Edebiyat ve Sinema – 3

 

Sanatsal paralel dünyanın, gerçek dünyamızın bir yansıması olduğunu düşününce, gördüğümüz rüyalar da, tıpkı sanatsal izdüşümlerde olduğunu gibi, zihnimizde uyandırdığı farklı bir gerçeklik duygusuyla, yaşadıklarımızın bir yansımasını görüntüler. Rüyalarımızı kimi simgelerle açıklamaya çalışırken aslında kendi soyutlanmış varlığımıza anlam vermeye çabalarız. Elbette rüyalar disiplinsizdir. Sanatsa, türlü gerçekliklerle yaratılan nesneyi, düş ve düşünceyle disipline eder.  Hayallerimizi, kendi varoluşumuzu esas alarak, bir düzene koymamız, önce “ben kimim” ve ardından “onlar kim?” ve “burası neresi” gibi sorularla, yabancılaşma yaratarak bizi farklı sorgulamalara götürür. Sorgulamalar, hayata paralel o dünyanın kapısını açar. Etkin (yaratıcı olalım) ya da (yaratılanı alımlayan) izleyici, tıpkı “Alice Harikalar Diyarında”da olduğu gibi, orada yaşadığımız, farklı bir dünyaya girmektir. Belki bu çocuk kitabının güncelliğini hiç yitirmemesi, unutulmaz olması, herkesin düşlere olan kaçınılmaz eğilimi yüzündendir. Daha fazla açımlarsak, her sanat-edebiyat yapıtını (yaratan x paylaşanlar) benzer eylemin iç çekiminde buluşur. Bu çekimdeki edim, farklı bir dünya algısıyla, yaşanan gerçekleri yeni bir gerçeklikte okumaktır.

Burada en önemli olan, yeniden yaratmanın rüyanın bilinçsizliğinin tam karşıtı olmasıdır. Rüyalar uyandığımızda savruk imgelerle aklımızda kalır ve bizi şaşırtır çoğu zaman. Uykuda beynimizdeki resimler, kendi kendine istenç dışı bir kurgu yapar. İnsanlar, ilişkiler, mekânlar… Hepsi lunaparktaki aynalarına benzer, garip şekillerle büründürür yaşadıklarımızı.

Üstteki resimde gördüğümüz, değişen odak-ışık ilişkisiyle, insanın ayna karşısında eğlenceli zaman geçirmesini sağlayan bir ayna salonu. Bu görüntü bize biraz rüyalarımızı anıştırıyor. Farklı iç ve dışbükey aynalar karşısında kendimizi seyrederken, içimizde bir tuhaflık duygusu baskınlaşır. Tıpkı sabah uyandığımızda anlamlandıramadığımız rüyalarımız gibidir. Bu görüntüler kendi kendine oluşan içsel bir mekaniğe sahip ve disiplinsizdir.

Bu fotoğrafta ise, Sherwood King’in (If I Die Before I Wake) Uyanmadan Ölseydim adlı romanının, bir Orson Welles uyarlamasıdır. (The Lady from Shanghai) Şangaylı Kadın,  günümüzde Film Noir (Kara Film) külliyatının önemli eserleri arasındadır. Bu müthiş iç içe geçmiş aynalı sekans, sinematografik yaratıcı bir dili yansıtır. Orson Welles ’in kendi sinema dilini kullanarak, romandan perdeye aktarımıdır. Evli, Femmes Fatal Rita Hayword’la, ona tutkun bir adamın tehlikeli gönül bağını, aynalarla çoğaltarak, tehlike gerilimine görsel bir gizem vermiştir. Sanatsal dil ve üslup birbirini içerir. Romanda anlatılanla, sahnede olan çoğu zaman farklı bir dilin anlatı dizimidir. Edebiyat ve sinema,  ikiz kardeş olsa da, yaratı biçemleri ayrıntıda farklıdır, hatta canlandırırken bazen birbirini tersler. Orson Welles’in  filminde, sözcüklerle anlatılan bir baskı ortamı, sinemada görsel mekânları ve öteki sinema elamanlarını seçip kullanarak  gerçekleştirir. Ancak, roman ve sinemanın ikiz kardeşliği atmosfer kurma gücünde, neredeyse tam benzeşim gösterirler. Kendini dilini kuran, karakterlerini canlandıran edebiyat için geçerli olan, sinema için de olmazsa olmazdır. Bu (elementler) temel ögeler olmadan, ne romanda ne sinemada atmosfer kurulamaz. Atmosfer kurmaksa tam başarısıdır yaratıcılığın.

