Header Reklam
Ana Sayfa Söyleşiler “Üzerine çok düşünmediğimizi sandığımız şeyler, bir de bakıyoruz ki hayatın bütünü oluvermiş.”

“Üzerine çok düşünmediğimizi sandığımız şeyler, bir de bakıyoruz ki hayatın bütünü oluvermiş.”

Yazar Alper Atalan ile Seda Şahin Söyleşisi

“…Beşinci katın penceresinden sarktı sepet. Urganı eprimiş, çektire çektire koptuğu yerden düğümlü. Hasır sapına eflatun renkli kumaş saç tokası sarılı. İçinde bir önceki siparişten kalma boş ayran şişesi. Depozito hayrına, yirmi lira yanında, bir de dondurma çubuğu. Üç yalayana bir bedava…”

Alper Atalan, herhangi bir yerinden tutuvermiş hayatın ve tuttuğu yere çevirip bakmış sonra da kelimelere dökmüş adeta. Katları gezen hasır sepet gibi. Her katta başka bir dünya görmüş. Öylece ortasından bir yerinden başladığı hikâyeden bir kesit sunup öylece de bırakıvermiş. Sanki tüm sokakları dolaşmış, tüm evlere girmiş, tüm fısıldaşmaları duymuş ve bize de anlatmak istemiş, kendine has mizahi diliyle, ustaca. Alper Atalan ile son kitabı “Kısmet İşte” üzerine söyleştik.

Girişte de belirttiğim gibi öyküleri okurken günlük hayattan kısa bir kesit görmüş gibi oluyoruz. Gördüğümüz, bildiğimiz ama üzerine pek düşünmediğimiz kareler. Zaten hikâyelerin kahramanları da pek düşünmüyor olan biteni. Öylece yaşayıveriyor, en fazla bir küfür sallıyor. Bizler de o hikâyelerden birindeyiz belki, yaşıyoruz kitabın içinde. Böyle bir anlatımı tercih etme sebebiniz nedir?

Özellikle tercih ettiğim bir anlatım değil aslında. Kısa öyküler yazmaya başladığımda ortaya çıkan bir durum sadece. Hepimiz o kadar büyük bir hayhuy içindeyiz ki, peşinden koştuğumuz zaman ya da yetişmeye çalıştığımız hayat bizi bizden ediyor. Yaşamaya bile zamanımız yok gibi davranıyoruz. O yüzden herkesin yaşantısı kare kare, kısa öyküler şeklinde. Biraz sosyal medya mesajları, biraz kısa mesaj, biraz iki üç kare fotoğraf, elli saniyelik video. Dünümüz, bugünümüz, şu anımız zamanla karışmış, bulamaç olmuş bir halde. Belki de bu yüzden öykülerimdeki kahramanların çok düşünmeye vakitleri yoktur diye düşünüyorum. Yine de unutmayalım ki; üzerine çok düşünmediğimizi sandığımız şeyler bir de bakıyoruz ki hayatın bütünü oluvermiş. Öylece yaşıyıvermişiz gitmiş sanki.

Bazı yönetmenler filmini senaryo olmadan doğrudan çekmeye başlarlar ya hani, sizin öykülerinizde de ‘hadi başlayalım’ deyip kalemi elinize almışsınız gibi bir hava var. Toplumsal mesaj verme kaygısı olmadan bakın ben olanı gösteriyorum, gerisi size kalmış dercesine. Öyle midir? Yoksa önceden kurgulanmış, belli noktalara dikkat çekmek isteyen türden mi öyküleriniz? Nasıl hazırlandılar?

