Jared Diamond’un 1997 Pulitzer ödüllü ve çok ses getiren kitabı Tüfek Mikrop ve Çelik’in yayınlanmasından 17 yıl sonra Türkiye’de raflara çok önemli bir kitap düştü ve çok ses getirdi.

Bilindiği gibi, Ortadoğu’da yıllardır kirli ve kanlı bir savaş sürüyor; ittifakların, çelişkilerin, çıkarların, haklı ve haksızın sürekli değiştiği bir savaş bu… Bizzat insanı kitle imha silahı haline getiren “kör” inanç; dur durak bilmeyen kâr hırsı ve “insan”dan soyutlanmış iktidarların çıkarları birbiriyle kapışıyor. Bu kapışmanın nereye varacağını kestiremiyor kimse… “Dünya insanlıktan sınıfta mı kalıyor?” “Nasıl bu hale geldik?” ya da “Nereye gidiyoruz?” soruları, duyarlı insanların kafasını tarihte hiç olmadığı kadar meşgul ediyor.

Hayatın kendi yaşadığımız anlardan ibaret olmadığını zaman zaman unutuyoruz. Oysa dünya bundan önce de zor dönemlerden geçti. İşlerin bir kez daha alabildiğine kötüye gittiği şu günlerde, kendi türümüzün geçmişine, ezbere dayalı tarih bilgilerinin ötesine geçerek bakmak; belki ufkumuzu genişletip, içine sıkıştığımız kıskaçtan çıkış yolları konusunda bir ışık tutabilir.

Kitap kısaca, Bilişsel devrim, Tarım Devrimi ve Bilimsel Devrim’ in insanları ve diğer canlıları nasıl etkilediğini; başlangıçta, dünyadaki diğer hayvanlara bir üstünlüğü olmayan insanın giderek her şeye muktedir hale gelişini (Hayvandan tanrıya!) anlatıyor. Jared Diamond’un daha önce yazmış olduğu Tüfek Mikrop ve Çelik’e kıyasla çok daha bütünsel bir bakış açısıyla yazılmış, anlaşılmayı kolaylaştıran örneklerle beslenmiş. Bazı örneklerin, orijinal baskıda olmasa da, yazarın izniyle kitabın yayınlandığı her ülkenin tarihinden seçilip konulabilmesi, kitabın diğer bir özelliği.

Kitap, Harari’nin Kudüs İbrani Üniversitesi’nde verdiği tarih derslerinin kitaplaştırılmış notlarından oluşuyormuş. İçeriği, bildiğimiz tarihin çok ötesinde… Fizik, kimya, biyoloji, ekonomi, antropoloji, sosyoloji, felsefe, iktisat, tarih, coğrafya vb. kendi kompartımanlarından çıkıp bu kitapta hemhal olmuş durumda. Yazarın entelektüel birikimi gıpta edilecek düzeyde. Harari’den bu dersi alan öğrencilerin ne kadar şanslı olduklarının farkında olup olmadıklarını düşünmeden edemiyor insan. Evrimin öğrencilere anlatımının yasak olduğu okullarımız, kendi üniversitelerimiz akla geliyor.

Tarihimizin 13.5 milyar yıl önce fizik; 300 bin yıl sonra kimya; bugünden 3.8 milyar yıl önce ise bir biyoloji öyküsü olarak başladığını söyleyerek söze giriyor Harari… Atası, 6 milyon yıl öncesine ait bir şempanze olan insan tarihinin akışını, bundan 70 bin yıl önce geçekleşen Bilişsel Devrim, onu takip eden Tarım Devrimi (bugünden12 bin yıl öncesi) ve Bilimsel Devrim (5 bin yıl öncesi) şekillendirmiştir, diyor.

