Yetgül Karaçelik’in Görsel Kültür ve Fotoğrafın İzinde Instagram adlı çalışması geçtiğimiz günlerde Notabene etiketiyle raflarda yerini aldı. Kitap, fotoğrafın tarih sahnesine çıkışını, kitle iletişim araçlarında temel anlatım öğesi olarak yer buluşunu ve sosyal ağlarda özellikle de Instagramda nasıl bir performansa dönüştüğünü ayrıntılarıyla anlatmakta. Görmek eylemi kadar görünür olmanın da arayışı içinde olan bireyin tüketim kültüründeki rolünü de sorgulayan Instagram kitabı sosyal medya alanında çalışma yapan araştırmacılar için adeta bir başucu kitabı niteliğinde. Sosyal medyanın getirdiği yeni olanakların yanı sıra ekonomi-politik yaklaşımdan da izler taşıyan kitapta, Karaçelik sosyal ağlarla birlikte tartışılan kimlik temsili, gözetim, teşhir, mahremiyet, şöhret kültürü vb. kavramlara da değiniyor. Instagram örneği üzerinden makro ve mikro şöhret sınıflandırmasında yer alabilecek örneklerin fotoğraf paylaşımlarını analiz eden yazar, okuyucuya paylaşımlar üzerinden Instagramı yeniden düşünme, tartışma zemini de sunmakta.

Yeni iletişim teknolojilerinin gelişmesi ile birlikte özellikle internet ve sosyal medya farklı çıkar grupları tarafından kullanılmakta. Emek eksenli toplumsal hareketlerden çevre, kimlik, cinsiyet vb. sorunları merkezine alan yeni toplumsal hareketlere; özel sektörden devletlere; bunlara ek olarak sivil toplum kuruluşlarına kadar birçok alanda bu yeni iletişim teknolojilerinin kullanımı yaygın olarak görülmekte. Farklı çıkar grupları ya da bireyler elde ettikleri bilgiyi hem iyi yönde hem de kötü yönde kullanabilirler. Sosyal ağların özgürleştirici, eşitleyici ve ekonomik kazanç sağlamaya elverişli yapısı kadar, aynı zamanda siyasi ve askeri amaçlar doğrultusunda olumsuz anlamda kullanımı da mümkün.

Sosyal ağlar, görünürlük mülkiyetini seçkinlerden alıp, halka götüren “eşitleyici” bir rol üstlenirken, aynı zamanda “teşhir” ve “mahremiyet” kavramlarını da gündemimize taşıyor. Bireyler gözetlendiklerini bildikleri halde hayatlarının her anını yansıtan fotoğraflar ve kişisel bilgilerle sosyal ağlarda kendilerini “teşhir etmekten”, başkaları tarafından izlenir ve takip edilebilir olmaktan da vazgeçmemekte. Bu noktada “gözetim” kavramına derinlikli olarak açan yazar, herkesin sosyal medya aracılığıyla gözetimin hem nesnesi hem de öznesi haline geldiğini vurgulamakta.

Özellikle son dönemlerde “gözetim” kavramı akademik çalışmalarda sıklıkla yer almakla birlikte, bu kitapta sosyal ağların baskı ve denetim aracı olarak işlevine vurgu yapılmakta. Gözetim toplumu kuramcıları otoriter ve baskıcı bir bakış açısına odaklanarak bilgiyi toplumsal denetimin ve eşitsizliklerin kaynağı olarak ele alırlar. Bu görüşe göre, Facebook, Twitter, Instagram gibi sosyal ağlarda kullanıcılar kişisel bilgilerini, beğenilerini, zevklerini ve düşüncelerini paylaşarak iktidarlara veri kaynağı oluşturmaktadır. İktidarlar, ellerinde topladıkları bu veriler sayesinde birey ve toplum üzerinde gözetim ve denetimi kolaylıkla gerçekleştirebilirler. Bu bilgiler bizzat kullanıcılar tarafından gönüllüce paylaşılmaktadır. Kullanıcılar, bu bilgilere iktidar mekanizmalarının ulaşabileceğini bilerek ve kabullenerek sosyal ağları kullanırlar. Üstelik sosyal ağların aktif kullanımı insanların yaşam tarzları ve alışkanlıklarının bir parçası haline gelmiştir. Mobil telefonlar, radyo, televizyon ve bilgisayar yaşamımızın vazgeçilmez öğeleridir artık. Bu araçların kullanımı ve bu araçlardan elde edilen bilgiler bütünüyle iktidarın hizmetine sunulmuştur. İktidarlar bu araçlar sayesinde elde ettikleri bilgilerle denetim sağlamaya çalışırlar. Aynı zamanda günümüz insanı “sayısal bedenler” olarak adlandırılmaktadır. Cep telefonu numaraları, IP numaraları, 11 hanelik vatandaşlık numaraları, ikametgâh bilgileri, sağlık karneleri sayesinde insanlar birer sayısal veriye dönüştürülmüştür. İktidarın arzuladığı izlendiğini, görüntü ve kimlik bilgilerinin kayıt altında olduğunu bilen, uyumlu, rıza gösteren bireyler toplamını yakalamaktır. Son dönemde yapılan akademik çalışmalar, sosyal medya üzerinden gözetim stratejilerinin başarıyla hayata geçirildiğini göstermektedir.

