Mesut Barış Övün

19 Ağustos 2018

 

Sulhi Saygılı bir yaşam acemisi, bir aşk beceriksiziydi. Üstelik kendisi Türk Edebiyatının en parlak, en bilinen roman karakterlerinden biri de sayılmazdı. Ama insanın bir romana karakter olarak yazılması için bazı özelliklerinin olması gerekir, öyle değil mi? Sulhi Saygılı’nın özelliği Veciz Sözler adlı radyo programının gedikli bir konuğu ve -aynı adı taşıyan romanın anlatıcısına bakılırsa- söz konusu programın yıldızı olmasıydı. Her akşam, seçilen temalara uygun olarak, Türkiye’nin dört bir yanından özlü, vurucu sözler akardı bu programa ve katılanlar en çarpıcı cümleyi söylemek için birbirleriyle yarışırlardı.

Veciz Sözler programında sözcüğün ‘yalnızlık’ olduğu ve bana kalırsa en yoğun katılımın gerçekleştiği gün, Kahramanmaraş’tan arayan bir lokantacı, “Kumarda kaybedemeyeceğiniz tek şey yalnızlığınızdır.” Yozgat’tan genç bir öğretmen, “Yalnızlık, üzerinde durduğumuz zemindir.” Van’dan bir kadın terzisi, “Yalnızlık su gibidir, içinde durduğu insanın şeklini alır…”

Bu böyle sürüp giderdi. Sulhi de programın hem katılımcısı hem de iyi bir dinleyicisiydi. Söz söyleme ve anlatma sanatını seviyordu. “Anlatmak ateşe bakmak gibidir, gamı kederi alır,” demişti Urfa’dan arayan bir hediyelik eşya satıcısı.

Sulhi askerdeyken bir gün ‘komutanlık binasındaki’ kütüphanede Dorian Gray’in Portresi’ne rastladı. Birkaç yıl önce kırık bir aşk hikayesinin içinde biraz da tatsız bir şekilde tanıştığı bu romanı şimdi zevkle okuyacak ve onda edebi anlamda yakın atalarını bulacaktı. Daha giriş bölümünde Oscar Wilde tarafından ifade edilen görüşler Sulhi’yi etkiledi. Sayın Wilde, sanki konunun sanat olduğu bir gün Veciz Sözler’i aramış ve hafif buğulu bir sesle şöyle demişti: Sanatın amacı sanatı meydana çıkarmak ve sanatçıyı gizlemektir. Sulhi Saygılı romanını işte böyle buldu. (İlginç! Sanatçıyı gizlemek? Bunu Türk Edebiyatında kim ‘becerikli’ bir şekilde yapıyor- bir düşünün derim, ben!)

O halde biz de şimdi kitaplığımızda üst rütbelilerin olduğu en yüksek rafa uzanalım ve oradan Dorian Gray’in Portresi’ni çekip alalım. Oscar Wilde bu tek ama önemli romanında Gray, Lord Henry Wotton ve ressam Basil Hallward yoluyla bize sanat, yaratıcılık ve güzellik üstüne uzun diyaloglar sunar. Hikayenin ilerlediği yolda, geçmiş ve gençlik, zamanı dondurmak, duyular sayesinde şifa bulmak gibi duraklar vardır. Romanda portrenin ve dolayısıyla Dorian’ın başına gelen şey, “Çocukluğumu kişileştirdim,” diye konuşan Sulhi için o kadar da kurmaca sayılmaz sanki. “Bir yay gibi sıkışıp ileri doğru fırlayan geçmişimin önünde yalnız ve güçsüzüm,” diye yazacaktır bir gece günlüğüne.

Söz konusu kitapları henüz okumamış ama ‘mevzuya’ iyi kötü aşina olan okurlarımızın da bildiği üzere, kimi yazarlar kurmaca eserlerinde sanatın görevi ve sanatçının sınırları gibi konuları işlerken düzyazının verdiği imkanları yetkin bir şekilde kullanarak bazen deneme türüne de yaklaşırlar. Özellikle Dorian’da çeşitli konulardaki (gençlik, estetik, özgürlük vb.) bazı söylevler bize Montaigne’in metinlerini hatırlatır. Lord Henry Wotton uyumsuz biridir, çevrede olup bitenden biraz rahatsızdır, hep ideali düşler:

Ben şuna inanıyorum ki bir tek adam çıkıp hayatını tam ve eksiksiz olarak yaşasa, her duyguya bir form verse, her düşünceyi dışa vursa, her düşü gerçekleştirse… Bence dünyamız öyle taptaze bir sevinçle silkinir ki, insanoğlu ortaçağdan kalma tüm marazlarını unutarak gene Helenistik ideale döner… Ne var ki en yiğidimiz bile kendi kendinden korkuyor… Boğmaya yeltendiğimiz her güdü zihnimizde çöreklenerek bizi zehirliyor. 