Bu girişin ardından kitap ilk bölümde, 150 bin yıl önce Afrika’ya yerleşmiş bulunan Sapiens’in, dünyaya yayılıp en önemlisi Neondertal İnsan olmak üzere insan türlerini yok etme sürecini ele alıyor. Bu süreçte Sapiens’in, hem bilgi paylaşımına, hem de var olmayan şeyler (efsaneler, mitler, tanrılar) hakkında bilgi aktarmaya yarayan “kendine özgü” dilinin belirleyici olduğunu söylüyor. Bilim adamlarının emin olamadığı ve insanlık gündemindeki popülaritesini yitirmeyen bir konuya değiniyor; Sapiens, Neondertal’ı yok etmeden önce onunla kaynaştı mı? Takip eden nesiller bu kaynaşmanın ürünü mü?  Bu bağlamda dünya üzerinde yaşayan ırkların kökeni konusunda iki teoriden söz ediyor; “Irk Karışımı Teorisi” ve “Yerine geçme Teorisi”. Bu teorilerden ilkine göre; iki arkaik insan türü birbiriyle kaynaşmıştır;  Afrikalılar, Asyalılar, Arupalılar arasında kökü çok eskiye giden (ve bugün ırkçılara malzeme olan) genetik farklılıklar var. İkincisine göre ise kaynaşma yok; hepimiz Sapiens’iz ve köklerimiz Afrika’da! Henüz kesin bir şey söylenemiyor ama son genetik çalışmalar, Karışım Teorisi’ni savunanların pek de haksız olmayabileceğini gösteriyormuş.

Harari, Sapiens’in zalim ve yok edici tarafını vurgularken, bunu korku ve endişeye bağlıyor. “Daha yakın zamana kadar, savandaki orta halli yaratıklar olduğumuz için, hâlâ korku ve endişelerle doluyuz ve bu da bizi fazlasıyla zalim ve tehlikeli kılıyor.” (s.25)  Daha da ileri gidip; “suçu sabit” dediği Sapiens için ekolojik bir seri katil nitelemesi yapıyor. (sf.78) Doğal yaşama, çevreye ve birbirimize verdiğimiz zararı düşününce ona hak vermemek mümkün değil, ancak tıpkı Hristiyanlıktaki gibi doğuştan günahkâr olduğumuzu ima eden bir yaklaşımı da var yazarın.

Bilişsel Devrim ya da Sapiens’in kendine özgü bir dil, düşünme ve hayal etme becerisi geliştirmesi, tarihin akışını değiştiren aşamalardan ilki olması nedeniyle çok önemli. Sapiens’in bu aşamaya nasıl eriştiği tam olarak bilinmiyor. Sadece beynin içyapısını değiştiren genetik bir mutasyonun meydana gelmiş olabileceğinden bahsediliyor kitapta.

Harari, insanların kalabalık gruplar halinde ve bir düzen içinde yaşayabilmesinin koşulunun; sözlü iletişim ve ortak bir mit yaratmak olduğunu belirttikten sonra, kitabın bence en çarpıcı önermesini,  Sapiens’in topluca bir arada bulunma, dil becerisi (dedikodu yapabilme) ve hayal gücünden (kurgulama) yola çıkarak yapıyor; “Evrende hiçbir tanrı, millet, para, insan hakkı, yasa ve adalet insanların ortak hayal gücü dışında var olamaz.” (sf.41)  Yani, kurguluyor ve kurguladığımız şeylere inanıyoruz. Yarattığımız, dinler, insan hakları, para, kapitalizm vb. mitler sayesinde, büyük ölçekli işbirlikleri oluşturabiliyoruz, hatta dünyayı yönetiyoruz. Bu noktada yazara; hayal gücünün yaşanan gerçekliklerden bağımsız olmadığı, soyut hayalle düzen kurulamayacağı, sadece hayal gücümüzle kendi kendimizi esir etmiş olamayacağımız eleştirisini getirmek mümkün.

Yazarın hatırlattığı bir diğer olgu; Bilişsel Devrim’den bu yana Sapiens’in nehirler, aslanlar ve ağaçların nesnel gerçekliği ile tanrılar, milletler ve şirketlerin hayali gerçekliğini iç içe geçmiş biçimde aynı anda yaşadığı; hayali gerçeklikler ve buna uygun davranışların kültür dediğimiz şeyi oluşturduğu.