Çoğunlukla yaşadıklarımı ve dinlediklerimi bir araya getirerek ve biraz da kurgulamaya çalışarak öykü yazıyorum. Olan bitene şahit olmak, yaşama tanıklık etmek öykü yazmak için en gerekli şey olsa gerek. Öykü dışında farklı disiplinlerde de yazı yazıyorum. Kaygılarımı o disiplinlerde dile getiriyorum. Ancak öykü yazmak, kaygılarımı gözettiğim bir alan değil. Daha çok paylaşmayı istediğim, paylaşırken duru ve sıradan olmayı umduğum bir alan. Yaşadıklarım söz konusu olduğunda meraklı ve şüpheciyimdir. Başıma gelen her şeye ıncığına cıncığına kadar dalmayı, incelemeyi, öğrenmeyi severim. Ayrıca iyi bir dinleyici olduğumu sanıyorum. “Herkesin bir hikayesi vardır, dinlemeyi bileceksin” sözüne çok ama çok bağlıyım. Tek hazırlığım sık sık not almak olabilir. Bir de elbette disiplin. Yazı yazacak olsam da olmasam da mutlaka masa başına otururum ve çalışmaya çalışırım.

“ Bir haftalığına da olsa kaçamıyorsun diyedir bütün bunlar… Gönlüne düştüğünde, göç doldurur uzakları. Gidecek yer kalmayıncaya kadar kafanda turlar, kuyruğuna rezervasyon dolanmış tilki. Belki yalnızlığa reva boş bir otel, belki arkadaşın yazlığına tamah bir çift anahtar. Biri alt kapının, biri sen kadar yedek. Kapıyı vurup çekip gitmeler olmaz öyle, otobüs penceresine yaslı başında akıp giden kedigözleri. Arda kalan şehrin kirli, gürültülü, iç karartan nefesi, son solukta iç geçirip düşlerinde bir şehir. Mesela hiç görmediğin Kütahya ya da çocukkenden hatırladığın Urfa veyahut da Petersburg meydanı, turistik fotoğraflara Facebook albümü hatırası…”

Son derece akıcı bir dille yazılan öykülerinizde mizahi bir yan var ama gizlenmiş içine sanki, yedirilmiş adeta. Üslubunuza da yansımış bu durum. Birbirine bağlanan kelimelerde bizim kullandığımızdan farklı bir köprü var. Deyim gibi birçoğu. “Nereden buluyorsunuz bu lafları?” diyesi geliyor insanın. Mizah yazarlığı da yaptığınızı biliyoruz, oradan mı geliyor?

Mutlaka öyledir. Yazı yazmaya başladığımda gözümü mizah dergilerinde açtım ve mizah dergilerinin peşini hiç bırakmadım. Birçok mecrada yazı yazdım ancak bana göre mizah dergisinde yazı yazmak dünyanın en güzel ve en zor şeyi. Dergi, yazan çizen insanı hiç durmadan bileyler. Sürekli yeniyi düşünmek zorundasınızdır. Popüler kültürü an be an izlemek, muhalif düşünmek, kimsenin bakmadığı yerden bakabilmek var olma amacınızdır. Elinize geçeni, önünüze geleni deli gibi okursunuz, çevrenizdeki her şeye kulak kesilirsiniz. Her şeye dört gözle bakarsınız. Bu yüzden “Nereden buluyorsunuz bu lafları?” sorusu pek cevap bulmaz ama gerçekte “hayattan” ya da “sizden”dir.

Mizah demişken, aslında eğlenmeyi seven bir toplumuz. Sosyal medya mizah yüklü. Sizin öykülerinize de yansıyor mu sanal mizah? Bu bağlamda değişen toplumun mizah anlayışının da değiştiğini düşünüyor musunuz?

Sosyal medyayı herkes kadar takip ediyorum. Çok komik, çok yaratıcı şeyler görüyorum. Benim de profesyonel anlamda sosyal medya için yazdığım skeçler var. Dolayısıyla sosyal medyanın hem okuyan/izleyen hem de üreten tarafında yer alıyorum. Sosyal medyanın toplumun mizah anlayışını değiştirip değiştirmediğini ise bilemiyorum. Bu sosyal bilimcilerin ilgi alanı. Yalnız “Bilgisayar, karşısındaki insan kadar zekidir.” diye bir motto var ki çok gerçek. Bir şekilde toplumun mevcut zeka düzeyi yükseliyorsa güzel, hele ki bunu sosyal medya sağlıyorsa daha bir güzel. Ancak mevcut ortalama zeka düzeyimiz yerinde sayıyorsa ya da düşüyorsa insanın aklına o malum soru geliyor: “Topluca gülüp eğlenirken bir şeyleri keşfedip dönüştürüyor muyuz yoksa yeni bulduğumuz bir mecrada ‘kopyala yapıştır’la var olanı cepten mi yiyoruz?” Bunu da zaman gösterecek galiba.

