Arzu Eylem

5 Nisan 2018

Gürcü yazar Erlom Ahvlediani, çok değil, altı yıl önce yaşama veda etmiş. İki romanı (Vano ile Niko ve Sivrisinek Şehirde) Türkçeye çevrilen yazar, ülkesinde yazdığı öyküleri, filme çekilmiş senaryoları ve ayrıca Sovyet rejimine muhalefetiyle biliniyor.

Ülkesinde 2010 yılında yayımlanan Sivrisinek Şehirde literatüre en iyi romanı diye geçmiş. Yazarın diğer yapıtlarını henüz bilmiyorum ama Sivrisinek Şehirde pek çok edebi türü saran bir eser. Etkilenme derecesini bilmemekle birlikte, Ahvlediani’nin biçimi hem Pirandello’nun Altı Kişi Yazarını Arıyor’unu hem de Calvino’nun Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu’sunu anımsatıyor. Bununla da kalmıyor. Roman bazı bölümleriyle varlığı sorgulayan bir felsefe kitabına, kimi yerde uzun bir şiire, bazen de denemeye dönüşüyor. Günümüzde postmodern diye tariflenen edebi yapıtların arasında sayılabilir bu yüzden. Anlatılmayandan alıyor gücünü. Bu yanıyla da öyküye benziyor. Coğrafi ve yazgısal yakınlıktan olsa gerek dilin ruhunu kokladığımızdaysa Andrey Platonov göz kırpıyor.

Sivrisinek Şehirde bir dil ve düşünce şöleni. Karmaşık ve tekrarlı anlatım dağınıklığa yol açmaksızın okurunu bir sorunun etrafında tutuyor: Varlık nedir? Niçin yaşıyoruz? Ya da gerçekten yaşıyor muyuz?

Sivrisinek Şehirde’nin grafoman* yazarı varlığı sorgularken insan merkezli bakışı reddediyor. Reddedişini yalnızca felsefesinden değil, canlı cansız her varlığı dile getirmesinden anlıyoruz.

Önce yazarı ve yazma anını kurguluyor Ahvlediani. Masasını düzenlemeye çalışan yazarı da yazıyı da kurguya dâhil ediyor. Beyaz sayfaya konan böceği de. Ardından müthiş bir “prolog” okuyoruz. Öndeyiş mahiyetindeki bölümde hikâyenin özetini görür gibi oluyoruz. Yazar yazma anını ve gerçek düşüncelerini paranteze alınmış cümlelerle metne ekliyor. Hem prolog hem gestus. Aklımıza bir tiyatro sahnesinden başka ne getirebilir? Anlıyoruz ki romanın hem okuru hem seyircisi olacağız. Eğer karakteri ya da oyuncusu olmak istiyorsak kavramlara ve düşünme sürecine samimiyetle katılmalıyız.

Ölüm için bile çok küçük olan mavi gözlü sivrisinek kuruyan bataklıktan kurtulan tek sivrisinek. Kurtulduğu için huzursuz. Katilini aramaya başlıyor bu yüzden, arayışı pek çok karşılaşmaya ve duruma yol açıyor. Sivrisineğin tek isteği kendi iradesiyle ölmek… Hikâyenin ana izleği böyle. Sonunda ısırdığı kişi sıtmaya yakalanıyor. Yazarın iradesi dışında gelişen bu olaylar tesadüf mü? Elbette bunu anlamanın yolu Gürcistan’a dönüp bakmak. Metinde geçen bir tarihi de yanımıza alırsak 1877 ve 1878 yıllarında Osmanlı Rus savaşı sırasında Gürcü köylüler Batum’dan Bulancak Pazarsuyu’na göç eder. Sıcak bölgede bataklık ve sivrisinek nedeniyle sıtma yaygınlaşır. Ahvlediani’nin doğrudan tarihteki bu olayı başlangıç sayıp saymadığını bilmiyoruz. Fakat yazarın tarihçi olması ve kitapta geçen 1789 tarihiyle birlikte düşününce ihtimal dâhilinde…

Evrendeki her bir varlığı ters ifadelerle eşitliyor yazar.  Belki de hiç düşünmediğimiz şekilde yaşam hakkı ve adalet kavramlarını adlarını geçirmeden metnin merkezine yerleştiriyor. Yerleştirirken sık sık “mevcut” sözcüğünü kullanır. Mevcut yani var olan… Niceliksel ya da kavramsal açıdan bulunan ama varlığa gelemeyen. Yazar, Antik Yunan’dan çıkıp gelmişçesine evrendeki birlik bütünlükten, adaletin sadece insanları ilgilendirmediğinden, hatta hukukun adaleti sağlayan sayılamayacağından imayla bahseder. Çünkü yaşam ve ölümü sorgulayan prologda özne insan da olabilirdi. Ama bu romanda ne sivrisinek sadece sivrisinek, ne bataklık sadece bataklık… Her bir şey çok şey aynı zamanda. Çünkü metin alegorik. Katilini arayan sivrisinek yazarın yazma nedeni. Ama yazar hikâyeyi nasıl ve neden yazacağına dair kararsız.