İkinci bölüm, Tarım Devrimi’ni ele alıyor. 2,5 milyon yıl boyunca avcılık ve toplayıcılık yaparak yaşayan Sapiens M.Ö. 9500-8500 yıllarında Türkiye, İran ve Akdeniz’in doğusundaki bölgede yerleşik hayata geçişin başlangıcı olarak tarımla uğraşmaya başlamış. Medeniyetin inkişafında bir devrim olarak nitelenen bu adım Harari’ye göre tarihin en büyük aldatmacasıdır; “Bunun sorumlusu kimdi? Krallar da değil, rahipler ya da tüccarlar da. Suçlular, buğday pirinç ve patatesin de aralarında bulunduğu bir avuç bitki türüydü. Homo Sapiens bunları evcilleştireceğine, bunun tam tersi gerçekleşti.”(sf.92)  “Biz buğdayı evcilleştirmedik, buğday bizi evcilleştirdi.”(sf.93) “… İşte bu Tarım Devrimi’nin özüdür; daha çok sayıda insanı daha kötü koşullar altıda da olsa hayatta tutmak.”(sf.95)  Yazar, muhteşem zihinsel beceri gerektiren avcılık- toplayıcılık devrinden sonra insan beyninin küçüldüğüne dair kanıtlar olduğunu; tarım ve sanayi nedeniyle insanların giderek, diğer insanların becerilerine güvenmeye başladığını ve bu durumun “embesiller için yeni fırsatlar”(sf.61) yarattığını söylüyor. Sıradan genlere sahip olanların kolayca hayatta kalabilmesi ve genlerini bir sonraki nesle aktarabilmesi, dünyanın geleceği açısından umut kırıcı.

Daha kolay bir yaşam arayışıyla tarımsal hayata geçiş, nüfusu artırdığı için eskisinden daha çok çalışmak gerekti, toplu yaşam hastalıklar için uygun zemin oluşturdu, insanlar avcılık-toplayıcılık dönemlerine göre daha mutlu olamadılar. Ancak bunu anladıklarında iş işten geçmiş, bu yaşam şeklinin gerekleri geri dönüşü olanaksız kılmıştı, diyor ve günlük yaşamımızın geri dönülemez, değiştirilemeyen rutininden örnekler veriyor Harari. Bu kapsamda özellikle vurguladığı şey; elde ettiğimiz lüks olanakların zamanla ihtiyaç haline gelmesi ve yeni zorunluluklar ortaya çıkarması. (sf.99) Yazarın bu konudaki son sözü, evrimsel başarı gibi görünen tarım devriminin aslında Sapiens ve diğer hayvanlar için bireysel acı yarattığı; evrimsel bir başarı söz konusuysa bunun, genlerini yeni nesillerine misliyle aktarmayı başaran buğday, mısır gibi bitkilere ait olduğu… Yazarın tespitleri çok ilginç ancak, Sapiens’i tarıma yönelmeye zorlayan koşullar yoktu da keyfinden mi geçti, avcı-toplayıcıların tarımsal yerleşiklerden daha mutlu olduklarının bilimsel kanıtı var mı, gibi sorular da geliyor akla.

Tarımsal düzene geçişin yarattığı yaşam şekli, bir yandan toplumsal sistemler kurulmasını gerektirirken diğer yandan “ev”e bağlılık psikolojisi pekiştiriyor ve “gelecek” kavramının önemini artırıyor. “Her yerde ortaya çıkan yöneticiler ve seçkinler, köylülerin ürettiği fazla gıdayla beslenip, çiftçileri de zar zor hayatta kalabildikleri bir yaşama mahkûm ettiler.”(sf.111) El koydukları yiyecekler sayesinde bazılarının sanat ve felsefeyle ilgilenecek vakitleri, tapınaklar saraylar inşa ettirecek varlıkları birikiyor, daha büyük güç elde etmek için savaşlara girişiyorlar. Zaten bildiğimiz tarih kitaplarını dolduran şeyler de, sabahta akşama kan ter içinde çalışıp ürettiklerine el konulanların değil, bu bir avuç seçkin azınlığın yaptıklarından oluşuyor.

Peki, bu duruma adaletsizdir diyebilir miyiz?

“Özgürlük” “eşitlik” “insan hakları” dediğimiz şeylerin insanların hayallerinde yaşattıkları şeyler olduğunu; zaman ve mekâna göre değişebildiğini; nesnel bir geçerlilikleri olmadığını söylüyor Harari. Biyolojik açıdan bakıldığında insanların demokrasilerde özgür, diktatörlüklerde özgürlükten mahrum olduklarını söylemeyi anlamlı bulmuyor. İnsanları üst insanlar, sıradan insanlar ve köleler diye üç sınıfa ayıran; bu sınıflara ait kadınların hayatına farklı parasal değer biçen Hammurabi Kanunları da Amerika’nın Kuruluş Bildirgesi de, adalet ilkesiyle yönetilen müreffeh ve mutlu bir düzen hayal etmişlerdir, diyor. “Belirli bir düzene nesnel bir doğru olduğu için değil, buna inanmak etkili bir işbirliği yapmamızı ve daha iyi bir toplum kurmamızı sağlayacağı için inanıyoruz.”(sf.119) Yazara göre, bu kurgulamış düzenlerin sürdürülebilmesinin ön koşulu insanların buna inanmaya devam etmesi.