Mizahı seviyoruz ancak bizim mizahımız hüzünlü bir mizah. Dertlerimizle eğleniyoruz sanki biz. Ya da üstünü örtmek için kullanıyoruz. Metropol hayatı, toplumsal dinamikler değiştikçe zayıflayan insan ilişkileri, yalnızlaşan insanlar, değersizleşen ilişkiler, aldatmalar, yalanlar, umudunu yitirenler, hayata küsenler… Son zamanlarda ne okusak, kimi dinlesek karamsar biraz. Sizin öyküleriniz de biraz hüzünlü ve biraz da karamsar diyebilir miyiz? Ve neden böyle?

Dediğiniz gibi karamsarlık havası yalnızlıktan ileri geliyor olabilir. Zamanı hızlandırdığımız için oluyor bunlar sanırım. Zamanı yaşamaya zamanımız olmadığı için beklentiler büyüyor. Büyüyüp büyüyüp bizi yok etmeye başlıyor. Herkesin yetişmesi gereken bir yer var, herkesin yapması gereken bir iş var, herkesin bulaşması, karışması gereken bir durum var. Bu büyük beklentiler; sabretmeyi, demlenmeyi, durup düşünmeyi insandan çalıyor. İlişkilerimiz yine değerli, sevdiklerimiz yine kıymetli ama sevmeye, değer vermeye, yeniden hissetmeye zamanımız yok. Küskünlükler, aldatmalar, umutsuzluklar, yalanlar hep bunun yüzünden. Sertleşmeler, öfkeler, kutuplaşmalar, kavgalar hep egoların beklentilere dayattığı delirme halleri. Hal böyle olunca yalnızlık da ikiye ayrılıyor. Seçilmiş yalnızlık; çok güzel. Kaçabildiğimiz, kendi başımıza kalabildiğimiz ve hayatını doyasıya yaşayabildiğimiz bir yer seçilmiş yalnızlık ki şu an en pahalı şey. Çok azımız satın alabiliyoruz veya yerine koyabiliyoruz. Bir de seçilememiş yalnızlık var ki o da bildiğimiz kimsesizlik. İşte o da en derin karanlık. Ne yerine satılabiliyor ne de yerine koyulabiliyor. Mizah bütün bunların üstesinden gelebilir mi? Çabalıyor. O da elinden geleni yapıyor işte.

“Kısmet İşte” yi okurken “Dikkat, bu ülkede kader var!” sözü geldi aklıma. Bir şekilde dönüp dolaşıp kesişen yollar, birbiri içinde düğümlenip aynı noktaya dönen olaylar olduğunu fark ediyoruz. Bu da biraz kaderci, kısmetçi bir eğilim gibi algılanabilir.  Bu belki de sizin eğiliminiz değildir, siz söyleyin, belki de toplumun yansımasıdır?

Ne kadarı kaderdir ne kadarı kısmettir ya da ne kadarı olan bitendir bilemem ama hayatın kendisi bir mucize. Çok olasılıklı, çok çarpanlı olduğu kadar aynı zamanda da çok kırılgan, çok zarif bir mucize. Benim eğilimim bunu değiştirmiyor, toplumun yansıması da değiştirmiyor. Mucizenin de yaşamı doğrudan değiştiren bir olay ya da olaylar zinciri olması da gerekmiyor. Mucize bu; olup bitiyor. Örneğin bir gece evime dönerken sokağın trafik yüzünden tıkandığını gördüm. Peşi sıra beş altı araba. En arkada bir taksi. Taksinin içinde klarnetçi, darbukacı, kanuncu var ve 9/8’lik bir oyun havası çalıyorlar. Belli ki düğün konvoyu ama şarkıyı çalan ‘abi’lerin şarkıyı kendilerine çaldığı çok belli çünkü dışarıdan müzik fazla duyulmuyor. Taksici, şoför mahallinde dans ediyor. Arabanın yanına yakınlarda bulunan hastanenin personeli de geliyor. İki hemşire, doktor ve bir hasta bakıcı. Belli ki onlar da hastaneye gidiyorlar. Hep birlikte göbek atmaya başlıyorlar. Kısa bir süre dans ediliyor. Sonra trafik açılıyor ve doktorlar sazendelere bahşiş veriyorlar. Taksi gidiyor. Hastane personeli boyunlarına steteskoplarını asıp hiçbir şey olmamış gibi ciddi ciddi hastanenin yolunu tutuyorlar. Bunların hepsi bir iki dakikada olup bitiyor. İşte mucize. Tuhaf muhaf ama bana göre hayatın mucizesi bu.

