Bunaltı, çağımızın hastalığı… Çağımızı saran, birey ve toplum arasına uçurumlar sokan bu akım, edebiyatta şiiri tematik alanda etkilediği gibi öyküyü de birebir hedefi haline getirmektedir. 50 kuşağı öykücülerinden Demir Özlü, Leyla Erbil, Ferit Edgü, Orhan Duru, Adnan Özyalçıner yalnızca bu felsefenin tema ve kavramlarına bağlı kalmayıp felsefe üzerine de birçok yazılar yazmışlardır.

Şiirde ise; Birinci Yeni kuşağının öncülerinden Orhan Veli’nin hayata karşı umarsız ve alaycı tutumu şiiri hem şekil hem de içerik olarak etkilemiştir. “Ne atom bombası/Ne Londra Konferansı/Bir elinde cımbız/Bir elinde ayna/Umurunda mı dünya!” Nitekim İkinci Yeni’de de iç konuşmaların ağır bastığı, öznenin kırılarak kimliksizleştiği, sıkıntılı, boğuk, zaman zaman başkaldıran, mekânsız ve zamansız bir hayatın içinde eriyip ufalanan, yaşadığı dünyaya yabancı bireyleri konu edinen şiirlere rastlarız. Edip Cansever’in “Umutsuzlar Parkı” şiirinde, “Çıkacaksanız çıkın, daha karar vermediniz mi?/ Baktıkça bakıyorsunuz kendinize / Yetişir, bu da hiç konuşmayan adam yapıyor sizi/Körükler, dev kapılar, balık solungaçları gibi /Emiyor sizi yalnızlık” dizelerinden de anlaşılacağı gibi; şiir, yaşadığı toplumdan, onun gelenek ve kalıp kurallarından bıkmış, inancını yitirmiş, kendi kabuğuna çekilerek ne yapacağını bilemeyen, şaşkın bireylerle çıkıyor karşımıza.

Öykücülerimizden Ferit Edgü, varoluşçuluğun edebiyata sızmasında alışagelen düzenden bıkış, yeniyi çağırma, yaşadığımız dünyayı sorgulayarak inanç sistemimizi kendimiz yaratma gibi isteklerin de etkili olduğunu belirtmiştir bir makalesinde. Sait Faik, “Alemdağ’da Var Bir Yılan” adlı eseriyle edebiyata yeni bir soluk getirmiştir. Öykülerinde bireyin dış dünyaya yabancılaşarak iç konuşmalar yapması, kendisine hayali bir Panco karakteri yaratarak anlaşılamama duygusuyla o hayali karaktere sığınması, cinsel tercihinden dolayı bastırdığı duygularını öykü kahramanlarına serpiştirmesi, bütün bu öyküleri yazarken tek başına toplumla mücadele etmesi, felsefenin edebiyatı, kalemi nasıl etkilediği hususunda ipuçları verir.

1950’li yıllarda II. Dünya Savaşı’nın etkilerini taşıyan bireyin politik ve sosyal yaşantıda umduğunu bulamaması,1960 ve 1980 darbeleri sonrası yaşadığı topluma iyice küsen ve yalnızlığa itilen bireyin kendini ifade edememesi, diğer taraftan ruh enkazlarında yaşadığı travmaları Oğuz Atay’ın Olric’iyle, Sait Faik’in Panco’suyla, Didem Madak’ın Bayım’ıyla, Nilgün Marmara’nın, Tezer Özlü’nün özünü yitiren bireyin karadeliğin içinde yok oluşuna seyirci kalan arenanın tek dayanağı yazmaktır. Yazarken de Dostoyevski’nin, “Tanrı yoksa her şey mubahtır”, Nietzsche’nin, “Benim için Tanrı öldü” tabirlerinden yola çıkılarak inanç değerlerini hepten yıkıp yeni bir varoluş inşa etme, bireyin kendini yeniden var etme çabası içine girme endişesi doğmuştur. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Abdullah Efendi’nin Rüyaları” öyküsünde bir güne sığdırılan ve boşlukta yüzen, kendi kendine yetemeyerek gerçeği hayalle karıştırıp gündelik yaşama ayak uyduramayan, bilinçaltı komasına uğrayan, labirentin içinde kaybolup yolunu bulamayan kısacası, varoluş sorunu yaşayan bir birey örneği görürüz.

