Sefa Kaplan bu ilgiye değer kitabı bir mektuplaşma olarak kurgulamış: Dünya üzerinde kendisi gibi kör bir yazar arayan Borges’in Cemil Meriç’e gönderdiği mektupla başlayan bir “correspondance imaginaire”. Kitap, bir şekilde, kendi ritmiyle akıyor ama okurun kafasına pek yanıtlamadığı bir soru takıyor, aslında belirgin ama cevabını kitabın kendisinde bulamayacağınız bir soru:

Benziyor mu, gerçekten benziyor mu bu adamlar birbirine?

Bir tarafta doğru; körlük gibi neredeyse tanrısal bir sınavın birleştiriciliği var. Ve kendilerinden haberdar olan herkesi şaşırtan bir birikim: “O kadar şeyi nasıl okuyabilmiş bu adam?”

Bu doğru, ama bunun ötesinde? Biri belki yaşadığı coğrafyanın da katkısıyla körlüğünü, aslında yalnızca körlüğünü de değil, çekmek zorunda kaldığı bütün sıkıntı ve yoksunlukları tam bir arabesk sızlanma olarak anlatıyor. Hele “tensel mahrumiyetleri” hakkındaki kendine acımalarını surat buruşturmadan okumak mümkün değil. Öbürüyse, her zamanki oyunbazlığıyla körlüğünü üzerine ağır ağır inen bir günbatımına benzetiyor, dertlenecek fazla bir tarafı yok diyor. Kütüphane memuru olarak geçirdiği dokuz mutsuz yıla yaklaşımı da genelde böyle: Geçirilmiş kötü zamanların bazı anekdotlarla hikaye edilişi.

Kendine derin bir acıma ve eleştirdiklerine karşı hınca yakın, kapkara bir öfke Cemil Meriç’in yazılarında sık karşılaşılan şeyler. Evet, Meriç çok acıyor kendine, sanırım “bu coğrafyanın” cilvelerini bilmekle de ilgisi var, özellikle o yıllarda: Belki sorun, ne kadar birikimli olursanız olun, burada bazı konuların acılı kahırlı sözler etmeden konuşulamaması. Beyne seslenmeye çalışırken bile aslında sinir uçlarına mesaj göndermek. Sağduyulu, birikimli bir insanın kaçınması gereken bir şey diyebilirsiniz, yine de eleştirirken ölçülü olmak zorundasınız. Sözün kısası: Kendine acıyor ve öfke kusuyor diye Cemil Meriç’i pek de küçümsemiyorum.

Kurgu anlayışına gelelim, daha doğrusu edebiyata bakışa: Orada ne kadar benziyor bu adamlar? Kitabın yazarının göz ardı ettiği mesele bu sanki, çünkü Borges ve Meriç’in birbirlerinden tamamen ayrıldıkları yer orası. Cemil Meriç’in sesinden bir birikimle birlikte alışıldık bir edebiyat otoritesi konuşuyor. Her bahar Honoré De Balzac’la birlikte yeniden doğduğunu söylüyor. Balzac, Meriç’in en sevdiği yazar. Meriç’e göre Balzac’ın evreni tanrının evreninden daha küçük ama daha renkli. Müslümanlığını sürekli vurgulayan biri için gerçekten cüretkâr bir niteleme bu, gerçekten bir Batılı eleştirmen kafası. Balzac’ın hemen ardından elbette Dostoyevski geliyor, o yapay ve sevimsiz kısaltmayla Dosto. Yani o yılların bütün edebiyatseverlerinin bilinen seçimleri. Ama kendince ayrıntılı ve kısmen idealize edilmiş olarak. Alışıldık derken söylemek istediğim bu.

Borges’in Balzac okuduğunu gösteren hiçbir şey yok. Hiçbir Balzac referansı yok Borges’te, olsaydı en azından bir tanesine şimdiye kadar rastlardım. Stevenson’u Balzac’a yeğlediği kesin. Robert Louis Stevenson’u. Ve aynı zamanda H. G. Wells’i.

Cemil Meriç, bu toprakların birikimli, talihsiz ve mutsuz evladı Emile Zola’nın en çok mücadele adamı kişiliğini seviyor. Bu, sinik Borges’in çok da umurunda olmayacak bir şey. Salem soruşturmalarında sadece içine şeytan girmediğine ısrar eden aptalların idam edildiğini söylediğine göre.

Meriç’i ve Borges’i en çok birleştiren şey belki de Hint kültürüne olan hayranlıkları. O konuda bir sahicilik, bir arayış ve bir egzotizm hissi ikisinin de dudaklarından aynı anda dökülüyor gibi, sonra sıra farklılıklara geliyorsa da. Cemil Meriç diyor ki: “Hindistan’ı gerçekten görmekle hiçbir ilgisi yok. Batı’nın Hint Kültürü esini Ganj Nehrini hiç görmeyenler tarafından oluşturuldu. “Bu Borges’in de altına rahatlıkla imzasını atacağı bir yaklaşım. Cemil Meriç’in belki tek borgesyen tarafı.

İki çok ilginç gölge. Harfleri göremeyen ve harflerden oluşan iki adamın gölgesi.

Bir tarafta bizi ve onları kıyaslayan, insanı hem üzen, hem bilgilendiren şaşırtıcı derecede birikimli bir kör yazar. Notu kıt, öfkesi bol. Eleştirisine hedef olmak istemezsiniz. Dünyanın öbür tarafında, 1940’ların o yoksul Arjantin’inde başka bir kör yazar. Kurguların sayısı dörttür diyip bunu örneklendiren biri. Kafasının bir bölümünü Öklid dışı geometrik yasalarla kurulmuş çöl şehirlerine takmış…

 

Sefa Kaplan, Gözleri Görmeyen İki Adam, Everest Yayınları, 2016.