Son öykünüz “Kısmet İşte” kitaba da adını veren öykü. Açıkçası diğer öykülerden tarz olarak ayrılmış bu öykü. Beraberinde birkaç öyküyle birlikte, “Umur’un umudu” mesela ya da “Buse ile çekirge” sizin öykülerinize yeni bir boyut kazandırmış gibi geldi bana. Daha fazla iç dünyaya yönelen, yer yer bilim-kurgu tadında. Böylesi bir yönelme var mı sizce de, ilerleyen zamanlarda yeni yazılarınızda benzer yenilikler görebilir miyiz?

Öykülerim dışında tiyatro, sinema, tv dizisi gibi şeyler de yazıyorum. Sanırım diğer alanlarda yazdıklarım öykülerimi de etkiliyor. Bahsettiğiniz öyküler biraz bu cesaretle ortaya çıktı. Bundan sonra yazacaklarım ne yöne evrilir, nasıl olur açıkçası ben de bilmiyorum.

Önceki kitaplarınızda olmayan ve görünce beni pek mutlu eden çizimler var “Kısmet İşte”de.  Böylesi hikâyelere çizimler çok yakışıyor, sizin hikâyelerinize de ustaca çizimler çok yakışmış. Size de bir eksik tamamlanmış gibi geldi mi, ne dersiniz çizimler için?

Çizimlerin sahibi Turgut Demir. Yıllar önce tanıştığım ve uzun süre birlikte çalıştığımız bir arkadaşım. İllüstrasyon konusunda bence Türkiye’nin en büyük ustalarından biri. Onun öykülerimi resimlemesi benim için bulunmaz bir nimet. Tek tek her öyküyü resimledi sağ olsun ve kitaba bambaşka bir ruh kattı. Söylediklerinize katılıyorum bana kalırsa da kitaptaki bir eksiği tamamlamış oldu.

Alper Atalan, aynı zamanda mühendis, mizah yazarı, senarist. Son olarak bize şu sıralar neler yaptığınızdan ve yapmayı planladıklarınızdan bahseder misiniz?

En son, bir tiyatro oyunu yazdım. İkinci Kat adlı tiyatro salonunda sahnelenecek. Ayrıca şu an bir çocuk kitabı serisi yazıyorum. Nisan ayında gösterime girmesi planlanan bir TV dizisine de hazırlık yapıyorum. Bir yandan da notlarımı derliyorum. Mayıs ayından itibaren de oturup yeni romanımı yazmaya başlayacağım.

 

Alper Atalan – Özyaşam Öyküsü
1972 yılında İstanbul’da doğdu. 1991 yılından başlayarak Hıbır, HBR Maymun, Joker, Şebek gibi mizah dergilerinde yazılar yazdı. İlerleyen yıllarda birçok televizyon dizisinde senaristlik yaptı. İTÜ Jeodezi ve Fotogrametri Mühendisliği mezunu olan Atalan’ın Sanal Uyku (Parantez Yayınları, 2002), Mart (İletişim Yayınları, 2013), Çok Kısa Bişi Anlatıcam (İletişim Yayınları, 2014) ve Kısmet İşte (İletişim Yayınları, 2015) adında dört kitabı bulunmaktadır.