Erich Fromm, 1900 yılında Almanya’nın Frankfurt kentinde Musevi bir ailede doğdu ve antisemitizmin yaygın olduğu bir ortamda yahudi bir çocuk olarak büyüdü. Çocukluk, ergenlik dönemlerinde yaşadığı travmalar ve 1. Dünya Savaşı’nın patlak vermesi ile Fromm’un ruhu derinden sarsıldı ve bu sarsıntı onun insan davranışına olan merakını körükledi. Savaşın tahripkârlığı Fromm’un yaşam ve çalışmalarının belirleyicisi oldu da denilebilir.

“Savaş sona erdiğinde insanların nasıl olup da savaştıkları sorusuna takılıp kalmış, sorunlu bir genç adamdım. Bu akıl almaz kitle hareketini anlamak istiyor, barış ve uluslararası bir uzlaşma için tutkulu bir arzu duyuyordum.” – Erich Fromm

Dış ve iç dünyasındaki sorunlar Fromm’un zihninde yeni sorular yaratarak onu cevap aramaya ve insan doğası üzerine düşünmeye itti. Sorularının cevabını bulma konusunda ona Freud ve Marx yardımcı olsa da toplumsal sorunlar onu yeni sorular sormaya yöneltti. Fromm, 1992’de Heidelberg’de felsefe doktorası verip ardından Berlin Psikanaliz Enstitüsünde çalışmaya başladı ve güçlenen Nazi hareketleri ile tehlikeli hale gelen Almanya’yı terk ederek çalışmalarını Amerika’da devam ettirdi. Columbia, Yale, New York gibi üniversitelerde dersler verdi. Psikanalizi antropoloji ve tarihle buluşturan ve yaşamı boyunca dört başarısız evlilik yapan Fromm, İsviçre’de yaşamını yitirdi.

Sahip Olmak ya da Olmak 20. yüzyıl hümanizminin en iyi temsilcilerinden biri olan Erich Fromm’un yılların birikim ve deneyiminin sentezi olan en önemli kitabıdır. Birçok dile çevrilen kitabın ilgi görmesinin başlıca nedeni, insan varlığının ve çağın soru ve sorunlarının derinlemesine incelenmesi ve çözümlenmesidir. Kitap, varoluşun vazgeçilmeyen/değişmeyen soru ve sorunlarını barındırdığı için, içinde bulunduğumuz bugünü ve bugünün modern bireyini anlattığı hissini uyandırıyor insanın içinde.

