Sibel Öz

11 Ağustos 2018

Murakami’nin İlk Kitabı Üzerine Bir Değerlendirme

Rüzgarın Şarkısını Dinle, modern Japon edebiyatının öncülerinden Haruki Murakami’nin ilk kitabı. Ali Volkan Erdemir tarafından Türkçe’ye kazandırılan kitap, geçtiğimiz Mayıs ayında Doğan Kitap tarafından yayımlandı.

Daha önce Murakami’nin on beş kitabını yayımlayan Doğan Kitap’ın, on altıncı kitap olarak yazarın ilk kitabını seçmesi, yayınevinin tasarrufu olarak açıklanamaz. Murakami, ilk iki kitabının uzun yıllar İngilizce’ye çevrilmesini istememiş, bu kitaplar, 2015 yılına kadar, dünyayı bir yana bırakalım, ABD’de bile yayınlanmamıştır. 2004 yılında Paris Review dergisine konuşan Murakami, konuyla ilgili olarak şunları belirtir: “İlk iki kitabım Japonya dışında henüz yayınlanmadı. Onların çevrilmesini istemedim. Onlar olgunlaşmamış eserler. Bence seviyesi düşük kitaplar. Sarsak kelimesi bu kitapları tanımlamakta doğru olacaktır.” Bu iki kitaptan biri olan Rüzgarın Şarkısını Dinle, yazarının bu kitapları “sarsak” ve dağınık bulmasına karşın, Japonya’da yeni yazarlar için verilen Gunzo Ödülü’nü kazanmış, Murakami okurlarını hiç de hayal kırıklığına uğratmamıştır.

Rüzgarın Şarkısını Dinle, çoğu ilk kitap gibi yazarının diğer kitaplarına oranla daha çıplak ve acemice göründüğü bir kitap. Ama zaten tüm ilk kitapların güzelliği de bunlar değil midir? Yazarlarına diğer kitaplarının yaşatmadığı bir mahcubiyeti yaşattıkları oranda biricik olma özelliği taşıdıkları gibi, yazarın üslubuna, derdine, sesine ilişkin önemli ipuçlarını da barındırırlar. Murakami’nin 29 yaşında küçük bir caz-bar işletirken yazdığı Rüzgarın Şarkısını Dinle, Murakami okurlarının aşina olduğu ve yakından tanıdığı temel izlekleri ve yazarın üslubuna dair temel çizgileri içermesi bakımından şaşırtıcıdır.

Rüzgarın Şarkısını Dinle’de Murakami’nin takip eden diğer kitaplarında da sıkça rastladığımız metafor kullanımı göze çarpar. Hayalle gerçeğin birbirine karıştığı ya da kahramanın gözünden anlatılan ‘öznel’ dünyanın gerçek dünyadan ayrıldığı her kavşakta anlatım dilinin gücüyle okurun da bu dünyaya inandırıldığı Murakami kitaplarında sıkça karşılaşılan metaforlar, ilk kitabında da sıkça kullanılmıştır. Kuyu, fil, kedi, orman… bunlardan bazılarıdır. Hikayesi yeteri kadar aydınlatılmamış gizemli kadınlar Rüzgarın Şarkısını Dinle’de de görülmekte, bu kadınlar gerek kahramanın geçmiş üç kız arkadaşı şahsında –ki bunlardan biri ormanda kendini bir ağaç dalına asarak intihar etmiştir-, gerekse de en yakın arkadaşı Fare’nin hikayesi bilinçli olarak muğlak ve karanlık bırakılan kız arkadaşı şahsında işlenmiş, yarım yamalak anlatımlarla başlarının üzerindeki gizemlilik halesi korunmuştur. Burada kitabın kahramanı olan kişi adsızken, yakın arkadaşı Fare’nin, Murakami’nin başka kitaplarında da görüldüğüne dikkat ederiz.