“Erzak almaya pazara gittim. Kelimeler, noktalama işaretleri, cümleler ve paragraflar satın aldım. Aşk, umursamazlık, tiksinme, hoşluk, acı satın aldım.”(s.17)

En iyi okurunun ateş olacağı iddiasındaki yazar öyküyü kurmak için arayışta. Romanın sonuna doğru Sivrisinek Şehirde’yi yazmış olduğunu düşünürüz ama o “Aşk Kitabı” yazdığını söyler. Uzunca bir süre onu yakmaktan bahseder. Aslında kocaman hayatta ölümden bile küçük sivrisinek başta Lia ve Cimşer’i, sonra herkesi ve her şeyi birbirine âşık eder. Ama tabii bunların hepsi bu beyaz sayfayı doldurmak içindi. Yazar meramını söylerken yazının her şeyi araçsallaştırdığını da itiraf ediyor sanki. Yazmanın kendisine ilişkin şiirsel bölümün ardından yazar, sivrisinek, Gia, Lia ve Cimşer merkezli öyküyü eklektik, döngüsel, değişken haliyle okumaya başlıyoruz. Ne de olsa anlatılan hikâyenin altında başka bir gerçeklik gizli.

Hikâyenin kendisine geçtiğimizde Lia’nın gökyüzünü tarif edişini, Cimşer’in yürüyüşünü, Gia’nın umarsızlığını, gökyüzünün neden mavi olduğunu, Ay’ın sıradan bir sokak lambası sayılamayacağını, karın bir türlü yağmadığı kışı ve ardından ne hikmetse yatağına uzanan sivrisineği görüyoruz. Bu izlek bile tek başına sanayileşmeyi öven modern hayatın eleştirisine benziyor. Bakmadığımız, görmediğimiz, duymadığımız ne varsa, her kavramı, kelimeyi tek tek yeniden düşünüyoruz. Yazarın bize söylemek istediği unuttuğumuz şeyler. Unuttuğumuz bu şeyler bizi salt bir mevcudiyete dönüştürürken varlık alanından kovan da aynı zamanda.

“Beş Duyuyla” bölümünde duyularla halleşiyor yazar bu yüzden. Çünkü duyumsadıkları her neyse yazmak istediklerine hem yol hem engel. Olay örgüsü beklerken biz, çok türü bir araya getiren metnin ortaya çıkmasının sebebi yazarın hikâye etmeden anlatması. Kişilerin karşılaşma, konuşma anları, betimlemeler ve felsefi soruların arasına sıkışıyor. Ya hiçbir pasajı yadırgamadan, şiir okur, şarkı dinler ya da resme bakar gibi okuyan okura ne demeli?

Yazar nesnelere dokunur, her şeyi görür ve bilirken kişilerinin aklından geçeni, ne yapmak istediklerini bilmediğini söyler. Birinci, ikinci, üçüncü… diye sıraladığı “Akvaryum” Kafe sakinlerinden bahsederken, “Altıncısı kafede var mıydı yok muydu, bilemiyorum…” deyiverir. Israrla kendisini evrene teslim etmiş bir yazar duruyor karşımızda. Sonra altıncının Cimşer olduğunu öğreniyoruz. Bunu da diğer beş kişinin adını çağırmasından biliyor yazar. Her şeyi bilmiyormuş gibi davranan yazar tavrı metnin biçimini kuruyor. Bazen de aynı hikâyeyi başka bir izlekle anlatıyor, değiştiriyor.

“Buluşma” bölümünde terazi üstünden adalet arayışı başlıyor. Kimin katil, neyin cinayet sayılacağı tartışılıyor. Öldürme eyleminin sonuçlarını bile bilmiyor insanlık çünkü. Evrenin neresine gedik açtığını, oluşan boşluğu neyin doldurduğunu da… “Uyanış”la birlikte perde açılıyor. Bataklığın bulunduğu Kolheti Ovası’na yeniden dönüyoruz. İdeolojiyi ve jargonu felsefi dile çeviriyor yazar. Felsefi sorulara dönüştürülen vaatler kötüsünün iyisi diye ortaya çıkıyor.

