Fotoğraf: Mariela De Marchi Moyano

 

“Mahkum Edilen

Şair keşiş Luis de Leon 1572’de Valladolid’deki bir hücreye kapatıldı.

Hücrede tek başına, ömrünün beş yılını geçirdi.

Kutsal engizisyon onu İncil’in, insani arzu ve insani tutkuyu selamlayan Ezgiler Ezgisi adlı bölümünü İspanyolcaya çevirdiği için mahkum etmişti:

‘Aç bana, bacım,

Kapıda bekliyor güvercinin, aşkın.

Aç bana yağmur çiseliyor dışarıda…

Ağzının öpüşleri şaraptan daha tatlı.’ “

 

Eduardo Galeano…

Bazı isimleri bilen bilir ama bilmeyenler, kitabın kapağını aralamayana dek bilemez kendisini neyin beklediğini. Böylesi durumlarda okuyucunun okumadan aldığı hazzın düzeyi epeyce yükselir.

Her ne kadar “gökyüzünün altında söylenmemiş söz kalmamış” olsa da, yazarın düşünden geçenlerin artık öncekiler olmadığını söylemek edebiyatın içtihatlarına pek de uzak düşmez.

Galeano’nun gazetecilik, sürgün ve politik eğilimden ötürü hareketli geçen/geçirtilen yaşamı, ona geniş bir düzlem ve bu düzleme de derin bir düşünsel oylum yoğunluğu katmıştır.

Yaşamı boyunca yollarda denk geldiklerini heybesine koymuş gibidir Hikaye Avcısı’nda. Ancak olduğu gibi değildir bu yerleştiriş. Bazen masal biçemi üflemiştir bulduğunun ruhuna, bazen de mitolojiye yaklaştırdığı tarihsel gerçekleri. Kimisinde ne yaptığını da kendisi anlatır kitabın girişinde:

 

İzler

Rüzgar martıların izini siler.

Yağmur insanın ayak izini siler.

Güneş zamanın izini siler.

Öykü anlatıcıları yitik hatıranın, aşkın ve acının görünmeyen ama hiç silinmeyen izini arar.”

 

Değişik tür ve içeriklerde iki yüze yakın kısa metin ve kendine dairliklerin olduğu denemelerden oluşan Hikaye Avcısı, adının hakkını fazlasıyla veren bir içeriğe sahip.

Metinler çoğunlukla birkaç cümleyi geçmemekle birlikte, dünyanın çekirdeği kadar yoğun bir anlam taşırlar. İnsanlığın uzun tarihini anlatmak için seçtiği anekdotların neredeyse tamamı, insan hikayelerinin bam telini işaret eden vurucu metinler.

İçerik yelpazesinin geniş olması okuyucuyu; felsefe, din, mitoloji, edebiyat gibi disiplinlerde araştırmaya yönlendirebilecek bir etki alanı yaratmış.

Bir sayfada İspanyolların Amerikalı yerlilere yaşattıkları anlatılırken, bir diğerinde dini sorgulatan keşişin sözleri yer almış;  okura adeta, “dur ve düşün ey insan” demiştir.

 

“Dominikan keşiş Antonio de la Huerte, Amerika’daki tuhaflıklar ilgili olarak 1547’de şöyle yazar:

Yaratıldığı gün sanki Tanrı’nın eli biraz titremiş gibi.”

 

Kısa. Sade. Ve yakaya yapışan bir cümle –Sanki Tanrı’nın eli titremiş gibi-. Acaba Huerta bu sözü söyledikten beş yüz sonrasını da görse ne derdi?

Belki ne söylediğini Eduardo, kitabına gizlemiştir. Hem kendisi dememiş miydi ben hikaye avcısıyım, diye. Bulduğunu köşe bucağa gizleyen büyük bir yazarın, bizim bulmamızı istediği gizler. Dairlikler…

Galeano’nun büyüteci o kadar keskin ki, biz modern tayfanın tektipliğini, kendimizden uzaklığımızı ve yabancılaşmamızı gözler önüne serecek metinler yazmayı görev edinmiş gibi:

 

“Doğa Öğretir

Doğa Amazonlar’da çeşitlilik dersi verir.

