“Romanda birkaç katman var. Ortaya attığı en önemli soru ise, insanoğlunun içinde barındırdığı şiddeti tamamen reddedip reddedemeyeceği. Normallik ve delilik tanımlarımız, etrafımızdaki insanları anlamayı nasıl mümkün kılar?”[1] Vejetaryen Güney Koreli yazar Han Kang’ın 2016 Man Booker ödüllü romanı.[2] Yazarın bir röportajında kitap hakkındaki bu cümleleri bizi şiddetli bir şekilde bu kitabı edinip okumaya sevk edebilir, nihayetinde bu görüş yazarın eserinin içinde barındırdığına inandığı düşünceleridir, okur için ise durum tam da bu olmayabilir.

Sanatçı eserini oluştururken eserin alt metninde büyük fikirler ya da koca varoluşsal sorunları ortaya çıkarmayı amaçlamış olabilir, ama bu demek değildir ki bu eser omuzladığı bu yükün hakkından layıkıyla gelmiştir. Eserin büyüklüğü elbette taşıdığı ve değindiği konularla ilişkili olabilir, yine de bir eseri büyük yapan başka nedenler de aranmalıdır.

Elbette eserin Man Booker gibi prestijli bir ödüle yaslanması okurda ister istemez saygı ve merak uyandırabilir. Ve böyle bir eser hakkında olumsuz düşünmek (ki internetten bir göz atayım dedim, baktığım tüm yazılar neredeyse övgüyle bahsediyordu bu roman hakkında) belki de eserden ziyade olumsuz düşüncesini dile getiren kişiden kuşku uyandırabilir, bunun da farkındayım. Yine de peşin söyleyeyim Vejetaryen elli tane de Man Booker Ödülü almış olsa ve dünyanın en değerli eleştirmenleri de ondan övgüyle bahsetse ben yine de bu eseri sevmedim ve bunun için bir sürü nedenim var.

Sıradan, bilindik korku filmlerini düşünün. Bir kişi vardır ya da en fazla iki ya da üç kişi. Bir evde yaşarlar ve bu ev muhtemelen koca bir ormanın ortasındadır ya da kimsenin geçmediği ıssız bir yerdedir. Bazen kurban hiçbir hasta ya da hemşirenin olmadığı bir hastane koridorunda ya da odalarının sayısını yönetmenin de tahmin edemeyeceği kadar fazla olan bir malikânede koşuşturmaktadır. Herkes ve her şey üzerine üzerine gider kurbanın. Sığ korku filmlerinin ortak paydasıdır bunlar, olmazsa olmazı damlayan bir musluk, gıcırdayan döşemeler vs. Ve bu tür filmlerin bir paydası daha vardır ki, diyaloglar korkunçtur, izleyici hayal gücünü ne kadar devreye sokmaya çalışsa da bu diyalogları karakterlerine giydirmeyi başaramaz. Aksini demek isterdim, ancak bir okur olarak, Vejetaryen romanının ilk bölümü vasat bir korku filminin tonunu çağrıştırmaktan başka bir şey vermedi bana. Bir gece yarısı görmüş olduğu bir rüyayla et yemekten vazgeçer karakterimiz. Buna saygı duyuyorum, hatta muhteşem buluyorum, keşke ben de öyle yapabilsem, yalnız ilk bölümdeki neredeyse tüm diyaloglar inandırıcılıktan uzak. Neredeyse bütün kötülükler eş dost kim varsa bedenlerinde dirilip kadına zülüm etmeye çalışır, tıpatıp korku filmlerindekine benzer olmasa da yakın. Kimse şöyle aklı başında kurbana düzgün bir soru sormaz, soran da onu yeterli dinlemez ve asla daha fazla açıklama yapmasında ısrar etmez.

Siz bunlara isterseniz sembolik ya da alt metin-üst metin diyebilirsiniz, ne yazık ki ben diyemiyorum. Ya da isterseniz buna uzak doğu kültürü deyin, bizde böyle şeyler olmayabilir deyin, yine de beni buna inandıramazsınız. Ve ilginçtir kimsenin aklına bu kurbanı bir psikoloğa ya da bir psikiyatra götürmek gelmez, bunların dışında her türlü ısrarı yaparlar ama. Bir de arada bir kadının akrabalarının (abla, anne, baba) “Damat sana da üzülüyoruz.” “Damat sana da yazık oluyor.” demeleri çeviriden kaynaklı bir sorun değilse eğer, Yeşilçam’dan fırlamış gibi. Sanki tek sorun yeterli et yiyemeyecek olan damat ve sadece bitkisel besleneceği için güçten düşecek olan kızlarının damatlarına gerektiği kadar seks hizmetini sunamayacak olması. Bacanakların tek derdinin birbirlerinin karsını yatağa atmak olması da ayrı bir dert. Asla bir Madam Bovary ya da Anna Karenina benzerlerine yakın ruhsal bir karakter de beklemediğimi eklemeliyim. Ayrıca ikinci bölümde öyle bir sahne var ki dünyanın hiçbir ülkesinde böyle bir şey olmaz, hele 21.yüzyılın modern Güney Kore’sinde bunu asla düşünemem. Abla kocasını ve kız kardeşini aynı yatakta yakalar ve ambulansa haber verir. Sağlık görevlileri itirazlarına rağmen zorla deli gömlekleri bunlara giydirip hastaneye götürür. Yazarın sağlık alanını ve hastaneyi pek bilmediği anlaşılıyor. Başka bir bölümde başhemşire sorumlu doktorla vizit dolaşıp hastaya kateter ya da enjeksiyon (iğne yapma) yapabiliyor. Hastanede çalışan biri olarak da söyleyeyim, başhemşire hastanenin idare bölümünde oturur ve işi hemşireleri denetlemek, dünyanın her yerinde de durum böyledir ya da buna yakındır, zira bu işleri yapabilecek bir sürü hemşire vardır elinin altında. Sanırım yazar hastanın durumuna ciddiyet katmak için hemşire değil de başhemşire ya da sorumlu hemşire demeyi tercih ediyor, tabii çeviride kusur olmuşsa bilemem. Ne diyebilirim ki, en kötü senaryoda bile karşınızdakini inandırmaya çalışmalısınız ve ben romanı okurken bunlarla bocalayıp durdum.

Sonuç olarak, eser temelde bazı derin konuları dert edinmiş olsa da karşımıza vasat bir korku filminin senaryosu gibi çıkıyor. Evet, yer yer varoluşu sorgulayan yerler var ama bunlar daha çok eser içindeki küçük adacıklar gibi duruyor ve eseri yukarıya çekmiyor, en azından bir okur olarak gördüklerim bunlar.

 

 

[1]K24’te 30 Mart 2017 tarihli Elif Bereketli ile yapılmış röportajından alınmıştır.

[2]Han Kang, Vejetaryen, Çev: Göksel Türközü, April Yayınevi, 7. Baskı, 2018.