“Hiçbir şey ötekinden ayrı düşünülemez. Dünyayı bölen, sınıflandıran, indirgeyen, düzenleyen, dizgeleyen parçalanmış zihnimizdir. Kendisi parçalandığı için dünyayı da kendisi gibi zanneder, öyle görür, öyle kavrar. Hâlbuki bu dünyada her şey iç içe geçmiştir. Kaotiktir, dağınıktır, rastlantısaldır ama asla kopuk değildir. İşte bu yüzden düşlerin fiziği vardır, fiziğin de düşleri.”

“İnsan dediğin, izdiham, istila ve linç demektir. Tıpkı kötü anılar gibi. Onlar da aklımızı istila ediyor, bugünümüzü öldürene kadar darbeliyorlardı.”

“Niye çoğaltmak ister insan kendini fotoğraflarda, aynalarda, heykellerde, eserlerde? Çoğaltmaya değer ne vardır insanda? Çoğaltırken çoğalacağına bölünür azalır mı aksine? Nasıl toplar kendini tekrar, nasıl bulur dört yana dağılmış parçalarını?”

“Çünkü geri dönenler, hiçbir yere gidemeyenlerin umududur.”

“Hiçbir rengi, kokusu ya da tadı yok bilinmezin. Yalnızca bir dokusu var: Pütür pütür, soğuk, huzursuzluk verici. Ha unutmadan, bir sesi de var: hiç durmadan susuyor.”

“Her kelime, kâğıda yatırılabilirse sakinleşen vahşi bir hayvan. Kâğıtlarım hayvanat bahçesi.”

 

Yukarıdaki alıntılar Orçun Ünal’ın Everest Yayınları’ndan 2018’de çıkan son kitabı Bu Ben Değilim’den yapıldı. İlk kitabı Dekadans ve Ölüm yayımlandığında edebiyat çevrelerinde geleceğin on yazarından biri değerlendirmeleri yapıldı. Yeni kitabı üzerine de çok konuşuldu, tartışıldı, yazıldı, kendisiyle söyleşiler düzenlendi. Biz de okurlarımız için Orçun Ünal’ın öykü dünyası, insana, yaşama bakışı, çalışma masasındakiler gibi konularda söyleştik. İyi okumalar.

 

Sizi önce dergilerde yayımlanan öykülerinizle, sonra da 2014’te çıkan Dekadans ve Ölüm’le tanıdık. Ardından Nisan 2018’de Bu Ben Değilim yayımlandı. Şimdilerde birçok dergide öyküleriniz ve söyleşileriniz, Öykülem’de eleştiri ve çevirileriniz yayımlanıyor. Bize biraz kendinizden söz eder misiniz, kimdir Orçun Ünal ya da kim değildir?

İnsan kendini tanımlara sığdırmakta zorlanıyor galiba. Orçun Ünal, birlikte yaşamak zorunda olduğum biri benim için. Okurlar için, bir metin yazarı. Türlere fazla takılmamaya çalışıyorum. Türlerin bizi belirlemesi değil, bizim türleri aşmamız önemli olan. Edebiyatın hâkimi, üstadı olmaya çalışmak yerine, edebiyata hizmet etmek daha kıymetli bence. Bu yüzden, eksik olan eleştiri alanına elimden geldiğince bir şeyler katmaya, çevrilmemiş güzel öyküler gördükçe çevirmeye gayret ediyorum. Çünkü kendi yazdığım metinlerle edebiyata ne kadar etki ediyorum, emin olamıyorum.

 

“Anlaşılmak bir lükstür. Uzun yıllar bu sözün çok doğru olduğunu düşündüm ama artık düşünmüyorum, biliyorum. O nedenle de anlaşılmak kaygım yok. Ben yazdıklarımdan sorumluyum. Size neyi neden yaptığımı tek tek anlatabilirim, ama okurların ne anladığı onların sorunu, benim değil.” diyor Meltem Arıkan Hürriyet Gösteri’nin Mart-Nisan-Mayıs 2018 sayısında Feridun Andaç’ın sorduğu bir soruyu yanıtlarken. Siz ne düşünürsünüz anlatmak ve anlaşılmak konusunda? Yazarın okur tarafından anlaşılma kaygısı var mı, olmalı mı? Okurlarınızdan nasıl dönütler alıyorsunuz?

