Sibel Öz

7 Eylül 2018

 

Cumartesi Kitaplığı, 2018 yılında kurulmuş olan ‘yeni’ yayınevlerinden biri. Kriz ve baskı ortamında pek çok yayınevi, dergi ve girişim sekteye uğrayıp yayın hayatına son verirken, yeni yayınevlerinin kurulması, yeni yayınların çıkarılması, eskilerin korunması kadar önemli ve umut veren gelişmeler.

Cumartesi Kitaplığı, 30 Altı adıyla bir seri başlatmış. Bu serinin ilk kitabı, Bulut Uçar’ın Gülümseyin, Çekiyorum kitabı. 30 Altı serisi, otuz yaş altı yazarların ilk kitaplarına yer vermesi açısından oldukça anlamlı bir girişim. Türkiye’de diğer tüm alanlar gibi, aslında edebiyatın da, gençlere kollarını açıp gülümsemediği, yaşlı, asık suratlı ve otoriter bir duruş sergilediği biliniyor. Genç olmak, edebiyatta da kolay değil. Yazım sürecinin belli bir birikime dayanması gerektiği kadar, insan gerçeğinde bu birikimin nasıl, ne şekilde ve hangi zamanlarda edinilebileceğine ilişkin kuralcı ve muhafazakar davranmak, insanı tanımamak kadar aynı zamanda kendi statükosunu, yerini korumak anlamına gelmiyor mu? Kendinden sonrakilerin önünü açan, onları gören, yetiştiren, varlıkları ve çabalarıyla gururlanan bir yaklaşım yerine, ezici, kıyıcı yaklaşan, adam yerine koymayan, iten, mütevazılıktan uzak bir yaklaşım henüz geçerliliğini sürdürmekte.

Bu bakımdan Cumartesi Kitaplığı’nın otuz yaş altı yazarlara açtığı bu alanın tek kitapla sınırlı kalmaması, sürmesi önemli. Yayınevi, sitesinde bu seriye biçtiği anlamı şu cümlelerle özetlemiş: “Biliriz ki, bugün, ünlü, ödüllü, başarılı olarak tanıdığımız pek çok yazar ilk kitaplarını çıkarmak için yıllarca yayınevleri kapısında dolaşmış, bugün severek okuduğumuz pek çok eser zamanında yayınevleri tarafından reddedilmiştir. Adı bilinmeyen genç yazarların kitabını basmak yayınevleri için hem maddi hem de prestij riski taşıdığından böyle bir tepki ile karşılaşmaları anlaşılabilir. Yazmayı seven herkesin ilgi çekici yazılar yazamadığı da muhakkak. Fakat bu hevesin peşinden koşup kendini geliştirmek için çabalayan ve biraz destekle neler başarabildiğini gösterebilecek genç yazarların aramızda dolaştığını da biliyoruz.”

Bulut Uçar, genç yaşıyla ‘aramızda dolaşan’ bu yetenekli yazarlardan biri. Uçar’ın öykülerinin, memleketin oldukça önemli meselelerine uzandığı, yazarın öylesine değil dolu bir heybeyle okurun sofrasına oturmuş olduğu hemen dikkat çekiyor. Bu anlamda kitabın içeriğiyle adı arasında bir mesafenin de olduğu belirtilebilir. Gülümseyin, Çekiyorum adının kitabın içeriğinde görülen son derece duyarlı ve itirazcı anlatım diline, kitabın ağırlığına çok da uygun düşmediği görülüyor. “Gülümseyin, Çekiyorum” diyen yazar izler, oysa Uçar’ın izlemediği, bizzat yaşadığı görülüyor. Her öyküde ‘Buradayız’ diyen bir yazarın öyküleriyle karşı karşıya olduğumuz açıkça ortada.