Yıllar önce Çetin Altan’ın romanından Ümit Elçi tarafından aynı adla uyarlanan “Bir Avuç Gökyüzü“ filminde asistan olarak çalışırken, o baskın gözaltı kuşatmasını anlatmak için kimi mekânları özellikle aramıştık. Tüneller, alt geçitler, köprü altları… Yönetmen, gözaltındaki adamın evini de, Yeşilköy’de üzerinde alçaktan geçen uçakların olduğu bir Yeşilköy’de çekmişti. Sinemada mekân arama, gerçekte bir film dilini kurma çabasının en önemli bir parçasıdır. Bir de aklımda kalan, Metin Erksan’ın çekilmemiş bir sahnesidir. Son filminde (Sensiz Yaşayamam-1977) kanser olan zengin bir genç kadın, kendini öldürtmek için bir katil tutmuştur. Bütünüyle ticari bir yapımdır. Ancak Metin Erksan için ticari olsa da filmdir; görsel bir dili olmalıdır. Çekmek istediği ama prodüksiyon zahmeti (!) yüzünden çekemediği bir sahneyi şöyle anlatmıştı bir keresinde.

Kadın, arkadaşlarına doğum günü partisi vermektedir, aynı zamanda kendisi için bir veda partisidir. Müzik çalar, herkes neşe içindedir. İstanbul burjuvazisinin gençleri eğlenmektedir. Neşeli bir ortam. Sonra kocaman bir pasta gelir ortaya. Filmin oyuncusu Hülya Koçyiğit’in pastadan heykelidir. Herkes şaşırır, heyecanlanır ve pasta yenmeye başlar. Kadın bir anlamda kendi ölümünü izler. İnsanlar mutlulukla, dilim dilim parçalayarak onu yemektedirler.

Bu çekilmemiş sahne, benim için çok öğretici bir derstir. Üstelik çekilmiş gibi gözümde canlanır bazen.

Dil konuştuğumuz dil’den ötedir; dil iletişimdir. Ancak kimileyin aynı sözlüklerle bile, birbirimizi anlayamayız ama bir şiir, bir kitap, bir film, bir resim… çoğu kez, bizi bize yansıtır. Bu yansımayla konuşulan dil’in ötesini duyumsarız; gerçek varlığımızı farklı bir gerçeklikte hissederiz. Yalnız kendimize dönük bir edim değildir. Hayatımıza benzeyen imgelem parçalarının yanı sıra,  bize yabancı gelen kimi hayat parçalarına da zihinsel olarak dokunabiliriz. Günlük dil, zihinsel varlığımıza hep az gelir. Edebiyatsız-sanatsız bir yaşam, tekdüze bir yolda, gelişimsiz bir ruhla yürümektir, bir türlü aşkınlaşamamaktır. Bu yüzden,  özellikle anti demokratik sistemler, oluşturdukları toplumsal gerçekliği sorgulayan zihinden rahatsızdır,  hep yok etmek isterler.

Edebiyat-sanatın yaratıcı özündeyse, direngenlik vardır. Sorular olmadan yeni gerçeklilikler kurulamaz ki!