Doğal düzen, istikrarlı düzendir. İnsanlar yarından itibaren varlığına inanmayı bıraksalar bile, yerçekimini ortadan kaldırma ihtimali yoktur. Buna karşın, hayali bir düzen her zaman çökme ihtimaliyle karşı karşıyadır, çünkü varlığı mitlere bağlıdır ve mitler insanlar onlara inanmayı bıraktığı anda çökerler.”(sf.120)  Ancak bunun gerçekleşmesi çok zordur, diyor. İnsanların bu düzenin kırılganlığını, sadece hayallerinde var olduğunu fark etmelerini engelleyen üç temel etken; bu hayali düzenin fiziksel dünyayla iç içe geçmiş olması, biz farkında olmadan isteklerimizi şekillendiriyor olması ve değiştirilebilmesi için milyonların buna inandırılması gerekliliğidir.

Tarım devrimi, avcı-toplayıcı toplulukların kafasını pek de meşgul etmeyen yeni bir bilgi türünün önemini artırıyor; sayı bilgisi. Bunun ardından da sayıların ifade ettiği bilgiyi somut işaretler aracılığıyla depolama ihtiyacının yarattığı yazı… Bu iki gelişme insan zihnini ve düşünme biçimini başka bir aşamaya sıçratıyor. “Yazının insanlık tarihine en önemli katkısı şudur; yavaş yavaş insanların düşünme ve dünyaya bakış biçimlerini değiştirmiştir. Özgür düşünce ve bütüncül bakış, yerini bürokrasiye ve sınıflandırmaya bırakmıştır.”(sf.137)

Harari, Tarım Devriminin bir başka sonucunu şöyle açıklıyor ; “Tarihte farkı toplumlar farklı hiyerarşiler benimsediler. Günümüzde Amerikalılar için çok önemli olan ırk, sözgelimi ortaçağdaki Müslümanlar için görece önemsizdi. Kast, ortaçağda Hindistan’da bir ölüm kalım meselesiyken, modern Avrupa’da söz konusu bile değildir. Neredeyse bilinen tüm insan toplumlarının hepsinde önemli bir yere sahip olan ise cinsiyet hiyerarşisidir. İnsanlar her yerde kendilerini erkekler ve kadınlar olarak ayırdılar ve neredeyse her yerde erkekler daha iyi durumdaydı, en azından Tarım Devrimi’nden bu yana.”(sf.150)  Kadınların bu konumu, bir ölçüde biyolojiden çoğunlukla da kültür denen şeyden kaynaklanıyor. Neyi biyolojinin, neyi kültürün belirlediğini tespit etmek kolay değildir, diyen yazar bunu anlamanın yolunun, “Biyoloji izin verir, kültür engeller” kuralını dikkate almakla mümkün olduğunu belirtiyor. “Biyoloji çok geniş yelpazedeki olasılıklara hoşgörüyle yaklaşır. İnsanları bazı olasılıkları fark etmeye zorlayıp diğerlerini yasaklayan kültürdür.”(sf.153)