Murakami yazınında belirgin olan -ve onun yazarlık yaşamı öncesindeki caz-bar işlettiği süreçle ilişkilendirilen- metinlerinde sürekli şarkılara atıfta bulunma geleneğinin daha ilk kitabından başladığını da tespit etmek gerekir. Genellikle Batı ya da özelinde de Amerikan kültürüne ait şarkıların çoğunlukta olduğu bu ‘müzik listesi’, Murakami’nin hayata eşlik eden müzik ya da hayatın müziği olarak okumaya eşlik etmesini istediği şarkılardan oluşur. Rüzgarın Şarkısını Dinle, belki de Johnny Hallyday’in plağı, Adamo, Michel Polnareff, Brook Benton’dan “Rainy Night in Georgia”, Creedence’ten “Who’ll Stop the Rain”, Beach Boys’tan “California Girls”, Beethoven’ın “3 Numaralı Piyano Konçertosu”, Miles Davis’in “A Gal in Calico”, Bob Dylan’ın “Nashville Skyline”, Elvis Presley’nin “Good Luck Charm” şarkıları eşliğinde yazılmıştır. Ya da yazar kitabı bu şarkılar eşliğinde okumamızı önermektedir. Her iki durumda da, yazar Batı uygarlığını şiirler, şarkılar, kitaplar, filmler üzerinden tanımlamaktadır.

Bu novellada filmler de eksik değildir ve onlar da Batı orjinlidir. Kitapta bu filmler şöyle geçer; “Richard Burton’ın başrolünü oynadığı bir savaş filmi”, Kwai Köprüsü, Bana Onun Kellesini Getirin, Küller ve Elmaslar, Konvoy, Meleklerin Joanna Adası… Murakami yazınında ‘gelenekselleşmiş’ durumlardan biri olan dünya edebiyatına atıfta bulunma tutumunun daha ilk kitabından başladığını, bu ilk kitapta Flaubert, Derek Hartfield, Fitzgerald, Moliere ve Tolstoy gibi yazarların adlarının anıldığını belirtmek mümkündür. Rüzgarın Şarkısını Dinle’de bazı kitap adları da anılmıştır; Duygusal Eğitim, İyi Hissetmenin Nesi Kötü, Kızgın Damdaki Kedi, Büyücü, Flanders’in Köpeği, Mars Kuyuları bunlardan bazılardır.

Murakami yazını hakkında, son derece tartışmalı bir konu olan ve Japonya’da da oldukça eleştirilen Batı etkisi ya da ‘hayranlığını’ yansıttığı iddia edilen metinlerde işaret edilen filmlerin, müziklerin, kitapların, markaların vs. hiçbirinin Japonya’nın temsil ettiği Uzak Doğu ya da Doğu ya da Asya uygarlığına ait olmadığını görebiliyoruz. Bu durum eleştirileri haklı çıkarır mahiyette bir reddi ifade etse de, Rüzgarın Şarkısını Dinle kitabında da, Batı orijinli uygarlıktan (ve onun müziğinden, şarkılarından, yaşam tarzından) hem medet umma, kendini orada tanımlama, hem de onu da yeri geldiğinde ti’ye alma tutumu göze çarpmaktadır. Rüzgarın Şarkısını Dinle’de, Amerikan kültürünü akla getiren, adeta yer yer romanın Tokya’da geçtiği belirtilmese bir Japon yazarı tarafından yazıldığı kesinlikle anlaşılmayacak gündelik yaşama ait kültürel imgeler göze çarpmaktadır: Beyzbol, bira, sigara, kola, Noel, Kennedy, Mickey Mouse, caz, bar vs… Bu arada kitapta, Japon geleneksel şiir sanatı haiku ile de dalga geçilen pasajlar da mevcuttur. Kaldı ki Murakami de Japon geleneklerini “çok sıkıcı ve yapışkan” olarak tanımlayarak, aslında bilinçli bir tercihle Batı orijiniyle yazdığını ifade eder. Ülkesinde ‘Batı’nın kültürel ajanı’ muamelesi gören Murakami’nin dünya edebiyatında çoksatar durumda olmasına yol açan popülerliğinin altında bu verili durumun da payı olup olmadığı sorusu, kaçınılmaz olarak akla gelmektedir.

Murakami, diğer kitaplarında olduğu gibi Rüzgarın Şarkısını Dinle’de de son derece basit bir dil kullanmıştır. Kurgunun da muhteşem bir tasarıma dayandığı ya da okuru ters yüz ettiği belirtilemez. Ancak bireysel varoluş nedenlerine cevap aramayı çoktan bırakmış ve gerçeklik algıları hayatla problemli hale gelmiş karakterlere hayat veren Murakami, diğer kitaplarında olduğu gibi ilk kitabında da, tesadüfe dayanan karşılaşmalar ve kesintili zikzaklarla, okuru adeta yaşam gibi öngörülemez bir stille baş başa bırakmaktadır. Son derece anlaşılır, basit, hatta sıradan görünen bir anlatımla bireyi kuşatan hayat, yalnızlık ve amaçsızlık sarmalında okurun önüne konulur.