Kitabın ilk öyküsü “Cennetin Çatlakları”nda farklı bir tema, oldukça ilginç bir kurguyla işlenmiş. Alışılageldik ve bıktırana kadar işlenmiş ‘yüksek öykü konuları’na köşe başından nanik yaparcasına, farklı bir konu ele alınmış. Öykünün kahramanı üst sınıflardan, ayrıcalıklı, ‘seçilmiş’ bir kişi. Müzik üzerinden insanlıkla yaşanan hesaplaşmada kazanan, nadide kahramanımızın ‘dublörü’ oluyor. Okuru hem öykünün teması, kuruluşu, derken finalinde de ters köşe eden başarılı bir öykü. Öykünün kendisi gibi, bazı cümleleri de fena halde akılda kalma özelliği taşıyor: “Dünya, insanların mutlu olamayacağı şekilde tasarlandı. En azından çoğunuz için böyle. Neyse ki aranızda değilim. Sizin için geçerli olan şeyler beni ilgilendirmiyor. Açlık, yoksulluk, felaketler…”

“Bakkal Osman Abi” öyküsü ise ilk öyküden tamamen farklı, aynı zekanın ürünü olduğunu belli ettirse de daha çok Yeşilçam filmleri tadında. Okur, “Her hikayeye bir giden lazım” cümlesiyle uğraşadursun, sonunda yine beklenmedik zekice bir finalle karşılaşmaktan kurtulamıyor. Zekanın eşlik ettiği bir kırılganlıkla güzel öyküler çıkıyor Uçar’ın kaleminden.

“Her Şeyin Öncesi” adlı öykü, daha önce okurun pek çok örneğine rastlamış olabileceği “metinle uğraşan” değil de, bu kez “yazarla uğraşan”, ne fazla ne eksik bir kelime içermeyen, rafine anlatımıyla dikkat çeken, kısa ama yoğun bir öykü. Yazarın yaratım sürecindeki var olma uğraşına, diyalektikten kaçamayarak sonrasında ise yok olmasına eşlik eden, kelimelerle adım adım yaratılan dünyanın, yine kelimelerle silikleşmesi, giderek yok olması… “Yazdıklarını okuyor. Önündeki masa yok oluyor. Her şeyi silen birinden bahsediyor elindeki kağıt. Altındaki sandalye yok oluyor. Düşmesi gerekiyor mu? Hatırlamıyor. Sararmış bıyıkları yok oluyor. Bugün kaç tane sigara içti? Hatırlamıyor. Yok oluyor. Var mıydı? Hatırlamıyor.” Yine kitabın son öyküsü “Kelimeler” de bu minvalde, edebiyat okurunun dikkatini çekebilecek bir öykü; kelimeler ve insana dair eksiltmeli bir anlatım diline sahip. İnsanın hikayesi sonuçta kelimelerin hikayesi değil midir? Evrenini kelimeler belirlemez mi?

Uçar, sınırları aşabilme potansiyeli taşıyan, dert, mevzu neredeyse, oraya bakışını, dikkatini yönlendirebilen, o acının kelimelerini bularak hikayesini yazabilen bir yazar olduğunun ipuçlarını da veriyor ilk kitabında. Örneğin; “Hâlâ Sadece İnsanım” öyküsünde, yazar sınırları aşarak boylu boyunca savaşın içine giriyor; okuru sürüklediği yerde, onu ’empatiye’ değil, savaş koşullarında yaşamaya davet ederek bir anda atmosferi değiştiriyor. Bu tutumu, ‘Dünyada bunlar da var’ mesajından çok, ‘Dünya böyle bir yer. Hepimiz için!’ bilgisini ve duygusunu okura geçiriyor. ‘Savaş bitecek ve ben şiirime geri döneceğim.’ Hepimiz, tüm coğrafyalar için geçerli olan bu cümle, okurun hafızasında öyküyle bitmeyen bir yer buluyor. “Hâlâ Sadece İnsanım” öyküsü gibi, “Beni Tanıdınız mı” öyküsü de bu toprakların yakın tarihinin ve hepimizin tanıklık ettiği, henüz soğumamış bir acıyı küllendirmemeye dönük edebi bir tavrı içeriyor. Öykü, dövülerek öldürülen Ali İsmail Korkmaz’a ilişkin olsa da, beklenenin aksine farklı bir İsmail, öykünün kahramanı durumunda. Bu çoklu öldürme ve linç olayına esnaf cephesinden katılan fırıncı İsmail’i, vicdanıyla yüzleştirmeyi deneyen bir öykü. Nitekim “Kabuk” öyküsü de, Uçar’ın meselelere, politik tavrına rağmen, herkesin baktığı yerden bakmama tutumuna işaret ediyor. Politik meselelerin muazzam bir ‘insani’ tarafı olduğu, edebiyatı da ilgilendirenin aslında bu olduğunu tekrar hatırlatan ve düşündüren başarılı öyküler.