Fromm, kitaba “Sahip Olmak” ve “Olmak” arasındaki farkın anlaşılması çabasına girişerek başlar. Sahip olmak, bir şeyler elde etmeye ve elde edilen şeyleri kendine mal etmeye dayanırken olmak, sahip olunan şeylerden kendini azat etmeye, her şeyi kendi bütünlüğü içinde sahip olmadan sevebilme kabiliyetine dayanır. Günümüz kapitalist ve sosyalist toplumları mal, mülk, haksız kazanç, unvan, şöhret, iktidar gibi yanlış temeller üzerine inşa edildiği için bu toplumları oluşturan bireyler kapitalist sistemlerin yaşamını devam ettirebilmesi için birer işçidirler. İnsan ve insan onuru teknik, teknoloji ve bilimin ilerleyişine feda edilmiştir. Sınırsız üreten ve tüketen insan sınırsız sahte özgürlük hissine kapılınca, beraberinde sonsuz bir mutluluğu da yakalayacağı yanılgısına düşmüştür. Mutluluğu tüm hazlarının tatmininden ibaret olduğunu sanan kendine yabancı birey, duygu ve düşüncelerinin kitle iletişim araçlarına egemen olan endüstri ve iktidar tarafından yönetilip,yönlendirildiğinin ise farkında değildir. Fromm’a göre “Sahip olmak kişiye haz verir. Sahip olmak tek hedef olunca insan giderek daha açgözlü ve ihtiras sahibi olur. Çünkü insan ne kadar çok şeyi olursa, o kadar mutlu olacağını sanır.” Hayatında büyük bir anlam açlığı ve bu açlıktan doğan mutsuzluk hissini yaşayan bireyler yaptıkları sınırsız harcamalarla hazzın doruklarına çıkmaya ve düştükleri anlam açlığını kapatmaya çalışırlar. Fakat bu çabanın bir sonu yoktur çünkü üretim ve tüketimin bir sonu yoktur. Sınırsız üretim ve tüketim, bireyin kendi mutluluğunun ve aradığı anlamın arzularının tatmininden ibaret olmadığını anlayana dek devam eder, fakat sistem en baştan bireyin bu çelişkiyi anlayamayacağı şekilde kurulmuştur bile. Çünkü sistemin yaşayabilmesi için bir yandan büyük bir üretime öte yandan üretilen malların sınırsızca tüketilmesine ihtiyaç vardır. ‘’ Tüketim’’ diyor Fromm, ‘’günümüz aşırı üretim toplumlarının belki de en önemli sahip olma biçimidir.’’ Tüketimi, olmanın değil de sahip olmanın temel elementi olarak ifade eden Fromm, insanların olmak ihtiyacını sürekli ertelediğini belki de sahip oldukça var olacağı yanılgısına kapılan modern bireyi işaret eder. Olmak ihtiyacı sürekli ertelenir, hatta bu ihtiyaç hissedilmez bile, böylece tüketen insan sürekli ve daha fazla tüketmek zorunda kalmıştır. Tüketim, modern bireyin kendini ifade ediş, kendi oluş, mutlu oluş biçimidir artık. Modern birey, daha çok tüketmek için daha çok kazanmakta ve ne kadar çok kazandığını gösterebilmek için sürekli satın almaktadır. Sahip olunanları gösterme biçimi olarak satın almak, sahip olmanın en kolay ve en kestirme yoludur. Sınırsızca tüketebilecek kadar sahip olmak güce ve iktidara işaret ettiği için birey kendini güçlüler/ iktidar sahipleri sınıfında görmeye başlar. Güçlüler sınıfı aynı zamanda her istediğini istediği şekilde yapabilecek kadar ‘özgür’ olanların sınıfıdır da. Sahip oldukça güçlendiği, güçlendikçe daha çok sahip olma hakkını elde ettiği yanılgısına kapılan insana artık bir başkasının mutluluk ve ihtiyaçları için fedakârlık yapılması gerektiğinden söz edilemez bile. Kapitalist ve sosyalist sistemler insanda önce arzuları yaratır, daha sonra da bu arzuları tatmin nesnelerini yaratarak piyasaya sunar. Kadınlar için makyaj malzemeleri, erkekler içinse otomobiller asli ihtiyaç listesindeki öncelikli sırasını alır. Estetik yapay güzelliğin, yapay güzellik imajın, imaj ise var oluşun büyük bir parçasıdır modern kadın için; modern erkek, ne kadar güçlü olduğunu her yıl yenilediği otomobilinin markası ile gözler önüne serer ve bu güç ile toplumda bir yer edinir. Sahip olunan her şeyle sahip olunmayan yeni bir şey gören ve ona yönelen modern bireyin sahip oldukları arttıkça sahip olmak istediklerine duyduğu iştah da büyümeye devam eder. Sahip oldukça sahip olamadığı yeni bir şey görüp fakirleşen maddeci insan, anlamı, özgürlüğü, kişisel ve toplumsal mutluluğu kolayca görmezden gelebilecek denli körleşir. Dünyada kozmetiğe harcanan 200 milyar dolar bütün Asya ve Afrika kıtasını içinde bulunduğu sefaletten kurtarabilir. Bazı insanların ihtirasları için harcadıkları para, bazı insanların hayatını daha yaşanılır hale getirebilir. Aksi halde Maslov’un ihtiyaçlar hiyerarşisindeki en basit yaşamsal ihtiyaçlardan ibaret kalan böylesi bir hayatta insan, asla kendini tamamlama/olmak seviyesine ulaşamaz. Peki, arzular tamamen gereksiz midir ve kontrolü mümkün değil midir? İnsan, sürekli arzulayan, isteyen bir varlık. Arzular irade ile çatışır durur. Psikanalizin babası Freud’a göre insan, güdülerine, dürtülerine göre hareket edip, tepki veren bir varlıktır.