Rüzgarın Şarkısını Dinle’de Murakami’nin 29 yaşında henüz ilk adımlarını attığı yazarlık dünyasına ilişkin görüşlerini buluruz. Bu ‘ilk’ görüşlere Murakami’nin diğer tüm kitapları ve yazarlık yaşamı boyunca sadık kaldığını görmek şaşırtıcıdır. Kitabın asıl hikayeye girmeden önceki ilk bölümü, Murakami’nin yazmakla ilgili görüşlerine ayrılmış gibidir. Murakami’nin üniversite yıllarında “tesadüfen denk geldiği” ve adını vermediği –belki de kurmaca olan- bir yazarın şu sözleriyle açılır kitap: “Kusursuz metin diye bir şey yoktur. Tıpkı kusursuzluk diye bir şeyin olmadığı gibi.” Murakami, bu durumun, yani kusursuz metin diye bir şeyin olmamasının kendisine bir tür teselli verdiğini belirtir. Zaten kitabın başka bir bölümünde de, kusursuz yaratım için bazı “sınıfsal” koşullara vurgu yaparak, bu koşulların ancak Antik Yunan’da bulunabileceğini belirtir:

“Eğer sanat ve edebiyat arıyorsanız, antik Yunanların yazdıklarını okuyabilirsiniz. Gerçek sanatı doğurmak için, kölelik sistemi olmazsa olmaz bir gerekliliktir. Antik Yunanlar da böyle düşünüyorlardı; köleleri tarlalarını ekip biçerken, yemeklerini hazırlayıp gemilerinde kürek çekerken şehirliler Akdeniz güneşinin altında kendilerini şiire verip matematikle uğraşıyorlardı. Onlar için sanat, böyle bir şeydi. Gece yarısı saat üçte uyanıp buzdolaplarını karıştıran türde insanlar, ancak bu kadarını yazabilirler. Ve ben de onlardan biriyim” (sf.13).

Metnin, insanlık durumuna ve onun ‘sınıflı’ gerçeğine bağlı olarak kusursuz olamayacağını vurgulayan Murakami’ye göre; kusursuz metin yoktur, çünkü kusursuz insan da yoktur. Kusursuz (ya da mükemmel) insan, dolayısıyla metin/edebiyat ve sanat ancak Antik Yunan’da bulunabilir. Murakami, Rüzgarın Şarkısını Dinle’de ilerleyen kısımlarda ne zaman yazmaya otursa, üzerine bir umutsuzluğun çullandığını, çünkü yazmayı başarabildiklerinin kapsamının her seferinde sınırlı olduğunu, sözgelimi fil üzerine yazsa, fil terbiyecisi üzerine hiçbir şey yazamadığını ve bu duyguyla tam sekiz yıl boyunca savaştığını belirtir. Yaşlanmak sayesinde bu durumla baş etmeyi öğrendiğini, her tecrübenin bir şeyler öğrettiğini, bu nedenle yaşlanmanın o kadar da kötü bir şey olamayacağını belirtir. Bunları yazdığında yirmili yaşlarının sonundadır ve tabi ki yaşlanmak hakkında pek bir şey bilmemektedir. Ancak yazarlık sezgisiyle yaşlanmayı ve durumunu 29 yaşında da oldukça etkileyici biçimde tanımlar:

“(…) defalarca sert darbeler aldım, defalarca kandırıldım, defalarca yanlış anlaşıldım, bununla birlikte bir sürü garip deneyim de yaşadım. Çeşit çeşit insan gelip bana hikayesini anlattı, sanki anlata anlata üzerinden geçtikleri bir köprüydüm ben; sonra da çekip gittiler ve bir daha da geri dönmediler. Bu arada ben ağzımı sımsıkı kapalı tuttum, tek bir şey bile demedim. Böylece yirmili yaşlarımın sonuna geldim” (sf. 10).