Alıntıladığınız sözün kısmen doğru olduğunu düşünüyorum. Anlaşılmak gerçekten bir lüks. Ben de anlaşılmak isterdim. Çoğu zaman metinlerimde kurduğum bağlantıların gözden kaçırıldığını fark edip hayıflanıyorum. O yüzden bir süre sonra anlaşılma hevesimi kaybettim.

Diğer yandan, yazan kişi ve yazılan metin okurlarla birlikte çoğalıyor. Kurduğunuzu bilmediğiniz bir bağlantının, farkında olmadığınız bir alt metnin okur tarafından fark edilmesi keyif verici. Kendiniz hakkında bir keşfe zorluyor sizi. Yazmak, bir çoğalmak ve yayılmak işi.

 

Bu Ben Değilim’de anlatıcının (belki de yazarın) hep bir yerlerde durup kendini izleme hali var. Anlatıcı, kimi heykeltıraş olup kendini izliyor, kimi yaşamı farklı farklı sonlanan Osman Hamdi’yi anlatıyor, kimi de birbirinin rüyasına giren iki insanı. Bu kurgu biçimi kitabın adı ile de çok uyumlu. Buna, insanın kendini çoğaltması, kendine dışardan bakabilmenin kazanımlarını görmesi diyebilir miyiz? Bu soruya bağlı olarak Öykülem 12’de Eyüp Tosun’un sorularını yanıtlarken verdiğiniz cevaptaki sorunuzu ben size yönelteyim: “Yazar kendi ürettiği bir şeye ne kadar uzaktan bakabilir, ne kadar mesafeli olabilir?”

Bazen metinlerimizin bir ayna olduğunu düşünürüm. Zihnimizi, bilinçaltımızı, düş dünyamızı, arzularımızı metinlerimize yansıtırız isteyerek ya da istemeden. Bunlara geri dönüp baktığımızda, bilmediğimiz, tanımadığımız birini görürüz bazen. Çünkü o metni yazmamızın üzerinden zaman geçmiştir. Biz değişmişizdir, metindeki ‘ben’ bir başkasıdır ama yine de bizdir. Buradan müthiş bir gerilim doğar. Ben aslında kimdir? Benim sorum da bu. O anlamda, değişmez bir ‘ben’ yok aslında. Sonuç olarak, yazar gerektiğinde kendi ürettiği metne gayet uzaktan, hatta çok uzaktan, bir yabancılık duygusuyla bakabilir.

 

Siz öykülerinizde, türün sınırlarını da zorluyorsunuz. Öykü, mektup, felsefe, eleştiri, senaryo, deneyler, raporlar, kaynakçalar iç içe. Bir anlamda metinler arası bir metin Bu Ben Değilim. Tanımları esnetmenin, sınırların dışına çıkmanın yazara, okura ve edebiyat dünyasına kazandırdıkları nelerdir?

Yenilikler, tanım ve sınırları genişlettikçe ortaya çıkar. Burada, edebiyatta yenilikler yaptığımı söyleyecek kadar cüretkâr değilim. Ben yalnızca hamurumu bulmaya çalışıyorum. Hazır bulduğum hamura ellerimi ve zihnimi uydurmak yerine, ellerime ve zihnime uygun bir hamur bulmak benim gayretim.

Günümüzde, dünyamız çok geniş. Bilginin müthiş bir hızda, çok farklı kanallardan aktığı bir çağda yaşıyoruz. Edebiyat buna uyum sağlamazsa nasıl hayatta kalır?

 

Bu Ben Değilim’de anlatıcı, “Şimdi anlıyorum ki yetişmek için değil, kendimi geçmek için acele ediyordum. Bu sefer öyle bir yürüyüşe çıkacaktım ki hiç acele etmeyecektim. Kendi peşime takılacak, kendi ayak izlerimi takip edecektim. Uzun yürüyüşün sonunda kendimi yakalayacak, kendimi bulacak, kendim olacaktım.” diyor.

