Header Reklam
Ana Sayfa Öne Çıkan Yazılar Erk’in Çıkmazlarında “Hamdüsena Sokağı Kadınları”

Erk’in Çıkmazlarında “Hamdüsena Sokağı Kadınları”

Yazar Gönül Çatalcalı ile Ayşe Yazar Söyleşisi

Gönül Çatalcalı, hurafelerin, ataerkil aile yapısının etkin olduğu, hiç ölmeyen ölülerin, bir türbe gibi devamlı ziyaret edilen bir evin bulunduğu sokaktan Türkiye’nin yakın zamanlarının panoraması sayılabilecek bir romanla “şaşkın bir mehteran”dan, kitaplığındaki Virginia Woolf’a göz kırpacak kadar evrilen karakterlerle çıkıyor bu kez karşımıza. Sevgili Gönül Çatalcalı ile bu evrilme üzerine konuştuk.

 

2018’de Eşiktekiler adlı romanınızla Karşıyaka Belediyesi’nin Roman Ödülü’ne layık görüldünüz. Ödül almanın bir yazarda nasıl duygular yarattığını açıklayabilir misiniz? 

Bir yapıt sizden çıktığında artık yapacak bir şeyiniz, kitap üzerinde kalem oynatacak gücünüz yoktur, eliniz kolunuz, bağlanmıştır, kitap eksiğiyle kusuruyla ortadadır, tek bir sözcüğünü değiştiremeyeceğiniz bir yerdedir. Dipsiz bir kuyuya taş atmışsınızdır ve kuyudan gelecek çarpma sesindedir kulağınız. İşte bu durumda bir yazarın en büyük ödülü okur geri dönüşleridir. Eşiktekiler, 2017’de İzmir TÜYAP’ta okurla buluştuktan sonra gerek sosyal medyadan gerekse iletilerden pek çok ses geldi. Okuma gruplarında okundu, oralardaki etkisini gözlemledim, yaşadım. Sesim okura ulaşmıştı. Yayınevimin benim iznimi alarak katıldığı yarışmada, 2018’de aldığım bu ödül ise kitabın, jüri üyeleri olan değerli yazarlar katında da olur aldığının bir belgesiydi. Bir yandan tarifsiz bir onur, öte yandan sırtıma vurulan ağır bir yüktü bu ödül. Bir sonraki romanımın önünde yükselen çıtaydı ve ayrı bir sorumluluk getiriyordu bana.

Gelelim son romanınız Hamdüsena Sokağı Kadınları’na. Roman, şiirsel metinler olarak adlandırabileceğim bölümlerle birbirinden ayrılmış. Bu metinler, çağrışım zenginliği de yaratıyor kitapta. Bu metinlerin ilkinde, “Parçaları tam tekmil göç mevcut mudur?” diye soruyorsunuz. Bu ifade bana yazmanın da bir göç olduğunu düşündürdü. Bu göç süreci nasıl geçti sizin açınızdan?

Şiirsel metinler, romanlarımda, bölüm geçişlerinde vazgeçemediğim unsurlar. Anlatıcı kimliğimden sıyrılarak şiire, metaforlara kaçış. Saptamanıza gelirsem, göç bir kaçıştır, bazen savaştan, bazen bir insandan, bir kentten, ülkeden, bazen de kendimizden… Giderken neleri götürür, neleri geride bırakırız? Hangisi ötekinden daha ağır basar? Bu soruları kendime sorarım zaman zaman. Hiçbirinde tek parça gitmediğimizi düşünürüm, hep bir yanımız eksik kalır, azalırız. Gönüllü de gitsek, sürgün de… Bir tür parçalanmadır bu. Buradan hareketle yazmak da bir göç olarak düşünülebilir böyle de bakılabilir olaya çünkü roman, oylumlu ve çok uzun soluklu bir çalışmadır. Kurduğunuz roman evrenine bir göçten söz etmek mümkündür ancak daha çok parçalanmadır. Bir romana başlamayı göze aldığımda bir parçalanmayı da göze almışım demektir. Günlük yaşamın gerekleriyle roman gerçeklikleri arasındaki bölünmeleri… Yazmakla yaşamak arasındaki ikilemler de denebilir buna. Aklınız ve yüreğiniz romanın mekânları, zamanları, duyguları arasında nefes alıp verir, orada başka acılar yaşar, başka hazlar peşinden koşarken, hayatın rutini, gerçekleri, zorunlulukları (kapı zili, bir telefon, gitmeniz gereken bir yer, yapmanız gereken alışverişler, ziyaret etmeniz gereken bir kişi) sizi o evrenden koparır; uzun ya da kısa süreli… Yeniden döndüğünüzde yaşadığınız yabancılaşma, kopukluk, bu sürecin en yaralayıcı zamanlarıdır. Hamdüsena Sokağı Kadınları’nı yazarken, az çok bildiğim, gözlemlediğim, araştırdığım bambaşka bir dünyaya, mekâna göç ettim, çocuk Aysel’le birlikte. Süreç? Hep orada kalamamak, günlük yaşamın gerektirdiği uzaklaşmaları yaşamak, yeniden dönmek, döndüğümde duygularımı bıraktığım yerde bulamamak, hep baştan başlamak, yeniden, ilk tümceden… Bir parçalanma… İşte süreç…