Fromm, her ne kadar Freud’un pek çok kavramını kabul etse de kültürel ve kapitalist sistemlerin tesiri altındaki insanın dahi özgürlüğünü savunarak bu noktada Freud’dan ayrılır. İnsan özgürlüğüne kavuşabilmek için sorumluluklarını kuşanmalıdır.[1] Belki de insan arzuları ve iradesi arasında devinen bir varlıktır ve esas olan arzularının esiri haline gelmemesi gerektiğidir. Olanlar ise ancak iradeleri ile -sahip olma- arzularını terbiye edenlerdir. Çünkü insan, irade sahibi olduğu için özgür, özgür olduğu için de sorumluluk sahibidir.

Tatmin nesnesi ile karşılaşan bireyler bunlara ihtiyaç duydukları için arzu duyduklarını zannederler fakat onları esir alan esas duygu ihtiraslardır. İnsanın ilk tatmin nesnesi ise kendi benidir, kendi bedeni. Aslında birey satın alarak sahip olduğu otomobil, ev, lüks eşyalar ile ve çoğunluğu ezerek sahip olduğu unvan, makam, şöhret ile bir nevi hiçbir zaman var olamayacağını kendine ispatlamış olur, çünkü özgürlük, mutluluk ve anlam satın alınarak ya da bir başkasının hakkı gasp edilerek sahip olunabilecek değerler değillerdir. Evet, ‘başkalarının hakkını gasp ederek’ dedim, çünkü Fromm’da sahip olma tutkusunun bizi şiddet kullanmaya ve başkalarını sömürmeye yönelttiğini ifade eder. Bugün insanlığın geldiği son noktada kitle imha silahlarıyla katledilen milyonlarca insan, yerleşim politikası adı altında yapılan işgaller, sahip olma arzusuyla canavarlaşan insanın yapabileceklerinin şiddetini gözler önüne serer. Verilere göre dünyanın en zengin ülkesi olan ABD’de nüfusun %16’sı yoksulluk içinde yaşamakta, dünyanın en zengin on beş kişisinin serveti Afrika’nın toplam üretimini aşmaktadır. Tüm bu veriler, “dünyadaki yoksulluğun sebebi, yokluktan değil, hakkına razı olmayanların çokluğundan kaynaklanır.” diyen Mustafa Kutlu’nun dizelerini anımsatıyor.

Dünya var olalı beri insanlar sahip olarak hayatlarının ne kadar anlamsız, kendi varlıklarının ise bir o kadar sahte olduğunu maskelemeye çalışmışlardır. Hakikaten insan hayatına anlam ve değer katan şey nedir? Felsefe-bilim tarihçisi İhsan Fazlıoğlu’nun da dile getirdiği gibi; “İnsan yaşamında bir kez de olsa kendine şu soruyu sorup yanıtlamalıdır: Sahip olduğum her şeyi yitirdiğimde, beni ayakta tutacak olan nedir?” Sınırsız ve kontrolsüz güç mü, para mı, şöhret mi, unvan ve toplumsal statü mü? İnsan sahip olduğunu sandığı şeylerden ibaretse sahip olduklarının kaybı ile kendini de kaybetmiş olmayacak mıdır? Oysaki hayatın anlamı satın alınarak sahip olunamayacak değerlerde gizlidir. Kapitalizm zenginliğin güç olduğu bilgisini zihnimize kodladığı için acıma duygusunu en çok yoksullara karşı hissederiz. Kendimize acımamak, başkalarının acıma dolu bakışlarına maruz kalmamak için sahip olmak isteriz. Gerçekte acınması gerekenlerse anlamdan, mutluluktan, özgürlükten, kendini tamamlama bilgisinden yoksun olanlardır.

Peki, insan yaşantısını devam ettirmek için gereken temel araç gereçlere de sahip olmamalı mıdır? Bu soruyu sahip olmayı kendi içinde iki kısma ayırarak cevaplandırıyor Fromm; ona göre yaşamı devam ettirebilmek için gerekenlere sahip olmak ve daha sonra karakter yapısı olarak meydana çıkan sahip olmak arzusu birbirinden çok farklıdır. Bunların ilki ihtiyaçlarla, diğeri ihtiraslarla ilgilidir. Tüm bunlardan sonra akla bir soru daha geliyor: Olmanın önündeki en büyük ve tek engel sahip olmak mıdır?