Güce sahip olanlar bilgiye de sahip olurlar. Baskı ve zor aygıtlarının yanında sayısallaşmış ve kimliklendirilmiş bilgilerle “gözetim” yoluyla toplumu denetim almaya çalışırlar. Tüm bu değerlendirmeler bireyler baz alındığı zaman doğrudur. Peki, iktidarların tüm bu teknik olanaklara rağmen üstesinden gelemedikleri şey nedir? Ayaklanmalar yüzyılı olarak adlandırılan bu dönemde bu kadar gözetim ve denetime rağmen toplumsal ayaklanmalar da yoğun olarak yaşanmaktadır. Geçen on yıl boyunca Kuzey Afrika ülkelerinde gelişen halk ayaklanmalarını ve devamında Türkiye ve Avrupa ülkelerinde yaşanan ayaklanma ve protesto eylemlerini göz önüne aldığımızda, gözetildiğini bildiği halde protestocuların kameralarla donatılan meydanları işgal ettiğine, sosyal ağları alternatif bir örgütlenme ve koordinasyon aracına dönüştürdüklerine tanık olduk. Özellikle Seattle’dan bu yana gerçekleşen alt üst oluşlarda internet ve sosyal medya önemli bir rol oynadı. Görüldüğü kadarıyla gözetim ve denetim politikalarının çaresiz kaldığı tek alan kitlesel hareketlerdir. Ayaklanmaların bastırıldığı zamanlarda, iktidarların kayıt altına aldıkları bilgi, görüntü ve belgeler ışığında bireyleri çeşitli cezalarla karşı karşıya getirdikleri gerçeği de madalyonun diğer yüzü. İktidar bireyleri ve kitleleri aktif olarak gözetlerken, kitleler de bilişim ve internet teknolojisiyle iktidarı gözetlemekte. Bu karşılıklı bir ilişki. Karaçelik de çalışmasında sadece kontrol ve denetim mekanizmasıyla hapsedilmeye çalışılan bireyi değil, aynı zamanda gözetildiğini bildiği halde var oluşunu ortaya koymaya çalışan bireyi dikkate alarak farklı yaklaşımların alternatif bakış açılarını okuyucuya aktarmakta.

Yazar, “özgürlük” kavramını da kapitalist üretim ilişkisi içerisinde tartışmaya açmakta. Görüntünün üretilip çoğaltılmasının ardından gelişen sosyal ağlar görüntüyü sonsuz kere paylaşırken, son teknoloji akıllı telefonlar bu süreci inanılmaz bir şekilde hızlandırmıştır. Günümüzde “İşte ben buradayım, ben de varım” dercesine görünür olma arzusuyla yola çıkan birey, bir anda kendini büyük bir pazarın içinde meta olarak görebilir. Sosyal medyayı bir eğlence aracı olarak gören, sosyal ve psikolojik ihtiyaçlarını gidermek isteyen gönüllü birey, kendini kapitalist üretim ilişkisi içerisinde tüketim nesnesine dönüşmüş bulur. Sosyal medya ağlarında içerik üreten bireyin, çevrimiçi geçirdiği süre reklam verenlere satılır. Ekranda kalış süreniz, sizin hakkınızda bilgi yani data halini alır. Böylelikle herkesin kolayca ulaştığı ve kullandığı bir sosyal paylaşım ağı olan Instagram, en çok kâr eden şirketler arasına girer. Ekonomik düzenin işleyişi burada da devam eder. Kapitalizm, kendi işleyiş yasaları gereği sermaye birikiminin belirli bir aşamasında kaçınılmaz olarak tekelciliğe evrildi. Bir şirket olarak yönetilen sosyal medya araçları da kaçınılmaz olarak bu noktaya geldi. Instagram, 2012 yılında Facebook tarafından satın alındı. Böylelikle demokratik ve yatay bir mecra olarak sunulan sosyal ağların, tekelleşme eğilimi içinde bulunduklarını görmekteyiz.