 

Kitabın adı ile hikâyesi kendi içinde bir ironi barındırıyor. Bundan önceki romanlarınıza baktığımızda tek sözcüklük adlar olduğunu görüyoruz. isimsiZ, Eşiktekiler… Bu farklılığın özel bir nedeni var mı?

Romana başladığımda Aysel’in yaşadığı bir sokaktan söz ediyordum, ilerledikçe bu sokağa bir ad bulma fikri doğru. Günlerce düşündüm, öyle bir ad olmalıydı ki başlarına gelen her olumsuzluğa tevekkülle katlananları, her koşulda tanrıya şükredenleri, dinsel ve toplumsal gelenekleri inatla sürdürenleri çağrıştırmalıydı bu ad. Evet biraz ironi, biraz da mizah barındırmalıydı içinde. (Dikkat edilirse, kitap ağır konusuna karşın Aysel’in anlatımında gizlenen mizah unsurlarını da taşır.) “Hamdüsena” adı böylelikle çıktı ortaya. Romana en başta bulduğum ve çok yakıştırdığım tek sözcüklük ad, yetersiz, sığ kaldı sonuna geldiğimde ve içeriği karşılamadı. Yayınevimin de yönlendirmesiyle bu sokağın adını romanın da adı olarak belirledim.

 

Cenin pozisyonundaki Aysel’den pençelerini çıkaran Aysel’e evrilmiş bir karakter var karşımızda. Evrilmek hep sancılı mıdır?

Bir durumdan başka bir duruma evrilmek için önce farkındalık gerekiyor. Bu farkındalığı sağlayacak ortamlar, durumlar da… Aysel zekâsıyla olduğu kadar sahip olduğu Kudret Dayısı ve onun bıraktığı kitaplar aracılığı ile başka bir dünyanın mümkün olabileceğini, kendisine ezber ettirilmeye çalışılanları kabul etmemesi gerektiğini çocuk yaşında anlıyor. Hangi yaşta olursa olsun, bir durumu gördükten, kavradıktan, sorgulamaya başladıktan sonra onu hiç görmemiş, fark etmemiş, sorgulamamış gibi yaşamak mümkün değildir. Durağanlık eteklerinizden çekerken kanatlarınız baş verir, etinizden parçalar kopararak çıkmaya başlarlar. Teninizle, bedeninizle, ruhunuzla oluşturursunuz o özgürlük kanatlarını; bedeller ödersiniz, yalnızlıklar yaşarsınız, belki hayal kırıklıklarına uğrarsınız ama sonuçta kendi özgür iradenizle seçtiğiniz bir hayatın içinde var olursunuz, iyisiyle kötüsüyle, doğrusuyla, yanlışıyla…

 

Romanda kaldırım taşlarını, sokağı, duvarları, ağaçları, mezarlığı konuşturan bir dünya yaratmışsınız. Günün atmosferinde çevremizdeki, bizim dışımızdaki unsurlar nasıl bir etkiye sahip?