Tarihi oluşturan sacayağının üçüncü ayağına geçmeden önce kitabında, insanoğlunu birleştiren yapay içgüdüler ağı olarak nitelendirdiği “kültür” konusuna genişçe bir bölüm ayırıyor. İnsan kültürü gerek dış gerekse iç dinamikler vasıtasıyla sürekli değişiyor. Bu değişimlerin –tarihin- rastgele değil; belirli bir akış yönü vardır ve bu akış birlik yönündedir. Dinlerin mezheplere ayrılması ya da imparatorlukların parçalanması, komünist devrim vb. tarihin birlik yönündeki akışını değiştiren olaylar değil;  “sadece tarih otoyolundaki kasislerdir.”(sf.172) Geçmiş dönemlerde dünyada aynı anda var olduğu binlerle ifade edilen insan dünyalarının yüzyıllar süren fetihlerle giderek azaldığını; en son olarak 1788’de Avustralya’nın da kolonileştirilmesiyle Afrika-Asya Dünyası’nın diğer bütün dünyaları yuttuğunu belirtiyor. İmparatorluklar, ticaret ve din dünyanın tek ve büyük bir ülke haline gelmesinde belirleyici olurken; bu süreçte para, herkesin kabul ettiği bir değişim aracı olarak katalizör rolü oynuyor. Bu dinamiklerin kaçınılmaz sonucu olan küreselleşmeyle, tüm insanlar aynı jeopolitik sistemin, aynı ekonomik sistemin, ayı hukuki sistemin ve aynı bilimsel sistemin bir parçası haline geliyor. “16. yüzyıl istilacılarının Amerika’da bulduğu altın ve gümüş, Avrupalı tüccarların Doğu Asya’dan ipek, porselen ve baharatlar satın almasını, böylelikle ekonomik büyümenin hem Avrupa’ya hem de Doğu Asya’ya yayılmasını sağladı. Meksika ve Andlar’dan çıkarılan altı ve gümüşün çoğu Avrupalıların ellerinden geçerek Çinli ipek ve porselen üreticilerinin ceplerine girdi. Çinliler, Cortes’le yanındakileri esir alan ‘kalp hastalığından’ (para) muzdarip olmasaydı ve gümüş ve altınla ödemeyi kabul etmeseydi küresel ekonomi nasıl ortaya çıkabilirdi?”(sf.189)

Harari’ye göre, küresel topluma geçiş, kaçınılmaz olarak ortaya çıkmıştır, ancak içinde bulunduğumuz küresel toplumun bugünkü gibi olması gerekmiyor. Bu, tarihin ilerleyişindeki beklenmedik seçim ve olaylarla açıklanabilecek bir durum. Örneğin, Roma İmparatorluğu’nun Hıristiyan olması tamamen Konstantin’in İmparatorluk sınırları içindeki birçok din arasından yaptığı seçimle ilgilidir. Yahudiliği, Budizmi ya da Zerdüştlüğü vb. de seçebilirdi. Bunun nedenini bilmek zordur; ancak tahminlerde bulunulabilir. Nasıl’ı açıklamakta bir problemle karşılaşılmaz ama nedeni açıklamak zordur. Sonuçlardan yola çıkarak, sebep-sonuç ilişkisi kurmak ve Roma’nın Hıristiyan olması kaçınılmazdı demek kestirmeciliktir, determinist bir yaklaşımdır. Oysa tarih determinist değildir.  “Tarihin altın kurallarından biri, geriye dönüp bakınca bariz olarak görünen şeyin olay esnasında son derece belirsiz olmasıdır.”(sf.239) Yine bu çerçevede örneğin; “Devrimler tanım gereği öngörülemezler. Öngörülen bir devrim asla patlak vermez.”(sf.240) Bu noktada yazara, determinizm iyi değildir ama Tarım Devrimi ve Bilimsel Devrim de tesadüflerle mi ortaya çıktı, sorusu sorulabilir. Yine akla gelen, madem böyle, neden tarih okuyoruz, sorusunu kendisi de soran yazarın cevabı; “Geleceği bilmek için değil, ufkumuzu genişletmek, mevcut durumumuzun ne doğal ne de kaçılmaz olduğunu anlamak ve sonuç olarak önümüzde akla hayale gelmeyecek olasılıklar bulunduğunu anlamak için tarih okuyoruz,”(sf.241) şeklinde.

Kitabın yarıya yakını, dördüncü bölüm olarak Bilimsel Devrim’e ayrılmış.

Bilimsel gelişmenin anahtarı; bilmediği şeyler olduğunu kabul etmek, sürekli yeni gözlem ve deneyler yapmak.  Yazarın, “Ancak geleceğin fizikçileri, arkeologları ve siyaset bilimcileri, üniversitedeki ilk yılarından itibaren görevlerinin Einstein, Heinrich Schliemann ve Max Weber’in bildiklerinin ötesine geçmek olduğunu öğrenirler.”(sf.254) diyen cümlesi bana yine ister istemez ülkemizdeki üniversiteler de verilen eğitimi düşündürüyor.

Bu bölümde, istatistiğin matematiğin bir alt dalı olarak ortaya çıkışını (sf.256-257); Çivi yazısı ve Sanskritçe’nin çözülüşünü (sf.295-297), afyon ticaretinin başlangıcını (sf.3219) anlatan sayfalar, hem ilgi çekici hem de emperyalizmin tarihinde İngilizlerin oynadığı büyük rolü hatırlatması açısından önemli.

