Edebiyatımızda son yıllarında roman türünün bütün yaygınlığına rağmen, asıl yaratıcı damarın öykü yazımında olduğuna dair -belki sayısı artan öykü atölyeleri ya da internet siteleri nedeniyle- kolay yadsınamayacak bir düşünce var. Aslında yeni öykücüler de tıpkı romancılar gibi, ya kendilerine özgü, kısmen deneysel bir kurgu dünyası oluşturmaya çalışıyorlar, ya da okurun önüne gözlem ve yoruma dayalı hayat dilimleri, enstantaneler getiriyorlar. (Bu çabaların ikisinde de romancılardan daha başarılı oldukları söylenebilir.) Ayça Erkol’un ödüllü kitabı Hiç Aklımda Yokken daha çok bu ikinci gruba giren bir kitap.

Hiç Aklımda Yokken on beş öyküden oluşuyor, hemen hepsi dört beş sayfada gayet kendine yeten bir atmosferi oluşturmayı bilen tempolu, vurucu öyküler. Erkol, okurun bütün kitap boyunca duyduğu o mutsuz ama neşeli sesi öykülerine yakıştırmayı gerçekten iyi başarmış; bu ikisinin bileşimi hem keyifli bir okuma olanağı sunarken, hem de okurlarla güçlü bir mizah duygusunun paylaşılmasına yol açıyor. Bugün hemen bütün yazarlar mizahın önemini kavramış gibi, ama hepsinin Ayça Erkol kadar başarılı olabildiklerini söylemek zor. Karakterlerin çoğu kendi kabuğuna çekilecek bir köşe arayan görmüş geçirmiş, hayat yorgunu tipler. Sıyrılmaya çalıştıkları hayatın da, alternatif olarak sığındıkları kurum ve kişilerin de ikiyüzlülüklerinin farkındalar, ayrıca kendi kıskançlıklarının, açgözlülüklerinin de.

Karakter demişken epey bir çeşitlilikleri olduğunu belirtmek gerekir; “Salıncak”, “İnsan Kokan Toprak”, “Alabora”, “Marifet” gibi öykülerde, sözünü ettiğim iş hayatından az ya da çok bezmiş tipleri, hayat yorgunlarını bol bol buluyoruz ya da birbirinin yemeklerini, güzelliklerini kıskanan Salı oturması teyzelerini, sinir krizi eşiğindeki ev hanımlarını; gerçi onların başından geçenler de epey renkli ve eğlendirici. Ama bundan daha ilginci, “Çolak”, “Sevgi”, “Halil Hoca” gibi öykülerde yazarın gözleminin ve günlük metropol hayatının dışında kalan kabadayıların, işsiz güçsüzlerin ve çok daha patetik tiplerin de epey bir yer kaplaması. Bir anlamda farklı, marjinal, tehlikeli, hatta ‘ucube’ olana bir bakış bu; onlar aracılığıyla kavgalardan, sakatlanmalardan, örtbas edilmiş cinayetlerden, gecenin öte yakasından söz ediş. Çoğunlukla açıktan dile getirerek de değil; Erkol’un karakterleri geçmişteki yaraların saklanması gerektiğinin farkındalar. Hemen hepsi eskilerin ‘tecahül-i arif’ dediği, bilip de bilmezden gelme sanatında usta. Kitabın ilginç yerlerinden biri de bu; yazarın neyin okurun yorumuna bırakılması gerektiği konusundaki seçimleri.

Ve takıntılar…  Kitapla aynı adı taşıyan öyküde bir garaj satışından bez bebek alan bıkkın adam, satıcı kızın kolundaki Japonca dövmeye kafasını takıyor. “Yeşil” adlı öyküde, iş hayatında yavaş yavaş ipinin çekildiğini anlayan orta yaşlı kadın, katıldığı trekking turunda sıkıntısını yeşilin tahakkümüyle özdeşleştiriyor. Elli beş yaşındaki bir diğer seyirci kadın, kulağı bir arka sırada oturan genç ve gürültücü çiftteyken, kendi oyununda nasıl başkalarının ondan nasıl sürekli rol çalıp durduğunu düşünüyor. Ayrıca “İntikam” adlı öyküdeki gibi -ki adının aksine gayet sevimli bir öykü- yaz mevsiminin anısına sulu bir şeftali yemenin şehvetini takıntı yapanlar da var. Yargılar keskin ve zekice: Satırların altını çizerek okuyanların birçok sayfayı rezil edeceği söylenebilir. En başarılı öykülerden biri olan “Her Şeyin Cümlesi”nde yazı atölyesine devam eden esrarlı, genç bir kadın gayet Borgesyen bir takıntıyla tüm edebiyatı, yazacağı tek bir cümleye indirmeye, daha doğrusu o cümleyi bulmaya çalışıyor. Kitabın, ‘keşke biraz daha uzun olsaymış’ dedirten öykülerinden biri bu. Aynı atölyedeki kursiyerleri, yani müşterilerini küçümseyen mutsuz atölye hocası da, onların yazma çabalarını karada nefes almaya çalışan balıklarınkine benzetiyor.  Bu iki karakterin arasındaki elektriklenme gerçekten okunmaya değer.

Yazarın, hayat ve insanlar kadar edebiyatı da tanıdığını gösteren tek örnek, “Her Şeyin Cümlesi” değil. Örneğin birçok yöne gidebilecek zararsız bir öykü gibi başlayan “Gelincik”, saat gibi kurulmuş yapısıyla Batı’daki herhangi bir Yılın En İyi Korku Gerilim Öyküleri antolojisinde rahatlıkla kendine yer bulabilir. Kitabın bir anlamda en akılda kalıcı parçası “Halil Hoca”, kusursuzca anlatılmış çok marazi bir fıkra etkisi yapıyor. Son öykü “Üç Nokta”ysa zarif bir koda, aynı evde aynı hayatı yaşamaya mahkum üç kuşaktan kadının sırlarıyla birlikte kaynattığı sevimli bir cadı kazanı.

Evet, bugünün birçok kurgu yapıtı gibi aslında gayet karanlık bir kitap bu, bitirince okurun kendini kötü hissetmemesinin nedeni yazarın başta söylediğim o mutsuz ama neşeli sesi. Ve onun nefesinden doğan karakterlerin her birinin içindeki o sevimli taraf: Yazı özleyen, yaza ağıt yakan insanlar bunlar. Artık kıştan ne yazık ki tamamen çıktığımızı görüp buna hayıflanan mutlu azınlığa şunu sorar gibiler: Sizin bir teoloji tartışması sırasında canınız şeftali çekti mi?

 

Ayça Erkol, Hiç Aklımda Yokken, Alakarga Yayınları, 2016.