Ahmet Karadağ

10 Mayıs 2018

 

Modernliğin insan hayatına kattığı en önemli şeylerden birinin hız olduğu kuşku götürmez. Her şeyi hızlanan modern insan, edebiyatın da dolaylı şekilde hızlanmasına yol açtı. Artık okuyucular daha kısa e-postaları, mesajları, iletileri, öyküleri, novellaları tercih eder hale geldiler. Bunun en çarpıcı örneği 140 karakterle yazışılan Twitter’ın 280 karaktere çıkmasının, birçok kullanıcı tarafından hoşnutsuzlukla karşılanması oldu. Yazışmalarda kelimeler sesli harfler atılarak kısaltılmaya, duygular tek karakterlik emojilerle ifade edilmeye başlandı.  Artık birçok web sitesinde, hatta edebiyat portalında okuyucuya “merak etmeyin beş dakikada okursunuz bu öyküyü, hadi ama o kadar da uzun değil,” anlamına gelebilecek yüreklendirici bilgiler verilir oldu.

Son yüzyılda roman ve şiirin gölgesinde kendine bir yol bulmaya çalışan öykü de bu modernlikten nasibini aldı. Her geçen gün giderek kısalmaya başlayan öykü bugün adına “minimal öykü, kısa kısa öykü, ani öykü, çok kısa öykü, küçürek öykü” de denilen ama benim de tercih ettiğim şekilde “mikro öyküye” doğru evrildi/savruldu. Her ne kadar tanım üzerinde edebiyatçılar bir anlaşmaya varamasalar da, mikro öykü git gide daha da çok karşımıza çıkar hale geldi. “İki bin ile otuz bin sözcüğü kapsayan öykülere ‘kısa öykü’, iki bin sözcükten daha az olanlara ‘mikro öykü’ denileceğini ileri sürenler olduğu gibi, “mikro öykünün yüz ile bin sözcük arasında olması gerektiğini” söyleyenler de oldu1. Bazı edebiyat kuramcıları da sözcük üzerinden değil de zaman üzerinden tanımlamalara giriştiler. Buna göre mikro öykü için de uygun görülen mikroluk, bir sigara içimliği süreyi, yani beş dakikayı geçmeyecek kısalıkta olmasıydı.

“Vaktim olsaydı, daha kısa yazardım” diyen Çehov, kısalığın, gereksiz bir kelime bulunmamacasına öyküyü fazlalıklarından, yüklerinden arındırmanın bir tecrübe ve ustalık sonunda varılabilecek zirve olduğunu işaret ediyordu. Ancak Çehov bu kısalığın varabileceği tehlikeli uç noktaları ön görememiş gibi gözüküyordu. Bununla ilgili olarak Necip Tosun, “Mikro öyküde anlam, bir bütünü temsil eden en küçük parçaya indirgenmiştir” derken, daha da küçüldüğü halde ne öykülüğünü ne de anlamını muhafaza edebileceğini belirterek, mikro öykünün dayandığı son ve tehlikeli sınıra dikkat çeker1. Artık neredeyse bir kelime daha atınca ortada ne öykünün, ne anlamın ne de mikroluğun kaldığı bir ucubeye dönüşür mikro öykü. Mikro öykü bu haliyle yalnızca sona, mesaja, okuru çarparak tuz buz etmeye odaklanmıştır. Edebiyatı, kelimelerin güzelliğini, şiirselliği ve duyguları bir kenara bırakarak, nerdeyse tek kaygısı beklenmedik mesaj ve sonla, okura “oh my god!” dedirtmektir. Bazen öykü sadece bir aforizmadan oluşur. Bu aforizma İnstagram, Facebook, Twitter’da bir inflüenza virüsünün yayılma hızıyla dakikalar içinde yayılarak “edebi (!) bir pandemi” yapar. Modern öykünün vazgeçilmez unsurları olan durum, atmosfer kaygısı, duygu gibi şartların hiçbirine gereksinme duymaz mikro öykü. Damıtılmış bir anlama odaklanır sadece, vereceği anekdota ve illa ki de bir aforizmaya odaklanır. Yazar lafı hiç evirip çevirmez, “edebiyat yapmak” birincil esas değildir, duygular, atmosfer hiç önemli değildir. Bir vur-kaçtır mikro öykü. Biraz önceki mesajın etkisiyle çarpılıp yere düşen okuru uzaktan izler keyifle.

