E. Püren San

26 Temmuz 2018

 

“Yalnızlık, insanlara karşı kullanılabilecek en büyük silahtır.”

Yalnız kalmak ile yalnız bırakılmak arasında elmasla kömür kadar fark vardır. Yalnız kalmak kömüre elmasa dönüşebilecek fırsatı kazandırırken, yalnız bırakılmak kömüre atılmış kuru, gaip bir ateştir. Kömürün, sebebine delili dahi olmayan bu yanmışlık hissinden ne kadar kurtulabileceği -tabi ki eğer hâlâ kurtulabilir olduğu düşünülüyorsa- bir şairin kalbi kadar gizemli bir husustur. Uygun baskı altında elmasa dönüşebilecek kömür, tuzla buz olur, ancak asla tamamiyle yok olabilme lütfuna erişemez. Zaten, küller ne kadar canlı sayılabilir ki?

Stefan Zweig, “Satranç” adlı romanında, bireyin bu tür bir psikolojik manipülasyon ve işkenceden sonraki yaralarının derinliğini, okuyucuyu bir satranç partisini izlemeye davet ederek hem zorla soyutlandırılmanın kan kaynatıcı, görünmez deliliğini hem de sürgünün acı ve özlem dolu hissizliğini Dr. B karakterine büründürerek okuyucuya sunuyor.

Roman, tıpkı bir satranç oyunu gibi, “zoraki açılımlarla” okuyucuya oyunu tanıtarak başlıyor. Nasıl ki ana taşlar bir satranç oyununda ilk olarak öne sürülmez, öncelikle üstüne çok önceden düşünülmüş bir zemin hazırlanır ve asıl oyuna belli bir süre sonra başlanırsa, Zweig da kendi oyununun ilk hamleleriyle okuyucuya çok önceden planlanmış ana oyununu tanıtır. Bu nedenden ötürü Dr. B karakteriyle, okuyucu romanın ortalarına kadar tanışmış olmaz. Çünkü Dr. B’nin enkaza dönüşmüş kişiliğinin en iyi şekilde anlaşılabilmesi ve yorumlanabilmesi için öncelikle karakterin içinde bulunduğu ortamı ve Dr. B’nin halen kendi içinde oynadığı, romanın sonuna kadar da oynayacağı, zehirli satranç oyununu anlayabilmesi gerekir.

Okuyucuya, romanın başından beri detaylı olarak tanıtılan ilk karakter Czentovic’tir; ancak bu durum Czentovic’in sadece bir açılış hamlesi olduğu anlamını taşımaz, çünkü burada tanıtılan, karakterin kendisi değil onun ünü ve itibarıdır. Dolayısıyla Zweig’ın bu hamlesi okuyucuya Czentovic’i takdim etmekten çok karakterin gölgesinin, her ne kadar kendini bilmez ve eğitimsiz olarak tasvir edilse de, satranç dünyasında nasıl bir iktidara ve yüceliğe sahip olduğunu anlatmaktır. Böylelikle, Czentovic’in okuyucuya sunulması basit ve sığ bir karakter betimlemesinin önüne geçmekle beraber, İkinci Dünya Savaşı’ndaki faşizan -“Nazist”- tutumun trajik yaygınlığını ve ironik bir şekilde büyük kitlelerce kabul edilip etki alanının genişlemesini sembolize eder.