Hep bir eksiklik… Boşlukta gezinme hali… Kişisel arayışların genellikle hüsranla sonuçlandığı, kimliksiz bireylerin yaşadıkları travmaların edebi eserlerimize konu edilmesi söz konusudur. (Demir Özlü / Bunaltı, Ferit Edgü / Kaçkınlar, Bozgun vd.) Bu süreç halen devam etmektedir.

Günümüzde de teknolojinin insanı yalnızlaştırması, ilişkilerin pamuk ipliğine dayalı olması, bireyi tüketmenin de eşyayı tüketmek kadar doğal bir süreç olarak karşılanması durumu katmerlenmiştir. Kendi tercihinin sonucu olarak dünyaya gelmeyen ve dünyaya geldiği için yaşama yükümlüğünü sırtlanan insan, oldukça zorlu bir süreçten geçmektedir.

Yazmak, felsefenin var oluş sorununu en derinliklerine kadar işleyerek insan hayatında mühim bir sorumluluk üstlenip bireyle toplum arasında bir bağ kuruyor, anlaşılamamanın verdiği gerginliği terapi tekniğiyle dengelemeye uğraşıyor. O esnada Felsefe devreye girerek hayatın her alanında yer aldığı gibi edebiyatla birlikte kardeşçe ele ele yürüyüp bireyin sorunlarına az da olsa ışık tutmaya çalışıyor.

 

KAYNAKÇA:

1.CANSEVER, Edip. (1959) “Umutsuzlar Parkında Bir Umut İle Konuşma”

2.KANIK, Orhan Veli. (1953) “Kitabe-i Sengie Mezar” – Toplu Şiirleri

3.EDGÜ, Ferit. (1976) Milliyet Sanat

4.TANPINAR, Ahmet Hamdi. (1943) “Abdullah Efendi’nin Rüyaları”

5.KURT, Mustafa. “Varoluşçuluğun Türk Edebiyatına Girişi ve Etkileri”

 

 

Paylaş
Önceki İçerikRuhu Olan Bir Kitap: Doktor Jivago
Sonraki İçerikPlaton’un Mağarası
26.05.1986 tarihinde Elbistan’da doğdu. 2007’de İnönü Üniversitesi Türkçe Öğretmenliği Bölümü’nü bitirdi. Hatay’da Türkçe öğretmenliği yapıyor. Kısa öykü, şiir ve inceleme yazısı alanında çalışmaları var. Oggito, Edebiyat Haber, Mevzu Edebiyat, Bireylikler, Eliz Edebiyat, Şarki Edebiyat Dergisi, Şiiri Özlüyorum, Papirüs, Lacivert, Yaşam Sanat, Mevzu Edebiyat, Çinikitap Dergisi, Amanos, Sarmalçevrim, Aratos, Tmolos, Serçeşme, Yalnız Sanat, Berceste, Kirpi Edebiyat, Orontes gibi edebiyat dergilerinde şiirleri ve öyküleri yayımlanmıştır. Kasım 2015’te Laciverti Kanayan Deniz adlı ilk romanı Kanyon Yayınları tarafından basılmaya değer görüldü ve yayımlandı. Kasım 2018’de Sonçağ Yayınları’ndan çıkan "Mor Çığlık" adlı öykü kitabının derlemesini yaptı. Öykü atölyesindeki kursiyerlerinin öykülerini kitaplaştırdı. 2018 Nilüfer Belediyesi Sevgi Soysal’ın anısına düzenlenen öykü yarışmasında mansiyon ödülüne layık görüldü.