Murakami, yazmaya öyle ‘ulvi’ anlamlar da yüklemez. Yazmak onun için bir zamanlar işlettiği minik caz-barda insanlara sandviç hazırlamaktan çok da farklı bir ‘iş’ değildir. Daha ilk kitabında, yazma edimine yüklediği anlamı belirleyecek ifadeler kullanmaktadır:

“Elbette, hikayemi anlatıyorum diye bu herhangi bir sorunumu çözdüğüm anlamına gelmesin ya da anlatmayı bitirdiğimde bir şekilde başka biri falan olacağım da yok. Çünkü, yazmak, kendi kendine terapi uygulamak değil sonuçta, olsa olsa kendi kendine terapi yapmaya yönelik zayıf bir deneme olabilir, o kadar. Dürüstçe yazmak çok zordur. Dürüst olmaya çalıştıkça, sözcüklerin karanlığın içine doğru kayıp gidiyormuş gibi olur” (sf.10). Bu cümlelerin sonunda, eğer her şey yolunda giderse, çok ileride ya da on yıllar sonra kendisinin de dünyayı çok daha yetkin cümlelerle anlatabileceğini belirtir. Ki bu, yazar açısından gerçekleşmiş bir dilektir.

Murakami, ilk kitabında yazmak hakkında bildiklerinin çoğunu Derek Hartfield’dan öğrendiğini belirtir. Bu arada onun tam anlamıyla ‘kısır’ bir yazar olduğunu da belirtmeden geçmez. Yine de Hartfield, yazarın belirttiğine göre Murakami’nin yazmak konusunda kılavuzu olmuştur. Murakami, kitabında Hartfield’ın yazmak konusunda şu sözlerini aktarır: “Yazmak dediğimiz şey aslında kendin ile seni saran olaylar arasındaki mesafeyi korumaktır. Gerekli olan şey sezgiler değil, cetveldir” (İyi Hissetmenin Nesi Kötü?, 1936). Murakami, Hartfield’ın bu sözlerini aktardıktan sonra, Kennedy’nin öldüğü yıl, kendisinin de, elinde çekinerek tuttuğu cetvelle çevresindeki dünyaya korku içinde bakmaya başladığını belirtir. Murakami’nin diğer tüm yapıtlarında da görülen ölüm temasıyla yaşadığı hesaplaşma, yazma uğraşının da temel gerekçesini oluşturur. İlk kitabında yazmakla ilgili düşüncelerini açıkladığı kısımlarda –alakasız gibi görünse de- amcalarının, kız arkadaşının, büyükannesinin ölümünden bahseder ve şunları belirtir:

“Büyükannemin öldüğü gece, ilk yaptığım, ellerimi uzatıp onun gözkapaklarını nazikçe kapatmak olmuştu. Gözlerini kapatınca, yetmiş dokuz yıl boyunca süren rüyası, sanki asfalta düşen yaz yağmuru gibi sessizce yok olmuş ve geriye hiçbir şey kalmamıştı” (sf.12).

Murakami için, daha ilk andan, ilk kelimeden, ilk kitaptan itibaren yazmak; asfalta düşüp eriyen yaz yağmuru misali yok olmaya mahkum olan hayattan geriye, bir şey bırakmaktır. Sözler, hikayeler, kitaplar bunun içindir; hayat rüyasından uyanmamak ve ölümü yenmek için. Rüzgarın Şarkısını Dinlemek belki de sadece sözlerin sesini duymakla mümkündür. Sözleri rüzgarlara emanet ederek, sessizce seyrederek zamanı ve kollayarak insanı…

 

Haruki Murakami, Rüzgarın Şarkısını Dinle, Çev: Ali Volkan Erdemir, Doğan Kitap, Mayıs 2018.

 

Sibel Öz – Özyaşam Öyküsü
1973 yılında İstanbul Üsküdar’da doğmuştur. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo, Televizyon ve Sinema bölümünden mezun olmuş, aynı üniversitenin Sinema alanında yüksek lisansını bitirmiştir.
Öykü yazarıdır. Öykü alanında çeşitli ödüllere layık görülmüş, kendisi de pek çok öykü yarışmasının jürisine katılmıştır. En Çok Seni Bekledim (Agora Yayınevi, 2006), Serçeler Ölürse (Notabene Yayınevi, 2012) ve Yokuş Yukarı İstanbul (Notabene Yayınevi, 2015) adlı öykü kitaplarının yazarıdır.
Kıyıya Vuran Dalgalar (Notabene Yayınevi, 2012), Pabucu Yarım (Notabene Yayınevi, 2013) ve son olarak Ayşegül Tözeren ile birlikte Korkma Kimse Yok (Notabene Yayınevi, 2014) adlı kolektif kitapları hazırlamıştır.
Halen Notabene Yayınevi’nde edebiyat editörlüğü görevini sürdürmekte olan Sibel Öz, çeşitli dergi ve basın mecralarında sürekli yazılar yazmakta, sinema alanıyla ilgili çalışmalarını sürdürmektedir.