Günlük yaşamın gerçeği, algılarımızla yeniden günceller hayatımızı. Seçtiğimiz bilinç hem öznel, hem de özgün olmalıdır. İyi bir sanat yapıtı bu kaynaktan güç alarak, insanlığın ortak aklına eklemlenir. Yeniden canlandırmaların hepsi, somut ve soyut arasındaki ilişkide hayat bulurlar. Gerçeğin daha doğrusal gerçekliğini yaratma çabası, arayış, benliğini sorgulama, ben’leri duyumsama… Nice ince ayrıntılı yaratma kaygısıyla, öz ve biçim arasında kendini var eder. Sinema ve Edebiyat,  teknolojik olarak ne kadar farklılaşırsa farklılaşsın, mutlaka bir dilin içinde var olacaktır. Bu nedenle dil’in günlük dilden öte, paralel yansısını kavramak gerek. Resmi görmekle başlar yazmak. Söz, resmin öteki halidir belki de. Sözler ve renkler… hareketler… ışık… ses… gölge… hepsinin müzikalitesi yaratıcının yardımcısıdır. Tüm bu temel ögelerin (elementlerin) iç dengesini duyumsamakla yaratırız; hem edebiyatı hem de sinemayı. Öte yandan edebiyat ve sinema gerçekten bir dil ise, okunur bir yaratıcılığa da işaret eder. Yazarın ya da sinemanın yaratıcı dili okurken, aynı zamanda kişisel alımlamayla, kendimize ait bir dünyadan izleriz görüntüleri ya da sözcükleri.

“Okurken gördüğümüz imgeler kişiseldir. Görmediğimiz şey, belli bir kitabı kaleme alırken yazarın zihninde canlandırdıklarıdır. Başka bir deyişle, her anlatının dönüştürülmesi, hayal gücü ve çağrışımlar yardımıyla tercüme edilmesi gerekir. O, bizimdir” (Peter Mendelsund, Okurken Ne Görürüz, Metis Yayınları.)

Amerikalı bir kitap tasarımcısı, yazar P. Mendelsund yazı ve görsellik bağıntısı üzerine meraklısı için ilginç bir kitap hazırlamış. Biz de edebiyat ve sinema ilişki üzerinde bir “sinema okuması” yapabilir miyiz?

Söz gelimi Tarkovski’nin ‘Kurban’ filmini okuyabilir miyiz? Bütünü zamansal olarak zor olsa bile, önce bir sahneyi izleyip sonra gözümüzü kapatıp bir kitap gibi düşleyebiliriz elbette.

 

Aleksander, bir ağaç gövdesine sırtını dayamış, düşünceli konuşmasını sürdürür. Rüzgârın sesi uğuldar, parlak yeşil otları dalgalandırır fonda. Birden sessizliği ayrımsar Aleksander, çevresine bakar tedirgin… Oğlunu göremez… Telaşlanır,

“Oğlum… Küçük adam…” diye seslenir kaygıdan büyümüş gözlerle.

Küçük çocuk yeşil otların arasında doğrulur, burnundaki kanı siler babasına bakarak. Konuşması yasak olduğundan seslenemez. Aleksander heyecanla ona yönelirken düşer.

“Tanrım ne oluyor bana.”

 

Resim değişir; sepia renk alır görüntü. Kamera tekdüze bir hızla, eski yüzlü bir sokak aralığında, çamurlu sular, çöpler, naylonlar… kamera kayarak ilerler; devrilmiş bir otomobil enkazını geçer, ambalaj kutuları… eski bir tonet… ve pis bir su birikintisine düşen görüntüleriyle, gölgeler gibi kımıldanan eski apartmanlar…”

İnsan kendi tarihi boyunca hep gerçek yüzünü aramıştır. Bu onun geçiciliğine olan başkaldırısıdır aynı zamanda. El izlerini mağaraya bırakan insanla, bugün tuşlara basarak yazdıklarımız arasında güçlü bir arzu bağı vardır. İletişim sembolleri  değişir, ancak insanın var olma istenci hep süre gelir. Bu arayış bizim ruhumuzun atom çekirdeğidir desek yanlış olmaz.

 

 

Edebiyat ve Sinema – 1 Edebiyat ve Sinema İkiz Kardeş midir?

Edebiyat ve Sinema – 2 Yaratmanın Özü Yeniden Canlandırma