Oranın yerlileri sadece bir kilometre içinde on farklı toprak tipini, seksen farklı bitki çeşidini, kırk üç karınca ve üç yüz on kuş türünü tanırlar.”

 

Nutkunuz tutuldu mu?

Zira bizim biçin bir kilometre demek, arabayla 0.3 dakika!

Belki de Nazım’ın kastettiği hız bu değildi. Zira Galeano’nun yerlileri yavaşken daha mutlu.

Hemen her metinde kazın ayağı öyle değil demeye çalışan yazarın yazılarında, büyük bir tarihsel birikim, ermişliğe varan bir bilgelik, yüksek insani duyarlılık ve kadim kitapların içeriğine denk bir düzey görülürken, günümüze ya da yakın döneme yaptığı atıflar onun uzun bir sürecin okuyucusu olduğunu da gösteriyor.

Okur bazen pirincin ya da kahvenin serüvenini okurken, bazen de kendini mitolojinin doğuşu, olgunlaşması ya da dinin temellerine ilişkin metinlerde bulmaktadır.

Galeano’nun, Amazon yerlileri gibi dünyayı santim santim tanıdığı ve tanıttığı okumalar, Latin Amerika’nın sömürgeleştirme sürecini anlatan tarihsel tanıklıklara evrilmektedir.

Bazen bazı şeylerin kolay olduğunu da söyler bize Eduardo:

 

“Tetiklerde Müzik

Brezilya’nın kuzeyinde, toprağı kuru insanı sert Ceara’da, ölümün damgasıyla doğanlar vardır.

Toprağın ve insanların sahipleri en tehlikeli kişiyi ortadan kaldırmaya karar verince, işi bu konudaki becerisini kanıtlamış, sırtında bir sürü kurbanın ahı birikmiş bir eşkıyaya verdiler.

Onu uyardılar:

Çok zor olacak. Ona iyilik borcu olan yakın korumaları tarafından çok iyi korunuyor.

Ona sordular:

Her şeye hazır mısın? Cesaretin var mı?

Eşkıya, onları hemen aydınlattı:

Cesareti bilmiyorum. Alışkanlığım var.”

 

Ve bazen de insanın aslında ne kadar karmaşık ve zor olduğunu:

 

“Baba Stadyuma Gidiyor

Sevilla’da bir futbol maçı esnasında Sixto Martinez bana anlatıyor:

Burada her maça babasını getiren bir fanatik var.

Herhalde, diyorum, futbolcu babanın futbolcu evladı olur.

Sixto gözlükleri çıkarıyor ve bakışlarını bana dikiyor.

Sana dediğim kişi buraya ölü babasıyla geliyor.

Ve gözlerini kapatıyor.

Bu onun son isteği oldu.

Pazardan pazara, oğul buraya günlerinin mimarının küllerini getiriyor ve tribünde yanına oturtuyormuş. Bunun ondan merhum istemiş.

Beni sevgili Betis’imi seyretmeye götür.

İlk başlarda baba stadyuma cam kavanozun içinde geliyormuş.

Bir gün kapıdaki görevliler stattaki şiddet yüzünden yasaklanan kavanozun içeri girmesine izin vermemişler.

O günden beri baba stada plastik kaplı karton bir kabın içinde geliyormuş.”

 

Futbol tutkunu baba, içinde şekillendiği toplumun şablonuyken; çok uzak zamanların birinde toplum kendi baskınlığını kez daha gösterir:

 

“Virtüözler

Bekaret tercihi yapmış olan din adamları cinsel hayatın normlarını dikte eden uzmanlardı.

1215 yılında, Kardinal Robert de Courçon şöyle hükmetti:

Dindar insan zevk almaktan tiksinti duyar, ama sağlıklı çocuklar doğurmak için bu tiksintiye katlanır.

Kilise tehdit ediyordu: Üç yüz günlük mecburi perhiz sırasında peydahlanmış çocuklar ya cüzzamlı ya da saralı doğar.”