Ne dersiniz, yazarlık da bu değil mi, yazmak da böyle kararlı bir yürüyüş gerektirmiyor mu, kendini bulmak, kendi sesini oluşturmak, özgünlüğü yakalayabilmek için?

Başka yazarlara hayranlığınız ne kadar güçlüyse kendi sesinizi bulmanız da o kadar zordur. Tabii ki benim de kalemine hayran olduğum yazarlar vardı, hâlâ var. Ancak nadiren onlar gibi yazmaya çalıştım. Hep bambaşka bir derdim vardı. Kendi sesimi bulana kadar çok bocaladım, çok hata yaptım. Başkasının ayak izlerinden yürümeyince kendi çukurlarınıza düşmeye mecbursunuz.

 

Siz eleştiriler de yazıyorsunuz. “Günümüzde yazan çok ama eleştirmen neredeyse hiç yok. Eleştiri başlığı altında yazılanlar da, ya güzelleme, ya da sadece kitap tanıtımı. Oysa her açıdan sağlam eserler verilebilmesi için güçlü bir eleştiriye ihtiyaç vardır” tarzı eleştiriler görüyoruz kitap, gazete ve dergilerde. Hal böyle olunca, eleştirmen Ayşegül Tözeren’in Edebiyatta Eleştirinin Özeleştirisi adlı eserini de anarak sorayım. Yazar, ürün verdiği alanların eleştirmeni midir aynı zamanda, metni kurmasını bilen bir yazar aynı zamanda onu çözümleyebilen midir?

Kendi adıma öyle olduğunu düşünmüyorum. Yazmak içeriden, eleştirmek ise dışarıdan bir eylem türüdür. Bir metni okuduğunuzda çoğu zaman zihninizde bir fikir oluşur, onun niteliği hakkında bir yargıya varırsınız. Ancak bunu temellendirmek, metnin nerelerde aksadığını izah etmek başka bir şeydir. Eleştiri, bambaşka bir düşünme egzersizidir. Çoğu zaman kıvrandırır, ama kendini açtığında müthiş bir keyif verir. O zaman anlatının anatomisini görürsünüz.

 

Gregory Jusdanis, (Kurgu Hedef Tahtasında) “Hayatta kalmasına izin verilen metinler seçme işini yapanların çıkarlarını yansıtırlar.” der. Cümle, edebiyat ödüllerinde seçicilerin çıkarını vurgulayan bir içerik taşır ve seçicilerin tarafsız olamayacağını, kendi düşünce dünyalarına, sanat anlayışlarına uygun biçimde seçim yapacaklarını söyler. Ülkemizdeki edebiyat ödüllerinde seçici kurul üyelerinin yıllar içinde hiç değişmediğini, hatta bazı kişilerin hemen hemen her yarışmada yer aldığını görüyoruz. Bu durum edebiyat eserlerinde tek tipleşmeye neden olmaz mı, onların anlayışına uygun olmayan diğer yapıtlar hayatta kalma şansını nasıl yakalayacaktır? Bir edebiyat eserinin hayatta kalmasında ödülün payı nedir?

Genç edebiyatçılar genellikle ödüllere çok önem verirler. Ödül bir amaç olarak görülür. Ben de zamanında öyle görüyordum sanırım. Aslında edebiyatta ve çoğu sanat dalında ödül bir araçtır. Bir şeyin tasdiki bile değildir bence. Bir görünürlük aracıdır. Sizi hak ettiğiniz ya da hak etmediğiniz şekilde göz önüne çıkarırlar. Yabancı ülkeler hakkında konuşamam ancak Türkiye’de edebiyat ödüllerinin tahmin edilebilirliği çok yüksek. Çünkü lobicilik, mahallecilik ve edebiyat dışı başka faktörler önemli rol oynuyor. Ben şahsen edebiyat ödüllerinden, gözden kaçırdığımız, “piyasa”nın geri plana attığı isimleri, yetenekleri bulup çıkarmasını beklerdim.