Veciz Sözler’de (romanda, demek istiyorum) şöyle bir iki paragrafla esip geçen Dorian Gray rüzgarı hem Sulhi’yi hem de kitabın okuyucusunu etkisi altına alır. Aslında yetenekli bir aktris olan ve her akşam sahnede harikalar yaratan Sybil Vane, sevda ateşiyle yanmaya başladıktan sonra bu performansından uzaklaşmıştır. Artık kötü ve acemicedir oyunu ve onun bu yeni hali Dorian’ı hayal kırıklığına uğratır. Ama Sybil olayın farkındadır. Neler olduğunu anlamakta zorluk çeken sevgilisine “… bir aşık rolü oynamak kendi aşkıma saygısızlıktı,” diyecek ve bu tarafta, nöbet tuttuğu taş binanın ortasındaki avluya çıkardığı iskemlede kitabı okuyan Sulhi’yi kalbinden vuracaktır!

Wilde o bölümü şöyle bağlar:

Evet, şüphesiz hayatın kendisi onun için sanatların ilki ve en büyüğüydü ve bütün öteki sanatlar hayat için yalnızca bir hazırlıktı.

Yaşamak, insanları anlamak ve aşık olmak gibi konularda zaten çok başarılı olmayan (tersi olsa neden roman karakteri olsun ki zaten!) Sulhi Saygılı böylece sevmek / sevmeyi taklit etmek, hayat / hayatı taklit etmek gibi meseleler üzerine düşüncelere dalacak ve bu Oscar Wilde kitabını başucuna koyacaktır. Zira Sulhi de duygularına bir form arayan, arkadaşı Hasan’la Ritsos ve şiir üzerine konuşan, sık sık ‘hayatın ya da normalin için karışmak için hamle yapan’ biridir.

İşin bir hoş tarafı Lord Henry Wotton’ın da romanda bir ‘veciz sözcü’ olarak karşımıza çıkmasıdır: “Deha hiç kuşkusuz güzellikten daha uzun ömürlüdür”. O, özellikle kestirme ve vurucu ifadeleri sever: “Sahip olunmaya değer tek şey gençliktir.” Bir tartışmada son sözü söyleyen kişi olmak ister her zaman. Eğer Veciz Sözler programına telefonla katılsaydı muhtemelen sunucular onu dinleyicilerine tanıtırken şöyle diyeceklerdi: Oxford’dan arayan bir Lord’a göre, “Yalnızlık aslında kişinin iç dünyasındaki…”

Veciz sözlerden, aforizmalardan pek haz etmeyen okuyucularımız endişe etmesinler. Barış Bıçakçı’nınki, sayfaları alt alta yazılı bir sürü cümleyle doldurulmuş kitaplardan değil. Yazar belli bir bağlam içinde kullanıyor o ‘sözleri’ ve genel konunun içine serpiştiriyor. Bunu da çok altını çizmeden, biraz bu haliyle dalga geçer gibi yapıyor. Bu akıllıca yöntem kitabın akmasını sağlıyor.

Tabii, söz konusu kitapların içeriğine dair burada değin(e)mediğimiz yığınla konunun olduğunu da söylemek lazım. Her iki yazarın da radarına giren birçok ayrıntı, birçok küçük hikaye bu eserleri zenginleştiriyor. Kaldı ki, bizce bu tip kitap tanıtım yazılarının bir amacı da bazı şeyleri gizlemek olmalıdır!

Ha, bir de şu var, benim tam anlamadığım: Barış Bıçakçı, kitabın bir yerinde, Veciz Sözler’i sıklıkla arayan bir dinleyiciden bahsederken “Bir öykü yazarı olduğunu düşünmeye başladığım, ama öyküden çok şurda burda kitap tanıtım yazıları yazdığından kuşkulandığım…” gibi bir tarifte bulunuyor. Burada aklımıza, Sayın Bıçakçı böyle imalı sözler ederek acaba ne yapmak, nereye varmak istemektedir, şeklinde hınzır bir soru geliyor.

 

Barış Bıçakçı, Veciz Sözler, İletişim Yayınları, 9. Baskı, Mart 2018.

Oscar Wilde, Dorian Gray’in Portresi, Çev: Nihal Yeğinobalı, Can Yayınları, 2016.

 

 

Mesut Barış Övün – Özyaşam Öyküsü

İngilizce Öğretmeni. Hacettepe İngiliz Dil Bilimi Bölümü mezunu. Halen Sakarya Üniversite’sinde çalışıyor.