Kusurlu varlığıyla anlatıya dönüşen insan, anlatıldığı çağın düşünsel, biçimsel yaklaşımıyla anlatının merkezinde ya da kenarında yerini alır. Kusurun tanımı değişir, kusurun yarattığı, yaratacağı durum/olay/insan değişir; anlam değişir. Yazmak, anlatıdaki anlamı ve anlamı kuşatan şeyleri kurgulayabilmekse, anlatı anlamla karşılaşmadır, anlamla buluşmanın gerçekleştiği bir yer, zaman. Ayça Erkol, Hiç Aklımda Yokken, Sonra Sincaplar Geldi kitabında ‘eksik olanları ya da eksikliği duyulanları’ anlatıyor, öykülerinde karşılaşılan anlamlardan biri “eksiklik”.

 

Öyküler eksikliğin yarattığı şeyler ile belirip gelişmeye başlıyor. Anlatıdaki kişiler, çatışma, ironik ve bazen absurd durumlar eksikliğe yüklenen anlam ile örülüyor. Bazen fiziksel, bazen duygusal-düşünsel eksiklikler, bazen de fazlaca verilmiş olanın (güzellik, akıl, iyi bir kalp) yarattığı eksilme hali, anlatıda suçluluk, öfke, kaçıp giden hayat, pişmanlık okumasına dönüşüyor. Anlamsal olarak “eksiklik” kendi olamayanı, kendini bulamayanı temsil ediyor. Bu nedenle anlatı kişileri çetrefilli olayların, durumların içine düşmüyor; kendi varoluşlarına çoktan düşmüş, bu düşkünlüğün anlatısında dolaşıyorlar. Düştükleri yerin farkında olarak ve bazen de farkında olmayarak, düştükleri yeri, oradan dışarıyı ve kendilerini izliyorlar. Eksiği izlemek kolay değil, eksiğini izlemek, yaşamak, anlatmak.

Dil eksiği/eksiğini nasıl anlatır? Ayça Erkol’un öykülerinde “eksiği” anlatan dil alaycı, ikiyüzlü, samimi, yorgun, iç ve dış sesin uyumsuzluğunu, bazen de uyumlu olup sadece kendi aralarında konuşmasını gösteriyor. Kendi kendine konuşan, arzuyu ve şiddeti gizleyen dil; acımasız, eksikleri sıralayan, yeren, utandıran, küçük düşüren, hesap soran, bazen de eksiklik karşısında boş vermişliği seçen bir yerde duruyor. Mükemmel insan olmaya çalışanları, hayatını planladığı şekilde sürdürmeye çabalayanları, popüler kültürün sattığı süslerle kendini donatanları anlatan dil eksiğin anlamını vurguluyor; kendi olma cesaretini gösteremeyenler değiştiremedikleri hayatlarının izleyicisi. Buna karşın dil, eksiğin yarattığı gülünç, acımasız, zayıf şeyleri anlatırken, olup biteni görmeye, konuşmaya cesaret edemeyene karşı suçlayıcı değil, anlatıda sadece var olan ortaya koyuluyor, bir tür yüzleşme. Eksik olandan, eksikliğinden korkan ve korkutucu olan insanı betimliyor dil.

 

Biz insanlar ne tuhaf yaratıklarız. Allah affetsin, gerçekten tuhafız.[1] Anlatıda, mevcut durum ile varoluşu arasında sıkışmış, özgüvenli görünmek için büyük mücadeleler verirken zayıflamış, hayata, kendine duyduğu güvensizliğe batmış, kim olduğunu saklayan, unutan insan dolaşıyor. Eksik, tuhaf, kusurlu varlığıyla, acımasız ve acınası, zalim ve masum, sapkın ve erdemli; insan denen yaratığın bitmeyen tezatı.[2] Yazgısı noktalama işaretleri olmadan yazılmış[3], kendini kaybolmuş hissediyor. Tekrarların ve zaman geçişlerinin oyunsu, masalsı anlatımında kayboluyor. Geçmiş/şimdi sıçramalarında akan yaşamlar, yetişkinlikle çocuk halinin buluştuğu, zamanın çizgisellikten çıktığı bir an gibi,[4] “Her kulun bir eksiği gediği vardı” diyor.

 

[1] Erkol Ayça, Sonra Sincaplar Geldi, Alakarga Yayıncılık, 2019, s.46.

[2] A.g.e., s.66.

[3] Erkol Ayça, Hiç Aklımda Yokken, Alakarga Yayıncılık, 2016, s.121.

[4] Erkol Ayça, Sonra Sincaplar Geldi, Alakarga Yayıncılık, 2019, s.61.

 

 

Paylaş
Önceki İçerikFulya Bayraktar: “Öykünün Kendi Zamanının Daha Önemli Olduğunu Düşünüyorum.”
Sonraki İçerikHız ve Ayrıntı
Avatar
Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü Dramatik Yazarlık Ana Sanat Dalı mezunu. Yüksek lisans sürecinde tiyatro ve felsefe üzerine çalıştı; Antik Yunan tragedyaları ve felsefesi. Özel ve kurumsal tiyatrolarda dramaturg olarak çalışmalarını sürdürüyor. 2009 yılında Antalya Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümünde başlayan eğitmenlik süreci devam ediyor. Çocuklarla ve yetişkinlerle yazarlık atölyeleri yapıyor. Öykü ve oyun metinleri yazıyor. Antalya'da dört yıldır varlığını sürdürmeye çalışan Yersiz Yurtsuz Tiyatro'da yazdığı oyunları sahneliyor.