 

Kutsal Olmayan Üçleme ve (Osman Hamdi) Homem Duplicado öykülerini okurken “Sanatçı ne kadar kendinden hareket ederse etsin ortaya çıkan eser kendisi değildir.” sözünün, anlamına ulaştığımı söyleyebilirim. Yazdıkça, yazar; yonttukça, heykeltıraş da değişiyor. Sanatçı eserini tamamladığında o esere başladığı zamanki kişi değil artık. Sanatla uğraşmak hedef kitleden önce, sanatçıyı da değiştirip dönüştürüyor diyebilir miyiz?

Dünyayı etkilediğimiz ölçüde ondan etkileniriz. Yazarak dünyayı değiştirdiğimizde yazdığımız metin de bizi değiştiririz. Tek taraflı bir yazma eylemi mümkün değildir. Üretmek, her zaman bir dönüşüm faaliyetidir. Metni yazan kişiyle metni okuyan aynı insan değildir.

 

Öykülerin hemen hemen hepsinde kapılar var. Çoğunlukla kilitli kapılar. Biraz bize bu kapılardan söz etseniz…

Bunu fark etmenize çok sevindim. Bu Ben Değilim’deki motiflerden biri de anlatıcıyı içeride ya da dışarıda bırakan kapalı, kilitli kapılar. Bu kapıları farklı şekillerde yorumlayabiliriz. Günlük hayatta karşı karşıya geldiğimiz iletişim engelleridir bunlar mesela. Dilin yetersizliğidir. Anlatıp anlaşılamamaktır. Açılmayan kapılar, “başkalarıdır” bir anlamda. Metinlerimdeki kapalı kapılar, biraz da hayallerimizdir. Önünde, gerçekleşmesini boşu boşuna beklediğimiz, uğruna hayatımızı harcadığımız hayallerimizdir. Herkesin o ya da bu şekilde kapalı kapıları vardır mutlaka hayatında. Geçemediğimiz eşiklerdir bunlar. Hatta açamadığımız kapı bazen kendimizizdir.

 

Kitapta bir de geri sayım öyküleri var. “1-1” ve “Azakrib ya da B.B.Otobüste”. Psikoloji ve felsefe ile harmanlanmış “1-1” başlığını taşıyan bölümde, öykülerden sonra, anımsatılan eserler ve kişiler sıralanıyor, bilimsel bir metinlerdeki kaynakçalar gibi. Yine “Azakrib ya da B. B. Otobüste”de kazada ölen adam geri geri yaşıyor. Sonra bu anlatım; kozmik, mistik, biyolojik, edebi açıklamalarla destekleniyor. Niçin geri sayım? Sizin benzetmelerinizden hareketle sorarsam, yaşamın bir hapishane, hayatta kalma dürtüsünün gardiyan olduğu bir yerde ölüm, bize yeni bir kapı açan bir anahtar mı? Ya da “dünyaya yeniden gelseydim”le başlayan bilince mi götürüyor bizi geri sayım?

Üzerine uzun uzun düşündüğümüzde ölümün de yaşamın da ne olduğunu bilmiyoruz. Bu hayatta birçok şeye bağımız var yalnızca. Bilincimiz salt değil. Bizi nesnelere, nesne görünümle şeylere, olgu sandığımız bilgilere bağlıyor. Geçmişimiz de bu bağlardan biri. Ya bağlara güvenip geriye gideceğiz ya da onları koparıp öne ilerleyeceğiz. Ölüm bütün bağların kopacak gibi göründüğü nokta. Doğum ise bütün bildiklerimizin toplandığı, tekrar sarıldığı, yumaklandığı başlangıç. Bilinmezin soğukluğu yerine tanıdık, bildik olanın sıcaklığı insanı kendine çekiyor bazen. Madem bir şekilde yok olacağız, o zaman doğumda son bulmak yeğdir bence.

 

Pek çok cümleniz var altını çizdiğim. Hatta on altı maddelik bir alıntılar listesi yaptım. İçlerinden biriyle sorsam: “Bugün varılan yer, yarın yola çıkılacak olandır.” cümlesinden hareketle, vardığınız yeri görüyoruz, peki buradan nereye gidecek Orçun Ünal, heybesinde neler var?