Bilimsel devrim sayesinde, dünya nüfusu, mal-hizmet-enerji üretimi ve tüketimi, son 500 yıldan bu yana daha önceki miyarlarca yıla kıyasla olağanüstü bir artış gösterirken, insanoğlu 1945’te patlattığı ilk atom bombasıyla kendi neslini yok edebilme ve tarihin akışını değiştirebilme gücüne sahip oluyor.

Bu gelişmenin öncesine ve nedenlerine yönelen Harari, bilimin ve sanayiin gelişmesinde, Avrupa imparatorluklarının giriştiği, emperyalist savaşların ve savunma çabalarının, askeri ihtiyaçların çok önemli bir payı olduğunu belirtiyor. Son 500 yılda, bilim bu imparatorluklar ve sermaye arasında giderek gelişen, ideolojin desteğindeki geri besleme döngüsünün tarihin motoru olduğunu; bilim, sanayi ve askeri teknolojinin birbirine sıkıca bağlanmasını ise kapitalist sistem sayesinde gerçekleştiğini söylüyor. Avrupa, geliştirdiği iki potansiyel; modern bilim ve kapitalizm sayesinde, erken modern çağda dünyada mevcut diğer imparatorluklara kıyasla öne geçmeyi başarıyor. “Avrupa emperyalizmi dünyadaki diğer emperyal projelerden tamamen farklıydı. Daha önceki imparatorluklar dünyayı zaten anladıklarını düşünüyorlar ve fetihleri sadece kendi görüşlerini yaymak için gerçekleştiriyorlardı. Örneğin Araplar Mısır’ı, İspanya’yı ve Hindistan’ı bilmedikleri bir şey bulmak için fethetmediler. Romalılar, Moğollar ve Aztekler, yeni toprakları güç ve zenginlik için, büyük bir hırsla fethettiler, ama bilgi için değil. Buna karşın, Avrupalı emperyalistler yeni topraklar yanında yeni bilgiler edinmek amacını da güderek, uzak topraklara yelken açtılar.” (sf.282)

Harari’nin, Avrupa’nın diğer imparatorlukların önüne geçmesinde, cehaletlerinin farkına varmış olmalarının ötesinde bir kanıt getirmediği görülüyor ki, Avrupa insanının adeta Bilişsel Devrim’i gerçekleştiren Sapiens gibi zihinsel bir dönüşüme uğradığı intibaını veren bu açıklama, kitabın zayıf kaldığı noktalardan biri. Yazar o dönemdeki Rönesans ve Reform hareketlerinden hiç bahsetmemiş.

Atom bombasının kullanımından sonraki dönemde insanlığı makul görece sayıda savaş ve soykırıma tanıklık etmiş olmasından hareketle, bu dönemin insanlık tarihinin açık arayla en barışçıl; aynı zamanda ekonomik, toplumsal ve siyasi değişimlerin en hızı yaşandığı dönemi olduğunu söyleyen yazarın, “Tarih tektonik tabakaları baş döndürücü bir hızla hareket ediyor ama volkanlar büyük ölçüde sessiz. Yeni esnek düzen, şiddetli çatışmalara gerek kalmadan da radikal yapısal değişiklikleri sınırlamayı, hatta başlatmayı başarabiliyor görünmektedir.” (sf.359) “Artık durum farklı çünkü gerçek barış sadece savaş olmaması değil savaşın mantıkdışı hale gelmiş olmasıdır.” (sf.364) şeklindeki sözleri, Ortadoğu’nun içinde bulunduğu çözümsüz durum ve uluslararası terörün ulaşmış olduğu boyutlar dikkate alındığında oldukça iyimser görünüyor. Bu tablo, radikal değişiklikleri sınırlamayı ve başlatmayı başarabildiği öne sürülen “yeni düzen”in istemli faaliyetlerinin bir sonucuysa, geleceğimiz için kaygılanmamak mümkün mü?