 

Bundan sekiz yüz önceki birilerinin kaderi bugün çok uzak coğrafyanın bazılarında devam ediyor gibi ve İbn-i Haldun bir kez daha haklı çıkıyor:

Coğrafya kaderdir’i çok önceden bildiğinden…

Farklı zaman ve mekanlarda ama benzer yaşamlar. Yoksa klasik tiyatronun kutsanmış üçlüsü artık yanılgıda mı?

İnsanlığın bir kilometre alandan binlerce bilgi edinen ‘doğal’ halinden, günümüzdeki duruma doğru gelişini doğru konumlandırabilmek için sözü yine hikaye avcısına bırakalım:

 

“Bilmece

Arkadaşlar büyük bir ziyafet için tek bir şartla toplandılar: Yemekleri gözleri bağlı halde yiyeceklerdi.

En sonunda aşçı onlardan şunu istedi:

Her ağız yediği şeyin ne olduğunu söylesin.

Birçoğu şöyle dedi:

Tadı tavuğa benziyor.

Bu, menüde yer almayan yegane hayvandı ama kimse konu üzerinde fazla durmadı. Netice itibariyle artık tavuğun tadı tavuğa benzemiyordu, çünkü günümüzde her şeyin tadı her şey ya da hiçbir şey gibiydi. Bu zorunlu tektipleştirme çağında tavuklar seri üretiliyordu. Tıpkı deniz ürünleri ve balıklar gibi.

Ve bizim gibi.”

 

Kuşkusuz bu tekleşmeyi salt yakın tarihle ilintilemek yanılgıdır, zira Galeano metinlerinde bu sonucun doğmasına varan sürecin binlerce yıl önce başladığını işaret eder. Ve tabi Galeano’nun, okuru tanıklık ettirdiği sürecin çok daha öncesini de göz önünde bulundurduğumuzda, neredeyse insan var olmaya başladığından beri kendini yok etme tehlikesini de kendisiyle birlikte büyütmüş.

Hem zaten insan, insanın kurdu değil miydi?

Anekdotların anlatacakları bitince kitap bu kez bize yazarın zihnini açıyor. Ya da Galeano’nun nasıl yazdığının bize beyanı. Zihinsel kurgularını ve teknik yönlerini kendisinden okuyalım. Çünkü insanı en iyi kendisi bilir:

 

“Şehrazat’ı tanıma şansına erişemedim.

Anlatma sanatını Bağdat saraylarında öğrenemedim.

Montevideo’nun eski kafeleri benim üniversitelerim oldu.

Bildiklerimi bana isimsiz öykü anlatıcıları öğretti.

Aldığım kısa süreli (çünkü lise birden öteye gidemedim) resmi eğitimde çok kötü bir tarih öğrencisi oldum. Ama kafelerde geçmişin şimdiki zaman olduğunu ve hatıranın şimdiye dönüşmek için dün olmayı bırakacak şekilde anlatılabileceğini fark keşfettim.

Kayıp zamanı bulmak için kafelerde toplanan hayranlık uyandırıcı palavracılar benim öğretmenlerim oldular.

Genellikle davetsizce aralarına karıştığım arkadaş gruplarında hayatımda duyduğum en güzel öykülerden birini dinledim. Yirminci yüzyılın başlarında, ülkemin çayırlarındaki atlı çobanlar savaşı döneminde geçiyordu, ama anlatıcı öylesine sürükleyici bir biçimde anlatıyordu ki hepimizi alıp öykünün yaşandığı yere götürmeyi başarıyordu.

Ölüler arasında yatan yakışıklı delikanlı bir melekti ya da en azından meleğe benziyordu.

Alnında kan kırmızısına boyanmış beyaz bir bant vardı.

Bandın üzerinde şöyle yazıyordu: Vatan ve onun için.

Mermi tam o harfine isabet etmişti.”

 

Anlatıcının burada sözü biter. Heybesini toplar ve dinleyicilere uzun uzun bakıp tebessüm eder. Kalkar ve öykü heybesinin ağzını kapatır. Yürür. Belki de başka zamanlarda yeniden karşımıza çıkar ve yine geçmişi zamanı şimdiki zaman yapar ya da hiç olmamış zamanlar kurgular kendi dilinde…

Kalanlar da gitme demez, çünkü konuşmak ve yazmak için gidilmesi gerekir coğrafyanın kader olduğu başka topraklara…