“Mekan, eylemi çağırır, bu arada hayal gücü de eylemden önce çalışmaya koyulur. Otları biçer, tarlayı sürer.”[1]

“Halbuki geçmiş çayır çimen kokardı.”[2]

 

Kendisiyle tanışma yolculuğuna çıkan kadın, yirmi beş başlığın altında birleşen, ayrılan hayatlardan geçer; farklı ama aynı ‘kader’i anlatan Uğultular. Tüm bölümler birbirinin içinde uğuldamaya başlarken ve belki de bu uğultular henüz fark edilememişken, Gönül Kıvılcım derinlikli yer değiştirme kurgusuyla, masal gerçek geçişleriyle mekanlar-hayatlar yaratıyor. Yaşam, ölüm, kokular, bedenler, zamanlar, hafıza, hayal, gerçek, bireysel ve toplumsal tarih birbirine karışırken, kadın “Biz anne babalarımızın hayatını yaşamayacaktık. Neyi yaşadığımızı anlama çabasıyla geçecekti belki de ömrümüz.”[3] diyor. Neyi yaşadık? Ne yaşandı? Sorularla örülü ‘Kimim?’ yolculuğunda “mekan, peteklerinin binlerce gözünde, zamanı sıkıştırılmış olarak tutar.”[4] Uğultular mekanın-peteğin binlerce gözüne sıkmış zamanı-geçmişi süzüyor. Süzülen bal mı, zehir mi?

Roman eve sığamayanların, yuvarlanan taşların, kendine, bedenine, evine, yaşama yabancı olan ya da yabancı olmaya zorunlu bırakılan birinin/birilerinin geçidi, töreni, masalı, kaderi. Eve kaçmakla evden kaçmak arasına sıkışmış, var olmaları mümkün olmamış, engellenmiş insanlar kan bağından öte bir bağ ile yakınlaşıyor uzaklaşıyor birbirine. Hepsi dünyaya atılmış, dünyadan atılmış. Kendini bulmak için bilmediği bir yere doğru hareket eden kadının karşısına, eve sığamayan, evden atılan, evsiz bırakılan, yuvarlanan taşlar çıkıyor. Kader mi bu? “Eski kavimler zamanı gelince, ama erken ama geç, ana vatanlarını terk ederlermiş. Ben de aradığım kelimeleri bulabilmek için, hemen değilse de zamanı gelince, doğduğum şehirden ayrılacaktım.”[5] Uğultular bunun kader olmadığını, ama erken ama geç, gerçeği, ilk kabuğu bulmayı anlatıyor.

İlk kabuğu bulmanın yolculuğunda sınır genişliyor, mekanlar çoğalıyor, derinleşiyor. İstanbul, Antakya, doğduğu ev, büyüdüğü ev, evlenip gittiği ev, terk ettiği ev, memleket, arkadaşın evi, sevgilinin evi, yıkılan evler-mahalleler, Tarlabaşı, Silvan, sevgilisinin ailesinin evi, ölen sevgilinin evi, kızların tutulduğu ev, oteller, ceza odaları, Soğukoluk, tüneller, dehlizler, mağaralar, orman, arı kovanı, mezar, tabut… Bir ikamet anlatısında dolaşırken, bedeninde ve yaşamda tutsak kalanların yazılı olan ve olmayan, resmi ya da gayri resmi tarihleri oluşuyor. İnsanlar Suç İşliyor Evler Cezalandırılıyor Taş Bedenler Kurban. Gönül Kıvılcım, ülke sosyolojisi ve tarihi açısından var olan iki süreci (Tarlabaşı-kentsel dönüşüm, Soğukoluk-Güzelyayla,) sosyolojik ve tarihsel ‘gerçeklik’ bağlamından kopmadan, masalsı, şiirsel, ürkütücü, sert, düş, kabus arasında bir yerden anlatıyor, betimlemeler görünmeye başlıyor sanki. Kadın bu iki sürecin yaşayanı; hatta bu süreçlerden biri kadının kaderi, geçmişi. Onun izini sürmeye, varlığını bulmaya çalışıyor. “Benim hayatımda henüz adını çıkaramadığım birinin izi var… Onu bulduğumda imkansız olan gerçekleşecek, ben değişeceğim sanki.”[6] Ihlamur, defne, çam kokularıyla çocukluğa, aileye, geçmişe, doğulan eve varılıyor. “Doğduğumuz ev, bir ana bina olmaktan çok, bir ana hülya…”[7] Belki de bir kabusun başladığı ilk yere dönüşüyor. Kadın, ücra, hayallerin ve hayaletlerin görüldüğü, hülyalar ile sıkıntıların bir arada olduğu bu yerde yalnız, bazen de sislerin arasında kaybolup belirenlerle birlikte birinin izini arıyor, hatırlamaya çalışıyor. Kendi sırrımızı cevaplayana kadar kim bekler bizi? Balın üstündeki sırrı almak, mühürlü bal ile…