“Mirko ilk oyunu kaybetti, çünkü papazın oyuna Sicilya Savunması ile başladığını görmemişti hiç. İkinci oyunda, en iyi oyuncuyla berabere kaldı. Üçüncü ve dördüncü oyundan itibaren herkesi, peş peşe yendi” (Zweig, s.10). Bu paragraf, Czentovic’in ilk karşılaşmasının anlatıldığı pasajdır. Mirko’nun ilk satranç karşılaşması tarihsel verilerle karşılaştırılacak olursa, Adolf Hitler’in ilk seçimlerde neredeyse hiç oy alamadığı, lakin ikinci kez aday olduğu şeçimlerde iktidar partiyle eşit oy aldığı ve ardından gerçekleştirilen seçimlerde ise iktidar parti konumuna yükseldiği gözden kaçırılabilecek bir rastlantı değildir. “Papaz […] çocuğu (Czentovic’ı) içi koyun postu kaplı ceketi ve ağır, yüksek konçlu çizmeleriyle kafeye soktuğunda […]” (Zweig, s.10) cümlesi Mirko’nun ilk satranç maçına çıkmadan önceki tasviridir. Sadece Adolf Hitler’in değil ancak bütün Nazi subaylarının üniformaları göz önüne alındığında kalın, koyun postundan ceketleriyle birlikte yüksek, ağır konçlu çizmeleri ağır ve faşizan figürlerinin önemli bir parçası olmuştur. Bu örneklemelere ve örtüşmelere ek olarak, Dr. B ile Czentovic arasında gerçekleşen satranç partisinde Czentovic tarafından sergilenen ağırbaşlı ancak alaycı ve sinsi tavır, hamlelerin düşünülmesi için Czentovic’in kendine ayırdığı süre olmanın ötesinde, bir manipülasyon, ayrıca psikolojik sıkıştırmayla harmanlanmış bir baskı yöntemidir; tıpkı İkinci Dünya Savaşı ve sonraki yakın dönemlerde SS subaylarının, Gestapoların ve Nazi arması-mottosu altında toplanmış bütün askerlerin sorguladıkları bireyi psikolojik açıdan çökertme darbeleri gibi. Czentovic’in bir papaz tarafından büyütülen bir Hristiyan olması ve Dr. B’nin de köklü bir Yahudi kimliğine sahip oluşu, Zweig’ın yapmış bulunduğu hamlelere eklediği yeni bir hamledir; adeta hastalıklı bir turtanın üstüne dökülmüş çürük kiraz şerbeti gibi. Böylelikle yazar romanının ilk bölümünde yaptığı Czentovic betimlemesiyle Dr. B karakterinin içinde bulunduğu ortamın metaforik bir açıklamasını okuyucuya sunmuş, romanın son bölümünde betimlediği satranç partisiyle ise Dr. B’nin esir alındığı yıllardaki ruh haline acı bir gönderme yapmış ve okuyucu için bir “yeniden canlandırma” sahnelemiştir. Bu durum Zweig’ın okuyucuya enjekte etmek istediği empati duygusunun öneminin altını çizmekle kalmamış aynı zamanda Dr. B’nin içinde bulunduğu durumun gerekçesini de sunmuştur.

Hiçbir fiziksel işkenceye maruz kalmamış olan Dr. B, işkence kampına gönderilen bir çok Yahudi’den şanslı görülebilir. Ne de olsa bir otel odasında sadece belli zamanlarda sorguya çekilen, üç öğün yemeğe, sıcak bir yatağa, duşa ve lavaboya sahip olan bir beyefendidir. Zaten bütün sorun, kurulmuş olan bu sistemin özünde yatmaktadır. Neredeyse bir yıldır -ki hastaneye düşüp kendisine gelinceye kadar veya çok nadir zamanlarda gözüne bir takvim ilişmediğinden, Dr. B’nin zaman kavramı gibi bir olguya odasında bir saati bile olmadığı için sahip olamadığını göz önünde bulundurmak da gerekir- Gestapo tarafından kapatılmış bir pencereyi izlemiş; güneş yüzü görmemiş; rüzgarı teninde hissetmemiş; dünyevi olan hiçbir olguyla rastlaşmamış; kişiliğini parçalamak isteyen subaylar haricinde bir yüz görmemiş; 27 Temmuz tarihine kadar bir kitabı, sayfayı elinde hissetmemiş; kalem tutmamış; hatta intihar bile edemediğini belirtmiş ve “o sırada dışarıda bir savaş patlamış olsaydı haberim dâhi olmazdı” (Zweig, s.80) diyerek çaresizliğinin altını çizmiştir. Hatta hiçliğinde geçirdiği belli bir zaman zarfından sonra toplama kampının bile bir kurtuluş olacağını, bir lütuf sayılacağını, “Bu otel odası yönetiminin nasıl ne kadar şeytani bir mantık yürütmenin ürünü olduğunun, psikolojik açıdan ne kadar öldürücü olduğunun farkına şimdi varıyorum. Toplama kampında belki taş taşıtırlardı, ellerimiz kanayana, ayakkabılarımızın içinde ayaklarımız donana kadar; pis kokular içinde, soğukta iki düzine insanla sıkış tepiş yatardık belki. Ama insan yüzü görebilirdik, bir çayıra, bir el arabasına, bir ağaca, bir taşa, herhangi bir şeye bakabilirdik, oysa burada insan hep aynı şeyle çevriliydi, hep aynı şeyle, korkunç Aynışey’le.” (Zweig, s.51-52) sözleriyle dile getirmiştir. Böyle bir ortamda bulunan kişiden üç şey yapması beklenir: Esir, artık dayanamayacak raddeye itilmişse ya tamamiyle çözülür ve istenen bütün bilgiyi subaylara sunar ve büyük ihtimalle de sonunda öldürülür ya da bilgileri düşmana sunmaktansa kendini öldürmeyi tercih eder ve işkencesini sonlandırır. Üçüncü senaryo ise bireyin aklı dengesinin büyük oranda zedelenmesi ve bir müddet sonra ise çökmesidir. Dr. B’nin intihar gibi bir seçeneği olmadığından geriye iki seçeneği kalır: Ya konuşma şansını kullanacaktır ya da zaten zarar görmüş aklı dengesi son raddeye kadar çökmeye devam edecektir. Böyle bir hiçlikle boğuşan bireyin, kurtuluş olarak eline ne geçirse ona dört kolla, hayatı buna bağlıymış gibi sarılması -ki bir bakıma öyledir- beklenmedik bir durum değildir, ancak her mucize iyi olarak adlandırılamaz, çünkü Dr. B’nin bir satranç kitabında kurtuluşunu bulması büyük bir paradoks doğurur.