Seçme olanağımızın olmadığı, ama içine doğduğumuz aile, sokak, mahalle, kent hatta ülke, kişiliğimizin belirlenmesinde, hayatımızın şekillenmesinde çoğu kez genlerimizden daha büyük rol oynarlar. Mekânlar, sokaklar, kaldırım taşları, ağaçlar, hayvanlar, kuşlar, saatler, hayatımızın sessiz tanıklarıdır. Bir romanda ilk kez kullanacağım birinci kişi, “ben” anlatımını ısrarla seçerken, yaşayacağım zorlukların farkındaydım. Her şeyi Aysel’in baktığı, gördüğü noktadan vererek, hem kurguyu hem romanın dokusunu onun bakış açısıyla oluştururken, sıradan bir hikâye anlatıcısına dönüşebilir, tekdüzelik tuzağına yakalanabilirdim. Bir açılım gerekliliği ile karşı karşıya kaldım. Deneysel edebiyatın kaygılarında gezindim, kurguda delikler açtım, başka sesleri de kattım romana. Duvarlar, guguklu saatin içindeki kuş, Hamdüsena Sokağı, kaldırım taşları, mezarlıklar konuşmaya başladılar bu deliklerden başlarını çıkararak. O sessizliğin içindeki iç seslerden, tanıklıklardan yararlanmak istedim. Dış dünyadaki insan gözlerinden çok daha çıkarsız, gözetlemeci olmayan bu unsurlara kişilik kazandırmaya çalıştım. Yazar olarak söz söyleme alanım Aysel’in düşünceleriyle kısıtlanmıştı, onlar benim yerime konuştular.

 

Roman karakterlerinizden Aysel, Koray, İskender bir yanda, Selma Hanım ve Salih öte yanda. Bu iki kuşağın aşka karşı tutumlarına baktığımızda aşkın yalnızca duygu işi olmadığını, tıpkı sizin işlediğiniz gibi katmanlı bir yapı olduğunu görüyoruz. Romandaki bu katmanları biraz açar mısınız?

İç dünyalar, dış dünyalar… Romandaki gizler, kişisel beklentiler, toplumsal eleştiriler ve aşk… Aşkın önüne konan engeller, ama bir türlü bitmeyen, bitirilemeyen duygular… Görülmemiş hesaplar…

Buz dağının tepesine bakarak o dağın hikâyesini yazmak mümkün müdür? En sıradan hayatlar bile, katmanlı bir yapıdır aslında. Herkesin kendi hikâyesini getirip bıraktığı, bilinmeyen, söylenmeyenlerle harmanlanmış bir yapı… Tıpkı arkeolojik kazı çalışmaları gibi katmanlarda gizlenmiş, üzerine toprak atılmış geçmiş kırıntılarını deşelediğinizde ortaya çıkan, hatta pek çoğu da çıkmayan bir yapı…

“Yıldızların yer değiştirişini görmek için onlarla birlikte dönmen gerek,” der Marcus Aurelius. Yoksa o ışık kümelerinin birbirinden farkı yoktur. Yıldızlarla birlikte dönmek ise yoğun bir sabır gerektirir. Aysel’le birlikte bir dünya kurarken, geçmişin katmanlarında gezindik, oradaki yıldızların nasıl ağır ağır yer değiştirdiğini izledik. Koray’ın yalnızca Koray, İskender’in yalnızca temiz yüzlü bir Anadolu çocuğu, Salih’inse yalnızca silik bir karakter olmadığını gördük. Aysel’in hikâyesinin içinde yer alan bütün hayatlar, kitabın katmanlarını oluşturdu.

 

Romanda pek çok gerçek kurum, kent ve tarihsel olaya değinmenize karşın Aysel’in yaşadığı kent bundan nasibini almamış. Neden böyle bir seçim yaptınız?

Romanlarımı bir kentin sınırları ile çerçevelemek, okuru o kentin sınırlarına hapsetmek istemiyorum. Bunun bazen kurmacaya zarar verdiğini, roman gerçekliğini zedelediğini düşünüyorum. Eşiktekiler’de de olaylar, adı belirsiz bir Ege kasabasında geçer. Herkes o haritadan kendine uygun bir kasaba resmi çıkarmış, o kasabanın sokaklarında gezinmiştir. Çoğu kişi kendi yaşadığı kasabadan izler bulmuş, kendi hikâyesini de romanın içine yerleştirmiştir. Bu romanda da Aysel’in yaşadığı yere ilişkin tek bilgi, denizi olan bir kent olmasıdır. Okur buradan yola çıkarak istediği bir kente yerleştirebilir zihninde Aysel’i, elbette kendisini de.

 

Aysel Gürel, Virginia Woolf, Güldünya gibi kadınlar yer yer roman kurgusunda yerini almış. Aysel’i, Kevser’i, Cevahir’i düşündüğümüzde kadınları edilgenlik ve etkenlik noktasında nasıl değerlendirirsiniz?