Yoğurdun, taşın dile geldiği metinde “Mahkeme” de kuruluyor. Bu mahkemede pek çok hayvan varlığı tartışıyor. Yargıç sorgulananın içine yerleşiyor. Vicdan muhasebesine dönüşüyor her konu utançla birlikte. Birbirini ötekileştirip değersizleştiren tavır fabl yoluyla aktarılıyor. Her şeyi birbirine karıştıran, nereye gittiğini bilmeyen insanda tos böceğinin bilgeliği yok. Bitmeyen hikâyenin sorumlusu da cümlenin sonundan kalkıp giden nokta.

Ahvlediani’nin dünyasında hareket etmeyen bir şey yok. Yazma eyleminin her aşamasının bilinçle işlemediğinin kanıtı bu canlılık. Fakat kontrol edilemeyen ne varsa hikâyeye ait, başka metinlere kaçabilir yazara göre. Pek çok edebi eseri anıyor yazar. Bu eserlerin sivrisineği istemeyeceğine emin olana kadar içi rahat etmiyor.

“Aşk Kitabı”na geçtiğindeyse zaman da yazardan nasibini alıyor. 79 güne çıkan Şubat bir gün arayla yerini Nisan’a bırakıyor. Yazarın başından beri sevdiğini söylediği bahar karın yağmadığı kışı bitiriyor. Yazarın tarihçi olduğunu, siyasi tutumunu anımsıyorum. Takvimleri rahatsız ettiğimdeyse, yazarın akşama dönen gündüzden neyi kastettiğini, sonra baharı ve nihayet 9 Ekim 1876 gecesiyle 5 Nisan 2003’ü keşfediyorum. Gürcistan’ın Rusya’nın hegemonyasına geçtiği tarih 1876. Nisan’a âşık olunması bağımsızlığa kavuşmaktan mı? Tekrar gibi olacak belki ama kitaptaki her şey hem kendisi hem de anlatılmayan.

“Parmaklıklı Evin Sahibi” bölümünde bedeninin aşka alışık olmadığını, aşkı kaldıramamaktan korktuğunu söyleyen yazarın bir tarafı Lia, diğer tarafı Cimşer sanki.

Epilog bölümünde yazar, Tanrı evreni terk mi etti, diye soruyor. Baharın gelişi yaşarken ölmüş olanlar için bir şey ifade etmiyor mu yoksa?

“Ben, toz dışarıya çıkıncaya değin, bu odada beklerim. Sonra, tekrar sivrisineğe dönüşünce bekleyeceğim. Sivrisinek balığa dönüştüğünde ben yine bu odada beklerim. Balık aslana dönüştüğünde beklerim sonra. Sonra aslan insana dönüşür. Sonra insan tanrıya dönüşür ve ben bu her şeyi, ölü odamda beklerim. Beklentilerimin sonu yok! Beklentilerimin sonu yok!”(s.161)

Hastalık baş gösteriyor sonra. Sivrisinek sıtmaya yol açıyor aşkla birlikte. Zamanla iyileşiyor hastalık. Zaten “sağlık ne ki?” diye soruyor yazar. Pek çok türü varken hastalığın, tam olarak ne olduğunu bilmediğimiz sağlık bir tane… Onun da tam olarak ne olduğunu bilmiyoruz.

Öyleyse Ahvlediani ve Sivrisinek Şehirde’yle birlikte soralım biz de: Varlığa gelmeyi beklerken herkes kendi odasında mı iyileşecek?

Peki, yazmadan duramayan yazarın hastalığı da iyileşecek mi?

Sivrisinek Şehirde’nin içinde kapalı gizli bir tarih yatıyor şüphesiz. Bir yazarın o tarihi evrensele hediye etmesinin en güçlü yolu metnini gerçeklikten daha güçlü ve sonsuz kılması… Ahvlediani iyi ki böylesine derin düşünmüş her şeyin ve herkesin tarihini.

* Grafoman yazar: Yazmaya hastalık derecesinde ihtiyaç duyan yazar.

 

Sivrisinek Şehirde, Erlom Ahvlediani, Dedalus, Çev. Fahrettin Çiloğlu, 2. Baskı, Ekim 2016, İstanbul

 

Arzu Eylem – Özyaşam Öyküsü
1980’de Ankara’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 2002 yılında mezun oldu. Eleştiri yazıları ve öyküleri pek çok dergi ve kitap ekinde yayımlandı. Sabır Ağacı ve İpek Gönül adlarında iki öykü kitabı bulunmaktadır.