Uğultular, beş erkek (Hazar, Halit, Baba, Hüseyin Dede, Sinan) ile bir/çok kadının (Delibozuk, Dolunay, Babaanne, Anne, Nilüfer, Kader, Melek) acı ile unutuşun kavgasında sevgisiz kalışı. Gerçekten sevilmeyi talep edip hayal kırıklığıyla kapatılan kalpler. Bir günlüğüne mutlu olmak için sevmek, sevilmek isteyenler. Sevmeyi bilmeyenler, başkalarını, ama en çok da kendini yaralayanlar. Marazi sevgi ihtiyacını anlamak, anlayamamak. Sevgisizlik duvarından az öteye geçmeyi, kurtarılmayı beklemek. “Bir yılanı bile sevebilen, öte yandan kendisi için zerre kadar sevgi beslemeyen bu adam kimdi?”[8] diye soranlar. Sevgisiz aileler. Çocukluk, hafızada kalan ile gerçekte olan arasındaki yer, sevgisizliğin ilk hissedilişi: “Annem bana dokunmuyor.”[9] “Baba. İki heceli bir imkansızlık.”[10] Sevgisizlikten geriye kalan, sevgisiz kalan belleğimizde kaybolmuyor, evler yıkılıyor, mekanlar değişip dönüşüyor, ama orada yaşananlar öylece kalıyor, öncekinin sesi duyuluyor. Geçmiş. “Derinlerde bir yerde suyun üstünde durmak için çırpınan.[11] Uğultular “Kaderin hikayesini taşın üstünde yeniden başlatacak kelimeyi arıyor.”[12]Harfi harfe, kelimeyi kelimeye ulayarak.”[13]

 

 

[1]Bachelard Gaston, Mekanın Poetikası, Çev.:Alp Tümertekin, İthaki Yayınları, 2014, s.42.

[2] Kıvılcım Gönül, Uğultular, İletişimim Yayınları, 2017, s.12.

[3] A.g.e., s.20.

[4] Bachelard Gaston, Mekanın Poetikası, Çev.: Alp Timertekin, İthaki Yayınları, 2014, s.39.

[5] A.g.e., s.16.

[6] A.g.e., s.104.

[7] Bachelard Gaston, Mekanın Poetikası, Çev.:Alp Tümertekin, İthaki Yayınları, 2014, s.46.

[8] A.g.e., s.90.

[9] A.g.e., s.195.

[10] A.g.e., s.204.

[11] Kıvılcım Gönül, Uğultular, İletişim Yayınları, 2017, s.79

[12] A.g.e., s.14.

[13] A.g.e., s.219.

Paylaş
Önceki İçerikÖlmek ve gitmek arasında “Düşerken”
Sonraki İçerikKanlı Topraklar
Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü Dramatik Yazarlık Ana Sanat Dalı mezunu. Yüksek lisans sürecinde tiyatro ve felsefe üzerine çalıştı; Antik Yunan tragedyaları ve felsefesi. Özel ve kurumsal tiyatrolarda dramaturg olarak çalışmalarını sürdürüyor. 2009 yılında Antalya Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümünde başlayan eğitmenlik süreci devam ediyor. Çocuklarla ve yetişkinlerle yazarlık atölyeleri yapıyor. Öykü ve oyun metinleri yazıyor. Antalya'da dört yıldır varlığını sürdürmeye çalışan Yersiz Yurtsuz Tiyatro'da yazdığı oyunları sahneliyor.