Erkek egemen bir toplumda, farklı kadın karakterlerin içinde bulundukları kıskaçları anlatmaya uğraştım. Tek yanlı olmamak adına, madalyonun tersiyle yetinmeyip hayat denen prizmanın çevresinde gezindim. Aysel Gürel ve Virginia Woolf, kendi çağlarının ilerisinde kadınlardır. Güldünya, töre cinayetlerinin simgesidir. Daha on bir yaşında dünyayı, hayatı ve sokağını sorgulamaya çalışan, teslimiyeti kabul etmeyen bir zekâdır Aysel. Kale gibi korunaklı o yapı içerisinde, sabırla ördüğü kozasında, özgürlük hayallerini ağır ağır dokuyup bütün aykırılıklarını, isyanlarını, susarak, yutkunarak besleyen asi bir ruh. Kitaptaki bir deyişle, Ortaçağ’a sıkışıp kalmış, sürü halinde yaşayan bir topluluk çorbasında kaynayıp gitmemek için direnen bir pirinç tanesi. Uysalbaşlı görünümünün altında demirden bir leblebi yani.

Kevser ve Cevahir, kendi cehaletleriyle yoğrulmuş, başka bir dünyanın mümkün olduğuna inanmayan, ait oldukları topluluğun kurallarıyla soluk alıp veren düzen kurbanı kadınlardır. Bir dayak azmettiricisi olan Cevahir, romanın perde arkasındaki kahramanlarından biridir. Yüzünü görmez, elindeki tespihi ve kışkırtıcı söylemleriyle tanırız onu. İçeriden dışarıya bakan bir gözdür Cevahir, kuşatılmış kadınların birbirlerinin özgürlüklerine koydukları ipotekten beslenen jandarmalık sisteminin temsilcisidir. Ümmü’nün iç acıtan hikâyesinin de başkahramanıdır. Ümmü ise, oyuncakları ellerinden alınarak gelinlik giydirilen satılık kızların; Büşra, bir nesne gibi görülen kız çocuklarının sessiz isyanlarının simgesidir.

 

Roman, sosyal çözümlemeler, kadın duyarlılıkları, töre eleştirisi, felsefi yaklaşımlar, siyasal tarih sorgulamaları, dozunda bir aşk tozu ile okuru duygusal anlamda bir ikilemde bırakıyor. Bu yönüyle realiteye yaklaşan bir tutum izlemişsiniz. İlmek ilmek işlenen kurgusuyla polisiye romanlara yaklaşan sağlam bir doku buldum. Kitapta özellikle dikkat ettiğiniz unsurlar neler oldu?

Yazmaya başladığımdan bu yana -ki öyküyle girdim edebiyata, insana, oradan hareketle onu biçimlendiren topluma tuttum büyütecimi ve hep görünenin ardını deşelemeye çalıştım. Kısa, minimal öykülerimde bile. Erkek egemen bir toplumda, son derece özgür gibi görünen kadınların da içinde bulundukları kıskaçları anlatmaya uğraştım. Ancak, erk’in çıkmazlarını, açmazlarını görmezden gelemezdim. Kulaklarına “sen erkeksin” diye üflenerek büyütülen bir kesimin sırtındaki yükleri düşünerek, erkeklerin gözünden de baktım bu dünyaya. Onların da seslerini duydum, duyurmak istedim.

Öykülerimde, romanlarımda ve Hamdüsena Sokağı Kadınları’nda yaşamın hakikatlerinden yola çıkıp kurgusal dünyalar oluşturmaya çalıştım, sözcüklerin gücüne inanan bir kişi olarak yaptım bunu, yapıyorum. Benim için dil işçiliği çok önemlidir. Yalnızca bir dönemi irdelemek, toplumsal gerçekleri anlatmak, hikâyedeki gizleri sona dek taşıyıp merak dozunu artırmak, yalnızca polisiye heyecan yaratmak değil amacım, hiç değil. Elimdeki mucizevi dil malzemesini en iyi biçimde kullanarak-elbette başarabildiğim oranda- bir edebiyat yapıtı ortaya koymak.

 

Romanda kahraman anlatıcının bakış açısını kullanan anlatıcılar, girift bir bütünlük oluşturmuş. Bu durum; zengin kullanılan deyimler, çeşitli sosyal sınıflar (dilenci), insan dışındaki canlılar (pasaklı kedi Şaziye), farklı cinsiyetler, inançlar konusunda derin bilgileri içeren dil sunuyor okura. Gönül Çatalcalı bu geniş yelpazeyi oluştururken, nelerden beslendi?