Gülümseyin Çekiyorum‘da distopik öyküler de var. Ki insanlığın geldiği aşamada distopya, ‘köprüden önceki son çıkış’ benzeri tabelalar işlevi görmekten fazlasını ifade ediyor. Olacak olanın, yani geleceğin bugün’e yaklaştığı noktada distopya, reeli, gerçeğin kendisini işaret eden yakın uyaranlara dönüşüyor. Tam da böyle olduğu için distopya; edebiyatta (şiirde, romanda, öyküde) olduğu kadar tüm sanat dallarında da, gezegen ve insanlıkla ilgili kaygıların yükselişiyle doğru orantılı olarak daha fazla yer bulmaya devam ediyor. Kitapta yer bulan “Yeni Çağın Babası”, Uçar’ın kurduğu gayet ‘mantıklı’ ve tutarlı distopik dünyaya ait ilginç bir öykü. Ancak bu distopik dünyanın insanlıkla yaşıt ve onunla birlikte direnen ölmez değerleri var; arkadaşlık gibi. Uçar, distopyayı azıcık geleneksellik üzerine kurarak, onu tam kıvamında ‘bizim’ kılmaktan da geri durmuyor.

Son söz olarak; Bulut Uçar, okurunu umutlandırıyor. Onun sözleriyle ‘hiçbir şeyin ortasında’ ama umutlu kalmaya devam etmeliyiz. Uçar, “İnsan kalabilmek için ödenmesi gereken bedeli” kalemiyle ödemeye aday bir yazar. Kitaplarının ve öykülerinin devamını bekleyeceğiz.

 

Bulut Uçar, Gülümseyin, Çekiyorum, Cumartesi Kitaplığı, 2018.

 

Sibel Öz – Özyaşam Öyküsü

1973 yılında İstanbul Üsküdar’da doğmuştur. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo, Televizyon ve Sinema bölümünden mezun olmuş, aynı üniversitenin Sinema alanında yüksek lisansını bitirmiştir.

Öykü yazarıdır. Öykü alanında çeşitli ödüllere layık görülmüş, kendisi de pek çok öykü yarışmasının jürisine katılmıştır. En Çok Seni Bekledim (Agora Yayınevi, 2006), Serçeler Ölürse (Notabene Yayınevi, 2012) ve Yokuş Yukarı İstanbul (Notabene Yayınevi, 2015) adlı öykü kitaplarının yazarıdır.

Kıyıya Vuran Dalgalar (Notabene Yayınevi, 2012), Pabucu Yarım (Notabene Yayınevi, 2013) ve son olarak Ayşegül Tözeren ile birlikte Korkma Kimse Yok (Notabene Yayınevi, 2014) adlı kolektif kitapları hazırlamıştır.

Halen Notabene Yayınevi’nde edebiyat editörlüğü görevini sürdürmekte olan Sibel Öz, çeşitli dergi ve basın mecralarında sürekli yazılar yazmakta, sinema alanıyla ilgili çalışmalarını sürdürmektedir.