İlk olarak satranç oyununa en genel hatlarıyla -bütün ayrıntıları ve stratejileri bir kenara bırakarak- tıpkı bir çocuğun gözünden bakılacak olursa, en basit kuralın kralı/şahı, daha önemsiz taşları feda ederek, korumak olduğu su götürmez bir gerçektir. Öyleyse satranç bir çıkar, güç oyunudur ve stratejisi en iyi olan taraf, hamlelerini en iyi oynayan kişi ve en acımasız şekilde asıl gücü elinde tutmak için riskli fedakarlıklar yapan, galip gelir. Kısacası satranç, savaşın somut bir ortama sıkıştırılarak tahta bir masa üstünde kansız bir şekilde yeniden canlandırılmasıdır. Dr. B’nin paradoksu da tam olarak bu noktada doğar. Beyin, satranç oyunu göz önüne alındığında, zihni kurtarmak amacıyla kendiyle bir şavaşa girmeye zorlanır, bu da ilk problem olan kişilik bölünmesinin tohumunu atar ancak bir müddet sonra savaşı taşıyacağı noktanın zihnin kendisi olacağının henüz ayırdında değildir. Bu durum şu şekilde açıklanabilir: Satranç artık iyice öğrenildiğinde ve bireyin zamanının büyük bir bölümünü kaplamaya başladığında -ki Dr. B’nin hiçliğini dolduran tek olgu satranç olduğundan zehirlenmenin kısa sürede başlayacak olması iki artı ikinin dört etmesinden bile daha kesindir- insan satrancı artık “gözü kapalı” yani ezberden oynar. Bu noktada ise somut ortama sıkıştırılmış olan savaşın önizlemesi soyut bir ortama yani bireyin zihnine taşınır. Bir rakiple oynandığında beyin egzersizi sayılabilecek bu durum, kişi kendini bölerek oynamak zorunda kaldığında zaten çökmek üzere olan zihne yapılan ek bir darbe görevi görür ve zaten parçalanmış olan zihin, siyahla beyaz kadar zıt iki kişiliğe ev sahipliği yapmaya başlar ve bireyin psikolojik, zihni ve akli çöküşü gerçekleşir. Bu durumda okuyucu bütün bu sürecin, yalnız bırakılmayla nasıl bir bağlantısı olabileceğinin ayırdına varmaya başlar ancak okuyucunun göz önünde bulundurması gereken çok önemli bir nokta daha vardır ki o da “gerçeklik algısı”dır. Her bireyin gerçekliği, olayları ve çevresini kendi algı ve yorum süzgecinden geçirdikten sonra başka bir görüşle doğrulamasından ve onaylamasından sonra meydana getirdiği bir kabuldür ve bu denklemden doğrulama ve onaylanma çıkarıldığında ise, gerçeklik kaygısı ve sorgulama başlar.

Bir akıl hastasının durumu ele alınacak olursa bu hastanın, gerçekliği sadece sayıca daha fazla olan diğer bir kitleyle uyuşmadığı ve onlarla -ki çoğu toplumda bu kitlenin adı, ‘normal’ insanlardır- aynı olmadığı için kabul edilmez. Yalnızlığın ise kişiye karşı kullanılabilecek bu tür bir yanı vardır; kişinin gerçeklik algısını yavaş yavaş çürütür ve gerçekliği somut ortamdan soyut ortama taşır, çünkü bireyin somut ortamla ilişkisi zaten çoktan kesilmiştir ve bu sırada esirin zihninde, tıpkı Dr. B’de olduğu gibi, bireyin iç egolarının ve kişiliklerinin birbirleriyle çarpıştığı bir savaş taklidi bulunuyorsa, bu vahşi taklit bireyin var olan tek gerçekliğine dönüşür. Yalnızlığın bireye doğrultulmuş bir silah olarak kullanılmasının en kan dondurucu yanı, insanın kendi zihninde oluşturduğu ve kabul ettiği bu soyut gerçekliği, çevresinde inkar edecek hiç kimsenin bulunmuyor oluşudur. Böylelikle otorite, esirin beynine, bireyin kendi yalnızlığından ateşlenmiş soyut kurşunu sıkar, soyutluğu gerçekliği saymış esir de bu kurşunu tam kalbinde hissederek delilik ateşiyle yanıp tutuşmaya ve yavaş yavaş da kendini yakmaya başlar. En kötü yanı ise acısına ne bir delil gösterebilir ne de parmağıyla bir suçluyu işaret edebilir, çünkü psikolojik çökertmenin fiziksel işkenceden en büyük farkı, fiziksel işkencenin her zaman ardında kanıtın kalıyor oluşudur.