Öteki romanlarıma göre daha çok sayıda ve farklı sosyal sınıflardan gelen karakterler var bu kitapta. Öncelikle bir genç kızın kendine yepyeni bir hayat kurma çabaları ve bu bağlamda hayatına giren yepyeni kişiler, çok çeşitli kesimlerden insanlar, yaşadığı ilişkiler… Üniversite ortamı, ev arkadaşlığı ortamı, sosyal kulüpler, sivil toplum örgütleri derken evet epeyce kalabalık bir kadro oluştu. Romanlarda yalnızca yazarın işine yaradığı için orada olan, bunun dışında işlevi olmayan karakterlere karton karakterler diyoruz. Bundan hep kaçınırım, kahramanlarımı olabildiğince olayların içinde tutmaya, en önemsiz görüne karakterin bile kişilik özelliklerini olaylar içinde vermeye çalışırım. Onlar da gerek konuşmaları gerekse suskunluklarıyla varlıklarını pekiştirirler. Bu kitap aynı zamanda kahramanlar ve olaylar üzerinden gidilerek yapılmış bir sorgulamalar kitabıdır. Din olgusu, ataerkil aile düzeni, Aleviliğe bakış, namus, bekâret meselesi, cinsellik, evlilik kurumu, kadın erkek ilişkileri, kuşak farklılıkları gibi konularda, farklı karakterlerin yaşadıklarından yola çıkarak sorgulamalara kapı aralamaya çalıştım. Sorunuza gelirsem, en çok okumalarımdan besleniyorum, sonrasında gözlemlerimden, araştırmalarımdan.

 

Kitabı bitirirken roman kahramanlarıyla vedalaşmak bir okur olarak beni epeyce sarstı. Sizin kendi yarattığınız kişilerle vedanız nasıl oluyor?

Sarsılmış olmanıza sevindim. Roman dediğimiz tür bana göre, karakterlerin ayakta tuttuğu, yükselttiği ve bir anlamda kitabı ölümsüzleştirdiği bir metindir. Kendi okuduğum romanlarda karakterlerin beni sarsmasını, onları çok uzun süreler, hatta hiç unutmamayı dilerim ve bende iz bırakan romanları -ara ara- döner yeniden okurum. Örneğin, Vedat Türkali’nin yapıtları, başta Bir Gün Tek Başına olmak üzere bende böyle bir etki yaratır. Kenan ve Günsel ikilisi böyledir. İki ciltlik Güven romanında Necla ve Turgut ikilisi de. Romanların bitiminde kahramanlarla birlikte sarsılmanın ezici, iz bırakıcı, buruk bir tadı vardır.

Kendi açımdan, bir yazar olarak yaklaşık iki yıl birlikte yaşadığım karakterlerden ayrılmak elbette çok zor oluyor. Bu romanda ayrılış, nedense diğer kitaplarımdan daha da keskin bir “ortada kalma” sorunuydu, tek başına, yapayalnız kalakalma! Bitmişti, basılmıştı, benden kopmuştu. Bu kopuşun bende yarattığı duyguyu tek sözcükle ifade edecek olursam, BOŞLUK diyebilirim. Hem de kocaman. Öyle ki daha kitabın yorgunluklarını üzerimden atamadan, beni yeni bir romanın peşinden koşturacak kadar büyük bir boşluk!

 

Önceki İçerikTek Kanatlı Kuş
Sonraki İçerikHem Edebi Hem Oyunbaz Hem de Amerikalı!
Avatar
1977’de Kadirli’de doğdu. 1998’de Gazi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği Bölümü’nden mezun oldu. Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Türk Halk Edebiyatı Ana Bilim Dalı’nda yüksek lisans eğitimine devam ediyor. Varlık dergisi, Birgün gazetesi ve Aydınlık gazetesi kitap eklerinde, gazeteduvar.com’da çocuk ve gençlik edebiyatı üzerine yazılar yazdı. Sıfır Yayınları’ndan çıkan ‘’90’lar Proje Kitap‘’ta bir yazısı ile yer aldı. Minimal öykülerden oluşan yayımlanmamış bir dosyası bulunan yazar, çocuk kitapları ile ilgili yaratıcı okuma ve yazma atölyeleri yürütüyor. Eşi ve iki çocuğuyla İzmir’de yaşıyor.