“Şşşşt sus!”, “Şşşşt sakın bağırma!”, “Şşşşt sesini çıkarırsan fena olur!” Susturulan, Bastırılan, Kuşatılan, Sömürülen, Ensest Mağduru, Şiddet Gören Kadınların Gerçeklerini Görmek İçin Bir Çağrı “Şşşşt!”

Ülkemizde ve dünyada hep var olan kadına şiddet ve şiddet haberleri özellikle de son yıllarda artış gösterdi, dikkat çekmez oldu, kanıksanır oldu. Oysa görmezden gelemeyeceğimiz, o haberlerin kahramanları var; mağdurları, ölüleri, katilleri. Toplumca yaşadığımız akıl tutulmasından dolayı, belki yeterince anlayamadığımız için, belki yeterince dayanışma gösteremediğimiz  için bu kadar yoğun yaşıyoruz şiddeti. Leyla Serpil ile “Şşşşt!” romanı ve yazım süreci üzerine Mevzuedebiyat’ta bir söyleşi yapmıştık.  Kadın olmanın bedelini ödettiren gerçekleri farklı boyutlarda yansıtan kitap üzerine bir kez daha yazmak istemem, bu gerçekleri iki satırlık haberler ve rakamların ötesinde, edebi alana taşıyan bu eserle bir dayanışma gereksiniminden doğdu.

“Her gün televizyonlarda, gazetelerde, çevremizde rastladığımız hayatın gerçeklerinden kurgulanmış olup ülkemizde son yıllarda giderek artan, kadına şiddet, ensest, tecavüz ve cinayetlerin taşınamaz ağırlığını kağıt-kalem ve okurla paylaşmak için yazıldığı” belirtilen (Tanıtım Bülteni’nden) Şşşşt! yolları bir sığınma evinde kesişen kadınların sessiz çığlıklarını, suyun üzerinde kalma, yeni bir karaya çıkma umutlarını edebiyat yoluyla aktarmak isteyen bir roman.

Şşşşt! 25 yıldır yazınla uğraşan Leyla Serpil’in üçüncü kitabı. Diğer iki kitabı da Bilgi Yayınevi’nden çıkmış. (Özgürlükle Ölümün Öpüştüğü An, 2006, ve Savruluş, 2014). Editörlüğünü Biray Üstüner’in yaptığı kitabın kapak tasarımı Murat Sayın’a ait. Kapaktaki kadının dudakları sanki konuşacakken kıpkırmızı bir Şşşşt’le susturulmuş gibi, romanın içeriğiyle oldukça örtüşen bir tasarım.

Yazar, Gazete Duvar’da yayınlanan bir söyleşisinde, kadının varoluşunu aile üzerinden biçimleyen bir edebi anlayışa sahip olup olmadığı sorusunu şöyle yanıtlamış: “Kadının varoluşunun aile üzerinden biçimlendiği, hele ki son yıllarda, gerçeğini yadsıyabilsem edebi anlayışıma hiç yansıtmazdım. Ama gelin görün ki kadının aile dışında gerçekten adı yok. Biliyorsunuz kendi çapında bir kadın bakanlığımız vardı. Çok da işe yaradığını görmedik ya… Onu bile sindiremediler de, ‘Aile Bakanlığı’na çevirdiler, daha ne olsun. Kadına kadın diyemediğimiz bir toplumda, kadın nasıl kendince var olsun? O, kibarca “bayan”, “hanım”, kabaca “karı”dır dilimizde.” Kutsal Aile kavramını bu edebi anlayışla taşımış romanına.

İstatistiki rakamlardan çıkarıp ete kemiğe büründürdüğü kadınların hikayesi Züleyha’nın gördüğü şiddet ve mücadelesi ile başlar. “Yaşadığı kişilik bölünmesiyle de ruhunu derin acılardan koruyabiliyor. Beynin inanılmaz yetilerinden biri mi kişilik bölünmesi. Bir tür yarılma mı? Tek bir ben’in ikiye ayrılıp acıyı ve gücü bölüşmesi mi? Her ne ise Züleyha için, onarıcı bir oluş biçimiydi bu. Yerde yatan acıdan kıvranırken, öbürü ayakta gözlemliyor kıyıdan, dimdik. Acı duymuyor, gururu kırılmıyor. Yalnızca yerdeki kendisine geriden bakıp üzülüyor ve ona güç vermeye, destek olmaya çalışıyor.”(s.5) Bir bedene kaç kişi hapsolabilir? Ya da o bedende kaç kişi kendini yeniden var edebilir?” Sorularıyla düşündürtüyor bizi Leyla Serpil.

