Fotoğraf: K M Asad/LightRocket/Getty Images

 

Öteden geldik

Öteden

Yetişemedik

Onlar ileriydi, biz geri

Şimdi adımızı koydular

Öteki…

 

“Allah rızası için,” diyordu kadın. Duymaya alışkın olduğum cümle, anlaşılıyor olsa da vurgusu farklıydı. Yüzüne baktım. Çölü gördüm, sonra kiri. Esmer mi, esmerleşmiş miydi? Yarı açık avucu bekliyordu. “Ekmek parası,” dedi ardından. Dilenmek için ihtiyacı olan iki cümleyi ezberlemişti. Yabancı bir yerde, dilenmek için yeterliydi bu sözler demek. Yaşamak için bir somun ekmeğin yeterli olması gibi. Açlığını bastıracak, adımlarına kuvvet olacaktı sadece.

“Bıktık, usandık yeminle,” diye bağırdı kafenin sahibi. “Müşteri cam kenarına oturmuyor, kafasını uzatan uzatana…”

El falı baktırır gibi açılan avuç, kurumuş dereyi andıran bu yüz bekliyordu. Alnındaki çizgiler yarılmıştı. Cüzdanımı açtım,

“Alıştırmayın şunları,” diyen adamı duymazdan geldim. Sırtını dönüp giderken, “Şükran,” dedi kadın.

İş yerinin sahibi dinlediğimi sanarak savunmasını yapmaya başladı. Davranışının haklı nedenleri vardı.  Dedesi, daha babası bebekken gelmiş, Balkan topraklarından buralara. Hiçbiri dilenmemiş, çalışmışlar. Arsalarına temel atmışlar, elleriyle tuğla örmüşler, ekmek tekneleri var olana dek, kaç tırnak kopmuş dibinden. “Kadın dediğin böyle sokak sokak gezer mi,” dedi, “bizde ayıptır, göçmenler çalışkandır, evine barkına gözü gibi bakar.”

Onlar göçmen değil mülteci, diyemedim. Canını kim sevmez, çaresizlik, mecburiyet, belki bu kadın dul, kimsesiz, diyemedim.

Asırlardır yöneticiler, iktidar ve sermaye sahipleri, tahtlarında, koltuklarında kalabilmek uğruna her türlü iğrenç oyunu oynamaktan vazgeçmiyor. Güçlerine güç katmanın peşindeler. Yönetilenlerin algısı karmakarışık. Herkesin düşüncesi var, kendince, kendi alanı, penceresi kadar. Elindeki telefonu karşı cinsin fotoğraflarına bakmak için kullanan, parmağının ucuyla mutluluk hormonu salgılamaya çalışan, sanal alemde yaşayanlar, keşke mülteci, sığınmacı kimdir, bir kez göz gezdirse, onun bir insan olduğunu hatırlasa, bu duruma neden düştüğünü, onun başına gelenlerin yarın kendi başına gelebileceğini düşünse… Ortadoğu nerededir, savaş nedir, biraz merak etse…

Dini, milliyeti, belirli bir toplumsal gruba veya siyasi düşünceleri nedeniyle zulüm göreceği korkusuyla geri dönemeyen, iltica ettiği ülkeye sığınma talebinde bulunan, talebi ülke tarafından kabul edilen kişi olarak tanımlıyor mülteciyi, aynı alet.

Sınır kapılarının açıldığı tarihi, sahile yakın mesafedeki kampta kaldıkları süreyi hatırlamıyorum ama her sokaktan fırlayan kızgınlığından korktuğum kara gözleri, geldikleri bu yabancı topraklarda karalara bürünmüş yaslı kadınları, iş isteyenlere ağız dolusu edilen küfürleri, ‘Duydum sizi, ayıp değil mi,’ dercesine baktığımda,

“Nasıl olsa anlamazlar abla, sen sıkıntı yapma,” diyen arsızları unutamıyorum. İyi ki de anlamıyorlar, diye iç geçirdiğimi de.

15 Mart 2011’de başlayan savaş, artık 3 milyon 349 bine ulaşan sayıları ‘mülteci’ yaratmış yaşadığımız ülkede. Nüfusları, acılarıyla doğru orantılı olarak çoğalıyorlar, acılarımızı unutturacak bir öfke yaratıyorlar ‘yerli’ olan bizlerde.

İçimizdeki ‘yerli’ bas bas bağırıyor, dışımıza taşıyor öfke:

“Sanki biz çok mu mutluyduk, sanki az mı derdimiz tasamız vardı? Geldiler, neden geldiler? Bize gidecek kapı yokken, neden bize geldiler?