Kitapta tartışılan diğer bir kavram da şöhrettir. Peki, şöhretler bizim sahip olmadığımız hangi özellikleri taşırlar? Bu sorunun cevabı farklı tarihsel koşullara göre değişiklik gösterebilir. Kapitalist tüketim kültürüne geçilmesiyle birlikte, kitlesel medyanın yükselişi yeni şöhret türlerini ortaya çıkarmıştır. Fakat aslında şöhret yeni bir deneyim değildir. Her tarihsel dönemde şöhretlerden bahsedilebilir. Bazı dini kitaplar da şöhretin temsili olmuşlardır. Tanrının yeryüzündeki temsilcileri kral ve kraliçeler de. Her tarihsel dönemde benzer yanlarla birlikte farklılaşan, o tarihsel döneme özgü şöhretleri görmek mümkündür. Günümüzde internet sayesinde bilgi belli bir sınıfın, grubun, kişilerin tekelinde olmaktan çıkmıştır. Bilgi eskiden aile, eğitim kurumları, dini kurumlar tarafından aktarılırken, günümüzde bu rol değişti. İnsanlar kendilerini gösterebilecek maddi araçlara sahip oldular. Sosyal medya ağlarında şöhret basamaklarına tırmananlar oldu. Kapitalist sistem, kendini yeniden üretebilmek için sadece ekonomik alanı değil kültürel alanı da inşa eder. Şöhret ve yıldızlık bu sistemin iletişim araçlarında yeniden inşa edilir ve üretilir. Geleneksel medya araçlarında televizyon yıldızları olarak da karşımıza çıkan sinema ve televizyonun vazgeçilmezleri, günümüzde ise sahneyi dijital medyanın şöhretlerine bırakmış gibidir.

Sonuç olarak kapitalizmin kendi gelişim süreci bir dizi ardışık evreyi içerir ve her ardışık gelişme ekonomik ve tarihsel süreç tarafından hazırlanır. Her yeni ardışık evre daha önceki döneme ait koşulları önemli oranda değişime uğratır. Kapitalizmin en yüksek ve son aşaması olarak adlandırılan emperyalizm evresin, teknik gelişmelerle birlikte iletişim teknolojilerinde de muazzam gelişmelere yol açtı. Aynı zamanda daha gelişkin bir toplumun maddi koşullarını yarattı. İnsanlar yeni iletişim teknolojilerini, özellikle sosyal medyayı yaygın olarak kullanmaya başladılar. İnsanlar artık gerçekten özgür yaşayabilecekleri maddi araçları elinde bulundurduklarını gördüler. Sosyal ağları kolayca ulaşıp bir parçası haline gelebilecekleri açık bir mücadele aracı haline getirdiler. Aynı zamanda bu tarihsel evre asalaklaşma ve toplumsal çürümeyi de beraberinde getirdi. Bunun yansımalarını sosyal ağlarda da görmeye başladık. Sosyal ağlarda bedenler metalaştı. Karaçelik’in Instagram çalışması tam da bu noktada günümüz tüketim kültürünün sosyal medya ağlarında bizzat kullanıcılar tarafından nasıl üretildiğini şöhret kültürü üzerinden açıklamakta. İnsanlar sosyalleşiyor mu, sömürülüyor mu? Kararı siz verin.

Instagram’ı diğer sosyal ağlardan ayıran en önemli özelliği fotoğrafı merkeze almasıdır. Fotoğraf yaşanışmış bir anı, zamanı vermekle kalmıyor gerçeklik olgusunu da içeriyor. Eskiden eve gelen misafirlerin önüne konulan fotoğraf albümleri, şimdilerde sosyal ağlarda geçmişi değil “anı”, şimdiyi paylaşarak şimdiki zamanı geçmiş kılıyor. İnsanlar neden bu kadar paylaşımda bulunuyor sorusu farklı bilimsel alanlarda farklı cevaplar bulabilir. Psikolojik, sosyolojik bir izahı vardır kuşkusuz. Sadece bireysel değil kitlesel bir “abartı” da söz konusu. Bir gün içerisinde gerçekleşen tek bir aktiviteye ilişkin onlarca fotoğraf paylaşımı söz konusu. Evet, sosyal medya zenginden alıp fakire vermesini bildi, eşitleyici bir rol üstlendi, “Zeki Müren de bizi görecek mi?” repliği ya da “Herkes bir gün 15 dakikalığına meşhur olacak” sözü karşılığını buldu. Sosyal ağlar olunmaz olanı olanaklı hale getirdi. Peki yine soralım bu “abartı” niye? Fotoğrafa daha yakından bakalım. Onun gibi olma düşü, onunla kıyaslanma isteği, ben daha iyisini yaparım özgüveni, insanın var oluş mücadelesi, ben de varım sıçrayışı, eskiden kopuş çabası vb. daha pek çok şey sıralanabilir. Kimi zaman bu arayışlar insanı tüketir, aynılaştırır, yozlaştırır ama o ses, o tanıdık ses zamanın ruhundan fısıldar; her şey bu kadar yakınken, zaman ve mekân sınırlılığı ortadan kaybolmuşken, işte elimi uzatsam dokunabilirim, her yer tıka basa dolu yani özcesi insanlık geceleri aç yatmadan, gündüzleri sömürülmeden yaşayabileceği gerçek özgürlüğün maddi koşullarını elde etmişken neden bir “selfie” çekeyim demesin ki. Ne diyelim sosyal medyada bir hayalet dolaşıyor!

 

Yetgül Karaçelik, Görsel Kültür ve Fotoğrafın İzinde Instagram, Notabene Yayınları, 2019.