflığı, Baudrillard bir sineğin pencere camına çarpması ve çarpınca, kendisini dış dünyadan ayıran şeyin ne olduğunu bilememesi kadar akla sığmayacak bir şey olarak tanımlar”.

Sanal gerçekliğin yeni kurgusuyla kendini avutan ya da Freud’un anlatımıyla uyuşturan insanın amacı, gerçek deneyim alanından ve onun “yaralayabilme” olasılığından olabildiğince uzaklaşmaktır. Freud’a göre bu uyuşukluk, “gerçekliğin hayali olarak eritilmesi”ne yarar. Gerçekliğin eritildiği bu kurguda, güvenli kabuğumuzdan başımızı dışarıya çıkarmadan bizi sınırsız olanaklar beklemektedir.

Sanal dünyada her şeyden önemli olan ve tepede duran ağın kendisidir. Kimliğinden sıyrılmış ve bu yüzden de birbirine benzeyen insanlar, ağın bir parçası olarak var oluşun sancılarından da sıyrılmışlardır. Bir tek “öteki” tüm canlılığı ile oradadır ama onunla karşılaşmadan kaynaklanan doğal riskin alanı, artık daha dardır. “Sanallık, şeylere olan her başvuruyu gizlice ortadan kaldırır ve mutluluğa benzemesinin tek nedeni de budur. Her şeyi size verir, ama aynı zamanda da, kurnazca her şeyi sizden saklar. Özne, orada kusursuzca kendini gerçekleştirir ama kusursuzca kendini gerçekleştirirken, aynı zamanda da otomatik olarak nesneye dönüşür ve o noktada, Baudrillard’ın ortaya koyduğu biçimi ile bir panik başlar”. Başlarda sözünü ettiğimiz endişe şekil değiştirmiştir ama yok olmamıştır. Bizi gerçeği reddetmeye kadar götüren panik duygusu, endişe tekrar bizimledir. Üstelik, bu kez sesi daha da gürleşmiştir. “Kimsin sen?” Oysa, Baudrillard “Gerçek denilen şeyin, yanılsama içinde kaybolmayacağını savunur; bütünsel gerçeklik içinde kaybolan yanılsamadır. Kaldı ki gerçeğin yok edilmesini anlatan bu polisiye kitapta ne nedenler ne katiller saptanabilmiştir, ne de gerçeğin cesedi bulunabilmiştir”. Sanal görüntüleri gerçeğin yerine koyan insanoğlu, sanallığın ürettiği yeni ve bir o kadar da eskiden kalma endişeler karşısında ne tür yâdsıma yöntemleri kullanacaktır? Bunu henüz hiçbirimiz bilmiyoruz. Çünkü, bu sorunun cevabını tarih yazacak. Tarih, kendini de yeni baştan yazacak. Belki de, o yazının ilk cümlesi şöyle başlayacak: Deneyim her şeydir! 

 

 

Paylaş
Önceki İçerikSeslenmek: Öykülere Şiirden Varana
Sonraki İçerik‘Kozadan Karadeliğe’ Üzerine Dilek Değerli İle Söyleşi
Avatar
1974 yılında, İstanbul’da doğdu. Mimar Sinan Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi’nde Arkeoloji ve Sanat Tarihi, Yeditepe Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi’nde Felsefe eğitimi gördü. Ardından, Yeditepe Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo-Televizyon ve Sinema bölümünde yüksek lisans yaptı. TRT spikerlerinden ve tiyatro sanatçılarından spikerlik eğitimi aldı. Yüksek Lisans eğitimi sırasında, “İnsan Ticareti; Küresel Güvenlik ve Uluslararası Göç” konusunda çalışmaya başladı. Bu konudaki konferansları ve akademik çalışmaları halen devam ediyor. Üniversite yıllarından başlayarak, sanat akademilerinde sanat tarihi dersleri, felsefe ve sinemanın iç içe geçtiği dersler; kurumlarda psikoloji temelli kişisel gelişim dersleri verdi. Bu dersleri vermeye halen devam ediyor. Tüm bu konulardaki çalışmalarını yazılı metin haline de getirmeyi ve insanlarla paylaşmayı amaçlıyor. İstanbul’da ailesi ile birlikte yaşayan yazar, yeni öykü kitabı üzerinde çalışıyor. Aynı zamanda, akademik danışman olarak kişilere çeviri desteği veriyor. Bir yandan da şiir, senaryo ve araştırma yazıları yazıyor.