Nurullah Kaya

4 Şubat 2018

Kendi canını, hayatının neresine koyar insan?

Yeri geldiğinde hiçe sayarak bir şeylere feda ederken, yeri gelir kendi canı uğruna neleri gözden çıkarır?

Bir savaşın sonunda kazanan kimdir, kaybeden kim?

Gerilimi oldukça yüksek olan, sonuna kadar aynı heyecanla ve merakla sizi sürükleyen bir kurmaca ürünü olan Hiç Kimsenin Öyküsü adlı oyunu Erdi Mamikoğlu kaleme almış.

Kurmaca olduğu kadar, yanı başımızda dipdiri duran bir gerçekliği de işaret etmesiyle güncel olma özelliğini de barındıran oyunda; yazar, bir savaş üzerine söz söyleme hakkını ve önceliğini savaşın farklı cephelerinde yer alan iki askere bırakmış.

Zaten savaş üzerine bir tek laf dahi edilecekse, buna başka kimin hakkı olabilir ki?

Birçok insan için aniden gelir savaş. Günlük hayatın seyrini ansızın değiştirerek… Farklı mesleklerde ve kariyer basamaklarında iken bir anda profesyonel bir savaşçı da olmak zorunda kalan iki askerin öyküsü. Hiç Kimsenin Öyküsü aslında hiç kimsenin değil, birçok kimsenin öyküsü…

Savaş bittikten sonra ilan edilen bir ateşkes sonrası, ilk fırsatta özlediklerine kavuşmak isteyen iki askerin yolu bir tren kompartımanında kesişir. Bir süre sadece “yol arkadaşlığı” ile sohbet eden bu iki adam birbirlerini tanımaya başlar. Birbirlerini tanımaya çalıştıkları zaman dilimini, birçoğumuzun ayna karşısında geçirdiği zamana benzetmek mümkündür. Çoğumuz ayna karşısında makyaj yaparken yüzümüze takındığımız ifadelerle, kıyafetlerimizdeki ufak tefek değişikliklerle, bir takım jest ve mimiklerle başka görünmeye çalışmıyor muyuz bazen? Benzemek istediğimiz kimseler o an hayran olduğumuz kimseler de olabiliyor, taklidini yaparak küçük görmeye çalıştığımız kimseler de çünkü kendi bedenimiz üzerindeki bu efektlerle ruhumuzda yaratmak istediğimiz bir değişim var.

Yazar Erdi Mamikoğlu, adeta ayna karşısında kendi kendine konuşan, kendisiyle hesaplaşması esnasında bazı kavramları tartışan, sorgulayan ve yargılayan bir karakteri iki ayrı oyuncunun bedenine paylaştırmış.

Savaşta iki ayrı tarafta olan insanlar, barışta hangi taraftadırlar? Barış zamanında taraf yok mudur? Savaşılmayan zamanlara barış zamanı denebilir mi?

Bugün nezaket ve kibarlık gösterdiğimiz kimselere karşı, bunları başardıkça onların ve başkalarının gözünde iyi insan olduğumuz hâlde; yarın aynı kişiyle düşman olmamız ve onu öldürürsek kahraman olarak kabul edilmemiz arasındaki ince çizgi, kısa mesafe, küçük nüans, büyük çelişki… Karşı karşıya gelmeden önce tanımadığımız komşular veya düşmanlar… Oyunda, aynı kompartımanı paylaşmaları bakımından aynı toplumun bireyleri (komşu, hemşehri, soydaş, veya aynı etnik kökene mensup) olarak düşünülebilecek ve üzerlerindeki silahları göstermekten imtina eden iki insan, fikirlerini ve ideolojilerini tartışmaları esnasında onları savunan askerlere dönüşünce silahları doğrultmaktan da ateşlemekten de hiç çekinmiyorlar. Tartışmada ortaya atılan savları haklı veya haksız, doğru veya yanlış oluşları değil, silahın kimin elinde olduğu veya kimin eline geçtiği, kabul edilebilir veya boyun eğilebilir kılıyor. Otoritenin zorbalığa dönüşümü bu yolla çok iyi bir şekilde gösteriliyor.

Hiç Kimsenin Öyküsü, barış sözcüğü üzerine de derin derin düşünmeye zorluyor bizi… “Barış, iyi bir şey değildir. Hep bir savaştan sonra gelir. Sen hiç savaştan önce gelen bir barış gördün mü?” diye soruyor biri, diğerine… Savaşmadan yaşadığımız barış hâlinin farkında olmamız konusunda bizi dürtüyor. Bedeli olmayan bir barışın en güzel barış olduğunun altını çizerek…

Bugünün insanının kendine aynada bir yabancının gözüyle bakması için onu dürten, bugün barış kavramına yarın savaş demeyi gerektiren şartları tartışan, onur ve zenginlik kavramlarını birçok ismin önüne koyan; kazanma ve kaybetme, zafer ve yenilgi duygusunun ancak başkalarının b/ilgisi dahilinde ise bir anlam ifade edeceğine dair yarattığı örnek olayla bizi iki taraftan hangisinin haklı veya haksız olduğu kanaatinin salıncağında salladıkça hayata dair ne kadar az şey düşündüğümüzü fark etmemizi sağlıyor Hiç Kimsenin Öyküsü adıyla hepimizin öyküsü…

Ben, Krops Tiyatro’nun sahneye koyduğu, Dilek Güven’in rejisinde, Anıl Kır ve Ertunç Uygun’un metni olabildiğince özümsemiş oyuncular olarak adeta metindeki iki askerin vücut bulmuş hâli ile karşımıza çıkmasına tanıklık ettim. Bakalım sizler bu oyun ve oyunun parantezine aldığı savaş ve barış kavramları hakkında neler düşüneceksiniz?

Nurullah Kaya – Özyaşam Öyküsü

Nurullah Kaya, Dicle Üniversitesi Eğitim Fakültesi Fizik Öğretmenliği ve Anadolu Üniversitesi Sosyoloji Bölümlerinden mezundur. Yaratıcı Drama, Eğitim Koçluğu ve Özel Eğitim Öğretmenliği yapmaktadır. Çeşitli dergiler için deneme , şiir ve öyküler yazmaktadır. Aynı zamanda sinema filmleri ve tiyatroda oyunculuk yapmakta, diziler için senaryo kaleme almaktadır.