Kendi izdüşümünden güç alarak, sığınabileceği tek yerin, sığınma evinin kapısından Züleyha ile birlikte girerken, hem çok benzer hem çok farklı hikayelerin kapısı da açılıyor okura. Roman ana mekan olarak bir sığınma evinde geçtiği için karakter sayısı çok. Emine, Aliye, Şükran, Hatun, Sevinç ve küçük Menekşe. Bir de sığınma evinde çalışan görevliler; Müdire Hanım Sevda, psikolog Gönül ve Binnur. Kadınların birbiriyle örtüşen hikayaleri,  zaman zaman geriye dönülerek, zaman zaman aralarındaki diyaloglarla kimi uzun kimileri daha kısa tutularak verilmiş. Belki her birinin yeni bir roman kahramanı olabileceği bu karakterler, yazar tarafından özenle kurgulanmış, sayfayı doldurmak için yaratılmadıkları çok açık.

Yazar olguları mümkün olan en geniş yelpazede sunmak için farklı tutum ve kişilik özelliklerine sahip karakterleri kurgularken belli bir dengeyi gözetmiş. “Bulunduğu konumla, yaptığı işle böylesine zıtlıklar içindeki” sığınma evinin müdiresi Sevda’nın karşısında, “hem insani, hem mesleki açıdan” sığınma evindeki kadınlara elinden gelen her türlü desteği sunmaya çalışan, “mutlu ve özgür kadın imgesi” Gönül ve oradaki kadınlarla benzer kader ve kederi paylaştığını sonradan öğrendiğimiz sevecen Binnur.

Ülkemizde sayıca çok yetersiz olan sığınma evleri, resmi yaklaşımla sadece kadının barınma sorununa çözüm bulan yer olarak değil, kadının fiziksel, ruhsal ve sosyal anlamda iyileşmesine olanak sağlayan bir yer olmalı. Bu bağlamda, odağında kadın ve kadın dayanışması olması gereken sığınma evlerinde çalışan kişilerin, kadın bakış açısına sahip olması çok önemli. Resmi tutumun bir anlamda uzantısı olan Müdire Binnur gibi olaya sadece zorunlu bir görev şeklindeki soğuk yaklaşım, oradaki kadınların kendini değersiz, güvensiz, mutsuz hissetmesine yani farklı travmalara yol açabilir. “Bir boşlukta gibiydi evden kaçtığından beri. Burada bir aidiyet duygusu edinmesi olanaksızdı… Bu ev istasyon gibiydi. Zorlu bir yerden gelip bilinmeyen bir yere gidecekken arada duraklanan, soluklanılan. Trenin buraya nereden geldiği belliydi de nereye gideceği meçhul.” (s. 82)

Yazarın “Bunca karabasan arasında bir ışık olarak,” kurguladığı psikolog Gönül ise, her fırsatta;  kadının birey olduğunu, mutlu olma, var olma ihtiyacı olduğunu gözeterek, sorgulamadan, yargılamadan yeri geldiğinde bir psikolog, yeri geldiğinde bir öğretmen, yeri geldiğinde onlardan biri, bir kadın olarak onlara ihtiyaçları olan psikolojik desteği sağlıyor.

Romanda iki ayrı ensest vakasının ve iki ayrı mağdur annesi tutumunun son derece gerçekçi bir yaklaşımla yansıtıldığını görüyoruz. Nüfusbilim Derneği ve BM Nüfus Fonu tarafından gerçekleştirilen “Türkiye’de Ensest Sorununu Anlamak: Özet Rapor (2009) adlı  araştırmada; “Uzmanlar tarafından, çocuğun ensesti annesi ile paylaştığı durumda annenin çocuğa inanması ve bu duruma doğru yöntemlerle karşı koyması beklenmektedir. Annenin mağdur çocuğuna doğru zamanda gerekli desteği gösterememesinin belli başlı nedenleri; ensesti saldırganın değil, mağdurun suçu gibi algılayan, anneyi ailenin birliğini her durumda korumakla görevli gören toplumsal baskılara karşı koyamaması, saldırganın fiziksel ve duygusal baskısı altında olması, ekonomik gücünün olmaması,”  olarak gösterilmektedir. (s.18-19). Romanda Menekşe’nin ve annesinin durumu tam da bu şekilde işlenmiştir.

“Anne bu rezillik karşısında senelerdir gözünü kapadığı belirtileri yok sayıp tüm suçu kızına yüklüyor. Öfke ve nefret duygularıyla kuşatılmış kadın sanıyor ki şikayet eden Menekşe. Yurda gidip herkesin içinde yalancılığından orospuluğuna kızına söylenmedik söz bırakmıyor….Sus, diyor. Sus konuşma kaltak. Evimi başıma yıktın. Bizi yedi düvele rezil rüsva ettin.” (s.61) ve susuyor Menekşe. “Elleri kucağında, parmakları kilitli. Bacakları sımsıkı bitişik. O bacaklar zorla kaç kez açıldı. Şimdi kapatabildiği kadar kapatıyor işte, sımsıkı.” Menekşe’nin dilsiz dünyasında yaşadıklarını ancak iç monolog aracılığıyla duyabiliyoruz, ne psikolog Gönül’le ne evdeki diğer kadınlarla iletişim kuruyor Menekşe, ta ki sığınma evinde annesiyle kalan dört yaşındaki Murat’ı olası bir felaketten kurtarana dek.