Söylediklerimi destekler nitelikte birkaç küçük örnek vermek istiyorum. Entropol Kitap’ın 2015 Bilim Kurgu Mikro Öykü Yarışması Seçkisine giren eserlerden birkaç tanesi sanırım meramımı anlatmaya yeter2. İlk ona giren öykülerden bir tanesi şöyledir: “Özürlü doğdum ben. Herkesin ense kökünde ya da alnının ortasında çıkan üçüncü gözü, benim işaret parmağımda çıktı. Parmağımı ağzıma soktuğumda yemek borumu görebiliyorum.” Edebiyat yoktur bu öyküde, ince bir zekâ ve buluş vardır. Aynı seçkideki bir diğer öyküde, “Geçirdiği bir dizi işlemden sonra çok garip hissediyordu. Robot olduğu zamanları düşünüp ağlamaya başladı.” diyen yazar, kısmen bir duyguya yer veriyor gibi görünse de asıl yapmak istediği şey, okuyucuyu çarpmaktır. Seçkideki öykülerin tamamı bu tarz mikro öykülerden oluşmaktaydı.

Ancak şu da var ki; mikro öykünün sadece zekâ eseri bir öykü türü olmadığını gösteren olağanüstü güzellikte örnekler de vardır. Ernest Hemingway’in belki de mikro öykünün zirvesi dedirten öyküsü mikro öykü ile ilgili söylenecek olumsuz sözleri yeniden düşünmeye yol açar. İngilizcesi altı kelime, Türkçesi beş kelime olan öykü şöyledir; “Satılık. Bebek patikleri. Hiç giyilmemiş.” Hemingway kendisi de bu öykünün en beğendiği öyküsü olduğunu belirtir. Bu beş kelimelik öyküde hiç giyilmemiş bebek patiklerini satan kişinin acısı okuyucuyu hemen kuşatır. “Bebek ölmüş müdür, yoksa hiç doğmamış mıdır, anne bebeği de alarak babayı terk mi etmiştir” bütün bu ihtimaller okuyucunun aklına hemen üşüşür ve bu beş kelimenin sonunda okuyucu öykünün “aurasına” giriverir.

Yine de yaygın şekliyle mikro öyküde belirgin unsur sanat ve edebiyat değildir. Zekâya, buluşa ve “zıpırlığa” önem verir öncelikle. Çehov’un göremediği tehlikeye Edgar Allan Poe şöyle işaret eder; “Aşırı kısalık bir noktadan sonra nüktedanlığa doğru bir bozulma tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktır. Gerçi aşırı uzunluğun günahı da affedilebilir gibi değilse de, en güvenli yol orta yoldur” der3. Necip Tosun bu problemle ilgili güçlü bir eleştiri ortaya koyar. “Mikro öykü, güzellik, estetik yaratamayacak insanların bir sığınağı da olabilir ve bu, yazarların elinde öykünün değerini azaltan, küçülten, onun güvenirliğine gölge düşüren bir yapaylığa dönüşebilir. Amerika’da özellikle magazin ve bilim kurgu dergilerinin üç-beş cümlelik mikro öykü yarışmalar düzenlemeleri, bu bağlamda üzerinde durulması gereken tehlikeye işaret ediyor. Aynı şekilde mikro öykülerin en yaygın alanının internet yayıncılığı olması da bu konudaki soru işaretini büyütüyor1.”

Her ne olursa olsun, okuyucuya ve öykücülere dayatmalarla yapılacak edebiyat mühendisliğinin bir işe yaramayacağını öngörebiliyorum. Hele ki, söz konusu olan baskılara hiç gelemeyen Z kuşağı okuyucuları ve yazarlarıysa, mikro öykü hakkında yazılacak her türlü olumlu ve olumsuz yazının beyhude olduğunun farkındayım. Mikro öykü, ister önünde bent olalım, ister yanında duralım, aka aka sonunda kendi mecrasını bulacaktır. Ya bir bozkırda bataklığa dönüşerek yok olup gidecek, ya da coşkun bir ırmak olarak edebiyat denizine karışacaktır. Bekleyelim, görelim…

 

Kaynaklar

  1. Necip Tosun. Modern Öykü Kuramı, 2014, Hece Yayınları, Ankara
  2. http://www.entropolkitap.com/wp-content/uploads/2015/12/CCLXXX-Bilimkurgu-Mikro-%C3%96yk%C3%BC-Se%C3%A7kisi-2015-PDF.pdf
  3. https://archive.org/details/edgarallanpoestu00mayc

 

Ahmet Karadağ – Özyaşam Öyküsü

1975 yılında Konya’nın Seydişehir ilçesinde doğdu. Serbest çocuk doktorluğu yapıyor. Kırk yaşından sonra yazmaya başladı. Öykü yazıyor. Kitap-lık, Lacivert Öykü ve Şiir Dergisi, Yeni E Dergisi, Yol, Sis Dergisi, Oggito Öykü gibi çeşitli dergi ve platformlarda yayınlanmış öyküleri mevcuttur.