Bizi bizden başka kimse anlamaz. Biz onları hiç anlayamayız. Anlatmaya çalışanları da dinleyemeyiz. Şehirlerde iş vardı da biz mi çalışmadık.. Ucuza çalışacaklar elbette. Ne iş olursa, diyecekler, seçme şansları olmayacak. İşverenler de akıllı. Onları kuru ekmek parasına çalıştıracaklar, biz hepten işsiz kalacağız.”

Organize Sanayi Bölgesi’ndeki Tekstil Fabrikası’nda çıkan yangında, yanarak ölen işçi kadınların tamamı mülteciydi. Alevlerin içine atlamalarının nedeni de, bayram paralarının içinde bulunduğu çantalarını kurtarmaktı. Bu bilgiyi elbette gazete haberinde okumadım. İki gün gözaltında tutulan sorumlu ustabaşı bayram nedeniyle evime geldiğinde söyledi. Ölümün bu biçimi çok acıydı, kadınların çığlıkları sanki kulaklarımızdaydı. Konuşurken sözlerimiz dağıldı sonra… Fırat anlatmaya başladı:

“Patronun Arapçası vardı. Zaten sınıra yakın memleketi. Bunlarla iyi anlaştı, kafaya aldı.”

Sonra biraz düşündü. Sözlerinden pişman olmuştu sanki. Sürdürdü konuşmasını: Patron iyi insanmış aslında. Başkası olsa çoktan kapının önüne koyarmış. Halden anlayan biriymiş neyse ki.

Bir çürük botun içinde azgın sularda boğulmak mı oradan kurtulup cayır cayır yanmak mı… Su ateşi söndürür oysaki… Bir kez kimsesiz, sahipsiz kaldığınızda su ve ateş bile dost olup sizi yok etmekte birleşiyor. Behrouz Boochani, “Dost Yok Sadece Dağlar Var” diyor. Bu nedenle mi?

Şubat 2019 tarihliydi; Pasifik’te yer alan Manus adasında bir gözaltı merkezinde tutulan İranlı Kürt mülteci Boochani, cep telefonuyla yazdığı, Dost Yok Sadece Dağlar Var adlı kitabıyla Avustralya’nın en prestijli ödüllerinden birine layık görüldü. “Etrafımdaki bu kadar masum insanın acı çektiği ortamda ödülü aldığıma sevinemiyorum bile. Kutlamak istemiyorum,” dedi yazar.

Dünyada sayıları 1 milyarı bulan mülteciler, günümüzde yanı başımızda yaşıyor. Çadır kamplarını, batan teknelerden kıyıya vuran cesetlerin görüntülerini, her gün işinden evine, evinden işine giden metropol insanı görüyor. Adımlarını nereye atacağını bilmeden, kaçarak, sığınarak, dışlanarak yaşayanları biliyor. Sınırın öte yanından gelen haberleri okuduğu gibi, sınırının içindeki şiddeti de. Çatışma, tahrip gücü yüksek bomba, ölü sayısı, bıçaklama, öldürme…

Vahşet bitmiyor. Açgözlüler toprağa, mala, paraya, ihtişama doymuyor, güçsüzler aç karnını doyuramıyor. Kimileri kuvvetsiz avcunu açıyor bir lokma için, kimileri gücüne güç katarken, bizlerse göz göze gelmemeye çalışıyoruz bilmediğimiz topraklardan gelen yeni acılarla.

 

Paylaş
Önceki İçerikEdebiyat Tarihinin En Kötü On Karakteri
Sonraki İçerikODTÜ Mezunları Derneği’nden Edebiyat Çalıştayı
Avatar
1966 Aksaray doğumlu. İlköğretimini Sakarya’da, liseyi Bursa’da tamamladı. Eskişehir Anadolu Üniversitesi İktisat bölümü mezunu. 2011’den bu yana Yaratıcı Yazarlık Atölyelerinde eğitim alarak öykü yazmaya başladı. Notos, Lacivert, Vagon, Edebiyatist, Gamlı Baykuş, Roman Kahramanları gibi dergilerde öyküleri, kitap tanıtımları, söyleşileri yer aldı. 2018 yılı Mart ayında "Son Cevizlik" adlı ilk öykü kitabı Notabene Yayınevi’nden çıktı. İzmir’de yaşıyor. Evli bir kız, bir erkek çocuk annesi.