Umut Dağıstan

27 Ekim 2018

 

Her kültürün, uygarlığın, ulusun bir arada kalabilmek için anlatılara ihtiyacı vardır. Kurumsallaşmış ve dolayısıyla toplumsallaşmış her türlü davranış kalıbı anlatılar üstüne inşa edilmiştir. Bu toplumsal anlatılar kültürel kodların, kültürel kodlar da bireylerin kendi dünyalarının anlamlandırılmasına yardımcı olur. Bireysel anlam arayışının büyük anlatılar vasıtasıyla kolektif unsurlara bağlı olması ulus devletlerin ortaya çıktıkları ilk dönemlerde siyasi olarak işlevsel olsa da, zamanla bu durumun bireyi baskılayan bir yapı oluşturduğu anlaşılmıştır. 19 Yüzyıl romanı büyük oranda bu kolektif amaca hizmet etmiştir. Bu romanların önemli bir kısmı birçok kültürde ya büyük anlatıların üstüne kurulmuş ya da onları pekiştirmiştir. Bazıları düpedüz bu anlatılara muhalefet etse de söz konusu çağın ya da anlatıların diyelim, duygu ve düşünce dünyasından kaçamamıştır.

20 yüzyıl romanı ya da modern roman, bir noktada büyük anlatıların öldüğünün de ilanıdır. Bir önceki yüzyılın devasa romanlarının görünür neden sonuç ilişkileri, her şeyi bilen kadir-i mutlak yazarı, apaçık ortada olan anlamı, görüntülerin arkasından buradayım diye parlayan öz artık çok uzaktadır. 20. yüzyılda muğlak bir dünyada karanlıkta yönünü arayan bireyler gibi kurgu kahramanları için de hayat artık o kadar da kolay ve belirli değildir. Uğrunda mücadele edilen ve inanılan her şey anlamını yitirmiştir.

Bu girişi akılda tutarak Paul Auster’ın modern romanda nerede durduğuna bakmak onun temalarını anlamamızı da kolaylaştıracaktır. Yazı, kader, rastlantı, şans, bellek, kimlik, aile, cinsellik, kayıp, arayış Auster’da öne çıkan izleklerdir. İlk basılan romanı Cam Kent’ten (Quinn kendisini telefonla arayan gizemli bir sesin ardından tüm hayatını hiç tanımadığı bir adamı izlemeye adar) son romanı 4321’e (Archie Ferguson adlı roman kahramanının tesadüfler sonucu birbirinden ayrılan dört farklı hayat hikâyesini ABD’nin siyasi ve kültürel tarihi içinde okuruz) kadar eserlerinin kurgusunun bu temalar etrafında döndüğü söylenebilir. Öyle ki, iyi bir Auster okuyucusu bir yerden sonra hep aynı romanı okuduğu izlenimine kapılabilir. Bunun bir zayıflık olarak görülmesinden ziyade, tutkulu bir romancının kendi yazı evrenini kurması olarak değerlendirilmesi gerektiğini düşünenlerdenim.

Paul Auster romanının bütün bu temalarının yanında başka bir ana derdi daha vardır. Bunu genelde Amerikalı, özelde Brooklyn’li olmak nasıl bir şeydir diye formüle edebiliriz. Aslında bu soru daha geniş ya da daha spesifik düzeyde hem Auster’ın kuşağına ait yazarların hem de kısmen sonraki kuşağın Amerikalı yazarlarının temalarındandır. Dave Eggers’dan talihsiz bir şekilde hayatına son veren David Foster Wallace’a kadar bir sonraki kuşak da Amerikalı olmak ne demektir sorusuna cevap aramaya çalışmıştır. Hatta Jonathan Franzen’in tüm edebi kariyerinin bunun üstüne kurulduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bu arayışın ya da bu sorunsalın diğer ulus devletlerin edebiyatlarına kıyasla görece uzun sürmesinin nedeni nedir? Bu nokta Auster romanının da alametifarikasını oluşturmaktadır. Peki gerçekten Amerikalı olmak ne demektir? Diğer ulus devletlerden bir farkı var mıdır?

50 eyaletten oluşan federal bir sisteme ve dünyanın en önemli ekonomik ve askeri gücüne sahip, 1945’ten itibaren “süper güç” olarak anılan, kuvvetler ayrılığı prensibini önemseyen ABD’nin yapmaya çalıştığı şey, en azından teorik olarak, etnik ve ırksal çeşitliliği ortak bir potada, evrensel vatandaşlık hakları çerçevesinde birleştirme çabasıdır. 1787 yılından itibaren yürürlükte olan anayasasının temelini bu ülkü oluşturmaktadır. Amerika’ya anavatanlarından bir şekilde ayrılan Avrupalılar geniş rağbet göstermişlerdir ve bu göç artarak sürmüştür. Bu yerleşimciler için bireysel özgürlük her şeyden önce gelmektedir. Bugün de bu mitin peşine takılarak Amerika’ya yerleşmeye çalışan çok insan vardır. Bu çeşitliliğin korunmasında yaşanan sorunlar, acılar ve haksızlıklar, Amerikan edebiyatının Amerika’da üretilen diğer sanat dallarına oranla açık yüreklilikle üstüne gittiği konulardandır. Yani bir anlamda ülke için yaratılan büyük anlatı, reel düzeyde karşılık bulmayınca ortaya çıkan kırılma yaratılan anlatı oranında büyük olmaktadır.