Bazen varılan yer korkutucudur. Çünkü ilerlemeyi seven insan, varmakla yetinemez. Hep yeni menziller belirler kendine. Her yolculuk, bir serüvendir. Göze alınan bir tehlikedir. Yazmak da böyledir. Bir noktaya varır gibi olunca rahat bir nefes alırsınız; ama hiçbir yere varmamışsınızdır. Esas olan, gitmektir çünkü. Ben de bugüne kadar biriktirdiklerimi heybeme koyup, onların ağırlığını sırtımda hissederek ve sürekli heybeme yeni şeyler katarak yürüyemez olana kadar ilerleyeceğim. Gerisini zaman gösterecek.

 

Edebiyatımıza katkılarınız ve sorularıma verdiğiniz yanıtlar için teşekkür ederim.

Ben de size bu güzel, kavrayışlı sorularınız için çok teşekkür ederim.

 

Orçun Ünal – Özyaşam Öyküsü

Akademisyen, yazar. 12 Temmuz 1983 tarihinde İstanbul’da doğdu. Almanya (Universität Frankfurt am Main JustusLiebig-Universität Giessen, 2006) ve Türkiye’de (Fatih Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, 2008) uygulamalı tiyatro bilimi, Türkoloji ve karşılaştırmalı dil bilimi okudu. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesinde yüksek lisansını tamamladı (2010). “Klasik Moğolca Söz Varlığında Türkçe Kökenli Kelimeler ve Türkçe-Moğolca Ses Denklikleri” teziyle doktora yaptı. Halen Georg August Göttingen Üniversitesi’nde Konuk Bilim İnsanı olarak çalışmaktadır.

Orçun Ünal’ın öykü, şiir ve yazıları Özgür Edebiyat, Sıcak Nal, Varlık, Lacivert, Şiirden, Granada, İza, Kurgan, Sarnıç Öykü, Patika ve Kurşun Kalem dergilerinde yayımlandı. 2012 Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödüllerinde öykü dalında dikkate değer bulundu. Ayrıca, oyun yazma ve şiir dalında ödülleri bulunmaktadır.

İlk kitabı Dekadans ve Ölüm 2014 yılında Raskol’un Baltası’ndan, ikinci kitabı Bu Ben Değilim ise 2018 yılında Everest Yayınları’ndan çıktı.

 

 

Paylaş
Önceki İçerik“Romanlarımdaki Kadınlar, Büyülü Dünyanın Kendine Özgü Sarhoşluğu İçinde Yaşar ve Hareket Ederler.
Sonraki İçerikYalnızlığın On Bir Hali*
Avatar
1962’de Kastamonu’da doğdu. İlkokulu doğduğu köyde, ortaokul ve liseyi İstanbul’da Çamlıca Kız Lisesinde, Üniversiteyi On Dokuz Mayıs Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde okudu. Ağrı, Kastamonu ve Kocaeli’nde öğretmenlik yaptı. Halen Kocaeli- Kartepe’de Fevziye Tezcan Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesinde Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni olarak çalışıyor. Daha çok, kadın sorunlarını, toplumsal sorunları, aile içi ilişkileri ve arayışları konu alan öyküler ve şiirler yazıyor. Kitap tanıtımları ve yazar söyleşileri yapıyor. Evrensel Kültür, Varlık, Aydili, Ekmek ve Gül, Ekin Sanat, Edebiyat Nöbeti, Amanos Edebiyat, Patika, Yeni E, Güncel Sanat, Sin Edebiyat, Son Gemi, Kurşun Kalem, Mevzu Edebiyat ve Edebiyat Haber’de öykü, söyleşi ve kitap tanıtımları yayımlandı. Ekim 2015’te Usar Yayıncılık’tan çıkan “Gün İçen” öykü seçkisinde iki, Ocak 2018’de Edebiyatist’ten yayımlanan Son Gemi Öykü Seçkisi-2’de bir öyküsü ile yer aldı. Okumaya, yazmaya, sorgulamaya ve öğretmenliğe devam ediyor.