Fromm’a göre “mal-mülk, bilgi kendiliğinden kötü değildir. Tüm bunları kötü yapan, yani kendimizi gerçekleştirmemizi engelleyen ve özgürlüğümüzü kısıtlayan bizim yanlış yaklaşımımızdır.” Fuzuli’nin Rind ile Zahit adlı eserinde bu tema çok kuvvetle işlenir. Rind der ki: “Ey Zahit! Dünya lezzetini görmeyenin ondan elini eteğini çekmesi çok kolay. Mecburi yokluğun adını himmet koymak iş mi? Zenginliği bulamamaktan ötürü gönlü fakirliğe vermek iş midir? Asıl hüner, dünyayı önce ele geçirip, sonra terk etmektir.” [2] Terk etme eylemi bakımından insanlar ikiye ayrılır Rind’in gözünde: Dünyayı terk edenler, dünyanın terk ettikleri. Önemli olan kazanılmış olanı terk etmektir. Yoksa zaten elde olmayandan elde olmadığı için vazgeçmiş gibi görünmenin bir manası yoktur bu inanışa göre. Terk ediş, -var olmak için- dünya sahnesindeki oyunun bazı rollerinden vazgeçmek anlamına gelir.

Olmak ise sonu gelmez, anlık hazlarının tatmini için sürekli tüketen insanın sahip olamayacağı kadar yücedir. Olmak, Sahip Olmak’ın karşıtıdır. Fromm’a göre Olmak, “Hiçbir şeyi elde etmeye, kendine mal etmeye ve ona egemen olmaya çalışmaz.”

Fromm, kitabın ilk bölümlerinde “Sahip Olmak” ve “Olmak” kavramlarını ana hatları ile irdeler ve sanayi devrimin ardından sürüklenen -ihtiyaçları ve ihtirasları arasındaki farkı kavrayamayan- tüketim toplumunun içinde bulunduğu psikolojik ve sosyolojik çıkmazı ele alır. Psikoloji geçmişi boyunca Sigmund Freud ve Karl Marx’tan etkilenen Fromm, son bölüme doğru Marx, Eckhart ve Schweitzer’in konu ile ilgili, sahip olmak karşıtı fikirleri ile kendi tezini destekler. Son bölümde ise yeni bir toplumun oluşumunu sağlayacak yeni insan modelinin özelliklerini ayrıntılı bir şekilde incelemeye çalışır. Fromm’a göre yeni insan modeli, sahip olmak kökenli tüm davranışlarından vazgeçmelidir. Bu yeni insan modelinin oluşumunda iktidara düşen görevler de vardır elbette, bunlar ütopik, teoriden ibaret fikirler değil; zengin ve fakir sınıflar arası ulusal-sınıflar farklılıkların kapatılması, reklamların beyin yıkamasına müsaade edilmemesi, kadınların ataerkil vesayetten kurtarılması gibi pratik, uygulanabilir çözüm önerileridir. Fromm, Sahip Olmak ya da Olmak’da gelişmiş ve gelişmemiş toplumların, ulusların içine düştüğü büyük çıkmazı nedenleri ve sonuçlarıyla inceleyip, bize yeni ve daha yaşanabilir bir dünyaya giden yolun köşe taşlarını veriyor. Alman filolog Nietzsche’nin de ifade ettiği gibi “Çöl büyüyor, vay haline içinde çöl gizleyenin!”[3]

Sahip Olmak ya da Olmak, gittikçe büyüyen bir çöle dönüşen dünyamızın içine düştüğü buhranın farkında olan ve belki de hiç fark etmeden bu çölün bir zerresi haline gelen her insanın okuması ve sonrasında kendini ve yaşamını sorgulaması gereken bir başyapıt.

 

[1] -Fromm’un bu konuyu ele aldığı kitap: Escape from Freedom (Özgürlükten Kaçış)-

[2] Fuzuli, Rind İle Zahid, Çev. Hüseyin Ayan, Büyüyenay Yay.

[3] Friedrich Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt, Say Yay.

 

Erich Fromm, Sahip Olmak ya da Olmak, Çev: Aydın Arıtan, Say Yayınları, 2016.