İşte Paul Auster romanlarındaki Amerika tam da bu kırılmanın üstüne inşa edilmiştir. Vietnam Savaşı da vardır orada, ekonomik kriz de, Amerikan kültür tarihi de, distopik bir toplum beklentisi de. Auster’ın roman kahramanlarının içine düştükleri durum, bu kolektif düzeyde yaşanan şizofrenik kırılma ya da dışa kapalılığın alegorisi olarak da okunabilir. Philip Roth da zamansal farklılığa rağmen aynı şeyi yapmıştır. Ancak Auster’ın ondan farkı, ironik bir şekilde Amerika’da görece az okunmasına neden olan şeydir belki de. Auster Amerika’yı yazan bir Amerikalı yazardan çok, Amerika’yı yazan bir Avrupalı yazar gibidir. Ana hikâye içinde ilginç bir sürü hikâyeyi oyuncu ama sade bir üslupla anlatır. Amerikan kültür tarihinin kaydını tutar. Daha önce bir Amerikalı romancının olmadığı şekilde hem oyunbaz hem edebi olmayı başarmış ve bir anlamda, özellikle kariyerinin başlangıcında kendi içine kapanan bir yazı dünyası inşa etmiştir. Romanlarının labirentimsi bir yapısı, çıkışların ve girişlerin birbirine karıştığı koridorları, tesadüflerle örülen dikiş yerleri, merkezi devamlı değişen kurgusal bir geometrisi vardır. Bütün bunlara edebi bir derinlik de vermeye çalıştığında bir anlamda ortaya adeta bir Fransız gibi yazan bir Amerikalı çıkar. Bu da şaşırtıcı değildir aslında, zira Auster yirmili yaşlarında gittiği Paris’te hem dönemin değerli entelektüelleriyle tanışma fırsatı bulmuş, hem de yirminci yüzyıl Fransız şiiri üzerine kayda değer bir antoloji hazırlamıştır.

Auster’ın merak uyandıran tuhaf kurguları Amerikan okuyucusu için belki de fazla “edebi” olduğundan görece daha az teveccüh görmüştür kendi topraklarında. Tam da bu nedenle başta Fransa olmak üzere Avrupa’da daha çok okunmuş ve saygı duyulmuştur. Keza Türkiye’de de belli bir okuyucu kitlesine sahiptir. Buradan hemen Türk okuyucusunun Amerikan okuyucusuna oranla daha edebi zevkleri olduğu sonucu çıkmasın. Ancak Auster’ın Türk okuyucu nezdinde kabul görmesi, bir yönüyle edebiyatın Türkiye’deki algılanışıyla ilgili olabilir. Edebi romanlardaki oyunbaz kurgular hoşumuza gitmektedir. Sonuçta bir kan uyuşması olduğu açıktır.

Yazarın kıvrak ve hızlı okunan düzyazısının altında onun sinema geçmişinin de etkisi olduğunu düşünürüm. Auster’ın hem yönettiği hem senaryosunu yazdığı dört uzun metrajlı filmi vardır. Sanırım belirtmeye gerek yok ama, bunlar da “edebi” filmlerdir ve temalarında hep yazı ve yaratım vardır. Auster en az kendisi kadar ilginç ve çok yönlü bir yazar olan, ama ne yazık ki Türkiye’de ancak sahaflarda bulabileceğimiz iki romanının haricinde yayınevlerinin ilgi göstermediği karısı Siri Hustvedt’la birlikte Brooklyn’de yaşamaya ve belki de yazmaya devam etmektedir. Zira son romanının bir tür vasiyet olduğunu belirttikten sonra artık yazar mı bilinmez! Ama tabii unutulmamalıdır ki, her yazarın mutlaka yazılmadık bir romanı daha vardır.

 

Umut Dağıstan – Özyaşam Öyküsü

1978 yılında Adana’da doğdu. Çukurova Üniversitesi İktisat Fakültesi’ni bitirdi. Akdeniz Üniversitesi’nde yönetim alanında Doktora yaptı. İlk romanı Üst Kattaki Cinler 2008 yılında, ikinci romanı Boşluğun Sesi 2012 yılında yayımlandı. Şu aralar üçüncü romanı üzerinde çalışmaktadır.