Bir diğer ensest trajedisine, romanda sığınma evinde çalışan Binnur’un geçmişiyle tanık oluyoruz. Evlatlık verildiği evin oğlundan hamile kalan ve başkasıyla evlendirilen Binnur ve zihinsel engelli kızı Gülşah. Binnur, Menekşe’nin annesinin tam tersi bir tutum içindedir. Anne Binnur kendi yaşamını, ödeyeceği bedelleri hiçe sayarak, üvey baba tecavüzüne maruz kalan kızını korumuştur, “Kapıyı fırtına gibi açıp içeri daldı. Gözleri karanlığa alışınca gördü Zeynel’i…Gerisi var yok gibi.” (s. 147) “Pişman değilim,” diyerek, bedelini ödemiş, şimdi kızına ve kendisine daha güvenli bir yaşam kurmuştur.

 

“Eskiler yenilerin kırık kanatlarını onaracaklar,” cümlesiyle özetlenen kadın dayanışması sadece Hatun’un cinselliği noktasında yara alıyor. Bir kelebek kadar özgür ruhuna karşın, sapına kadar dişi bedeni onu erkeğine tutsak kılan” Hatun, kadınlar tarafından bir bakıma sözel lince tabi tutulunca evden ayrılıyor ve trajik bir sona uğruyor. Geleneklerin günah haline getirdiği kadının cinsel gereksinimleri, sığınma evindeki kadınlar tarafından hem bir tabu, ayıplanılacak bir durum, hem de şiddet gördükleri erkeklerle bütünleşmiş, dolayısıyla bir anlamda nefret edilen bir uzantı. “Hatun’un güçlü, pek çok kadına aykırı cinselliğini yerden yere çaldılar. Onun kirliliğinin yanında kendilerinin ne denli temiz ve namuslu olduklarını duyumsadılar konuştukça, kendi cinselliksizleriyle neredeyse gurur duydular.” (s.103) Her ne kadar yazarın sesi olarak da duyabileceğimiz Gönül aracılığıyla cinsellik farklı yönleriyle ele alınsa da artık Hatun için çok geç kalınmış. Hatun’un evden kaçması işlenirken, yazar sığınma evlerinde kalan kadınlar için son derece tehlikeli bir duruma, kadın ticareti gerçeğine de değinmeden geçmemiş.

İstasyon olarak imlenen sığınma evinde, kadınların kendilerine daha güvenli bir gelecek kurmalarını, iş bulduklarını görüyoruz. Yaşlı ve hasta zengin bir kadının bakıcısı olarak iş bulan Aliye çok farklı güçlükler yaşar. “… istenmezliğin aşağılayacılığında küçüldü, küçüldü üstüne basılıp, çıt diye eziliverecek bir böcek gibi… Bilmediği hayat tarzı onu zorluyordu. Hayatı boyunca her kötülüğe alıştığı gibi bu yaşadıklarına da alışacağını bilmiyor değildi.” (s.71)

Hangi koşulda olursak olalım umut hep vardır ve olmalıdır şeklinde bir bakış açısıyla yazar, kitabın son bölümlerine doğru, iş kadını Işıl Hanım’la çıkar okurun karşısına. “Sade,  sert, dipten doruğa güven kesilmiş, ne istediğini bilen ve istediğini koparıp alacağı kesin,” diye tarif edilen Işıl Hanım’ın aslında: “Bir zamanlar kocası tarafından kemikleri kırılıp, kapının önüne konmuş; geçirdiği travma nedeniyle aylarca gözetim altında tutulmuş…Tüm bu yaşadıklarının sonucunda doğrulup ayaklarının üstünde dikilmiş,” bir karakter. Işıl Hanım yeni iş yerinde çalıştırmak üzere, sığınma evindeki üç kadını yanına alarak, bir dayanışma örneği sergilemektedir.

Şşşşt’de ana gövdeye bağlı, genellikle olay aktarımlı hikayeler de, mekan da, karakterler de hem kurmaca hem alabildiğine gerçek. Kitabın sonuna kadar, okuru kızdıran, üzen,  hatta küfür ettiren farklı duygu durumları var, ama bizi şaşırtan hiçbir şey yok.

Leyla Serpil kadın sorunlarına son derece duyarlı bir yazar olarak, bilinçli bir düşünsel süreç sonucu kaleme aldığı romanda, edebiyat estetiğinden ödün vermeden bireysel ve toplumsal gerçekleri dillendirirken okura oldukça yalın ve güçlü mesajlar iletiyor. İşte bu nedenle kitap bittikten sonra da etkisini devam ettiriyor.

Yazımı romanın ilk sayfasındaki ithafla, haykırışla sonlandırmak istiyorum: Kızlarıma ve dünyanın bütün kızlarına! Özgürlüğünüzü bir kızıl gül gibi göğsünüze iliştirin ve korkusuzca hayata karışın!”

 

Leyla Serpil, Şşşşt!, Bilgi Yayınevi, Baskı Tarihi: Mayıs 2017