Mevcut düzenin göreli barışçıl devam etmesinin nedenini araştıran akademisyenler dört etkenin belirleyici olduğunda görüş birliğine varmış; atom bombasının caydırıcı etkisi, savaşın maliyetinin olağanüstü artarken faydasının azalması; savaşın daha az kârlı ve barışın daha kazançlı hale gelmiş olması ve dünyanın artık barışsever seçkinler tarafından domine ediliyor olması. “Nobel Barış Ödülü aslında atom bombasının mimarı Robert Oppenheimer ve arkadaşlarına verilmeli, çünkü nükleer silahlar süper güçler arasındaki olası bir savaşı kolektif bir intihara dönüştürerek silahlama yoluyla dünya üzerinde hâkimiyet kurmayı imkânsız hale getirdi.”(sf.365) diyen Harari’nin bu yargıyı desteklerken, dünyada, ses sınırını aşan savaş uçakları, insansız hava araçları, aklın almayacağı vahşette yok etme kapasitesine sahip bomba çeşitleri, kimyasal/biyolojik her türlü silahlar üreten dev boyutlarda bir modern savaş sanayine sahip ABD’nin dünya hâkimiyetini nereye koyduğu sorusu geliyor akla.

Bu bölümün sonunda, tarihin; hele de pozitif bilimlerin pek dikkate almadığı ilginç bir başlık açmış Harari; mutluluk. Ekonomik büyüme, insanların giderek artan güç ve becerisi onları daha mutlu kıldı mı?  Cevap, olumsuz… Olumsuz, çünkü mutluluk büyük ölçüde beklentilere bağlı. Beklentiler ise koşullara uyum sağlar. Koşullar düzeldikçe de beklentiyi yükseltiriz. Zaten mutluluğun bir tanımını yapmak da kolay değil. “Mutluluğun genel kabul gören tanımı, “öznel iyi olma hali” dir. Bu görüşe göre mutluluk, insanın kendi içinde hissettiği şeydir; ya o anda hissedilen bir haz veya hayatın akışıyla ilgili uzun dönemli bir memnuniyet.”(sf.372)

Evrim bizi ne mutlu ne de mutsuz olacak şekillendirmiştir diyen yazarın kimyasal ve biyolojik mutlulukla ilgili, bir edebiyatçıyı aratmayan anlatımları hepimizin ilgisini çekecek türden; “…. uzun vadede mutlak ve anlamsız bir unutuluştan başka bir beklentisi olmayan modern seküler insan…”(sf.382) “Bu yüzden insanların yaşamlarına atfettiği herhangi bir anlam sadece sanrıdan ibarettir.”(sf.382) “Kişisel hikâyelerimiz etrafımızdakilerin hikayeleriyle uyumlu olduğu sürece hayatın anlamlı olduğunu öne sürebilir ve bu bilinçle mutlu olabiliriz.” “ … Bu aslında üzücü bir sonuç; mutluluk gerçekten kedi kendini kandırmaya mı bağlıdır?”(sf.383)

Mutluluğun ya da mutlu olma halinin göreli olduğu bu şekilde ortaya konulunca, kitabın ilk bölümlerinde, avcı-toplayıcı toplulukların tarihin en mutlu topluluğu olduğu çıkarsamasının bilimselliği de sorgulanır hale geliyor. “Mutluluk” konusu mademki böyle bir şeydir, Harrari’nin Tarımsal Devrim’i, mutsuzluk getiren bir kaza  yerine, Sapiens’in evrim yolculuğunda somut yaşam ve çevre koşularının dayattığı bir zorunluluk olarak nitelemesi daha uygun olurdu..

Kitabı, 21. yüzyılın şafağında Sapiens’in biyolojik olarak belirlenmiş sınırların dışına çıkma aşamasına geldiğini (Gılgamış Efsanesi), doğal seçilim yasalarını kaldırarak bunun yerine kendi akıllı tasarımını koyduğunu söyleyerek ve bu konudaki bilimsel gelişmeleri aktararak tamamlıyor. Yayımcı kapağa, “Hayvanlardan Tanrılara” ibaresini bu nedenle eklemiş olsa gerek. Son cümle çok çarpıcı; “Ne istediğini bilmeyen, tatminsiz ve sorumsuz tanrılardan daha tehlikeli bir şey olabilir mi?“(sf.408)

Kapağını kapattığında, eksiğine, fazlasına, eleştirilecek yönlerine rağmen bu kitaptan çok şey öğrendiğini düşünüyor insan ancak Harari’ye şunu sormadan da edemiyor; ne yapsak mutlu olamayacağız, ne kadar uğraşsak tarihin akışını değiştiremeyeceğiz diyorsunuz, o halde  “carpe-diem” mi diyelim?

 

(*) Yuval Noah Harari, Hayvanlardan Tanrılara Sapiens, Çev: Ertuğrul Genç, Kolektif Kitap, 2015.