“Satranç”, Stefan Zweig’ın son romanı olmasının yanı sıra Zweig’ın karısıyla intiharından sadece günler önce yazımının bitip New York’a temize çekilmiş olarak özenle gönderilmiş olan son paketidir. Arkasında hiçbir şekilde intihar notu bırakmamış olan yazarın, Dr. B ile olan benzerlikleri gözden kaçamayacak kadar fazladır. Zweig, sürgün edilmiş, kitapları yakılmış ve Brezilya’ya ulaştıktan kısa bir süre sonra biyografisini ve ardından da Satranç itirafını yazmış olan bir Yahudi’dir. Dr. B ise New York’tan Buenos Aires’e yol alan bir yıl kadar Nazi faşizmine maruz kalmış, gemide kendi biyografisini anlatan ve vatanından sürgün edilmiş Yahudi kimlikli bir beyefendidir. Bütün bu benzerlikler Dr. B’nin hiçbir zaman tam adının öğrenilmemesiyle, hatta belki olmamasıyla, birleşmesiyle Dr. B kişisinin romandaki bir karakteri temsil etmenin ötesine geçerek Zweig’ın benliğini temsil etmesi çok daha yakın bir olasılıktır. Nasıl Dr. B Brezilya sınırında ve sürgünde son oyununu oynamışsa, Herr Zweig da son romanını Brezilya sınırları içerisinde, sürgünde yazmış ve son hamlesini yapmıştır ve her ikisi de yalnış zamanda, yalnış kişiye şah-mat demişlerdir.

Sonuç olarak okurun -ve bir çok insanın- zihnini kurcalayan, “Yalnızlık gerçekten fiziksel acıdan daha üstün ve yıkıcı olabilir mi?” sorusunun cevabı, yalnızlığın getirisi olan psikolojik yoksunluk ve zihinsel çöküşün fiziksel acıdan nasıl daha üstün, tüketici ve yıkıcı olduğunun gösterimiyle bir çok Czentovic’ın bulunduğu o “Dünün Dünyası’nda” yalnız bırakılan Dr. B kılığındaki Herr Zweig’ın son itirafı ve açıklaması şeklinde okurlara bırakılmıştır.
“Czentovic de koltuğundan kalktı, yarım kalmış oyuna bir göz attı. ‘Yazık,’ dedi, hoşgörüyle. ‘Hamle pek de kötü düzenlenmemişti. Amatör olduğu düşünülürse, aslında son derece yetenekli bu beyefendi.’” (Zweig, son cümle)

 

Stefan Zweig, Satranç, Çev: Ayça Sabuncuoğlu, Can Yayınları, 32. Baskı, Haziran 2011.

 

E. Püren San – Özyaşam Öyküsü
23 Temmuz 2001’de Çanakkale’de doğdu. Ortaokulu Kıbrıs’da Yakın Doğu Koleji’nde ve İstanbul’da Şişli Terakki ile Erenköy Işık Vakfı’nda okudu. Gezgin bir aileden olduğu için, çoğunlukla Uzakdoğu ve Avrupa’ya olmak üzere, fazlasıyla seyahat etti; bulunduğu yerlerin her birinden bir parçayı hep kendine kattı. Yeni yerler keşfetme, yeni kültürleri tanıma ve farklı kişilikten insanlarla tanışmayı çok sevdiği için son iki yıldır yaz ve kış tatillerini Almanya ve Hollanda’nın çeşitli şehirlerinde geçirdi. Liseye İelev Özel Lisesi’nde başladı ve bu sene UWC Türkiye sınavlarını geçerek UWC Changshu China’ya gitmeye hak kazandı. Böylelikle lisenin 11 ve 12. sınıfını Çin’de okuyup IB diplomasını UWC Changshu’dan alacak. İngilizce ve Almanca’yı yüksek seviyede biliyor, seneye de Çince öğrenmeyi hedefliyor. Çocukluğundan beri okumak ve yazmak onun için çok büyük bir tutku oldu. Dünya Klasikleri’ni okumayı her zaman çok sevdi ve şiirin onda hep ayrı bir yeri oldu. İngilizce ve Türkçe olarak kısa hikayeler ve şiirler yazmakla birlikte tiyatroya, sinematografiye, sanat tarihine ve psikolojiye büyük bir ilgi duyuyor. Sosyal sorumluluk projelerinde yer almak ve sporla uğraşmanın bedeni, zihni ve kişiliği büyük oranda geliştirdiğine inandığı için bu iki olgunun yaşantısında olmasına özen gösteriyor.