Resim: Chief Terry Saul

 

Her ayrıntı, içinde keşfedilmeyi bekleyen bir dünyanın gizemini barındırır. Hafif bir esintide kıpırdayan yaprağın salınımı, antenlerini temizleyen bir arının minimal ve seri hareketleri, ağlayan bir çocuğun poposunu kaşımaya yönelince ağladığını unutması ve hatta aksi bir ihtiyarın gülmeyi reddetmekten kasılmış dudakları bile, dikkatle bakıldığında koca bir dünyaya açılan kapılardır. Önemsenmediği için görünmezlik kılıfıyla örtülmüş her ayrıntı, keşfetmeye vakti olduğunun ayırdında olanlar için, zamansız bir yolculuktur.

Varılması gereken hedeflerle örülmüş ve bu hedeflere ancak zamanla yarışılarak ulaşılabileceği inancı tarafından adeta teslim alınmış modern hayatın, bize ilk unutturduğu şeylerden biri de; ayrıntıların farkına varabilmenin keyfidir. Çocukları okuldan almadan önce markete uğrayıp evin ihtiyaçlarını yetiştirmek, sınavda başarılı olmak için çözülmesi gereken günlük soru miktarını mıh gibi akılda taşımak, kim bilir kaç tane e-maile cevap vermeyi bir an önce bitirip de, trafik yoğunlaşmadan eve varabilmek…

Bir de bu hengamenin içinde hedefimize ulaşmayı engelleyen ve zaten kısıtlı olan zamanımızdan yiyen olmaz olası geciktiriciler vardır: Yavaş araba kullananlar, markette turistik gezi yaparmış gibi davrananlar, soru çözerken üst kattaki evden gelen ve konsantre olmamızı engelleyen patırtılar… Hedefler hep değişir ancak arka plandaki acelecilik ve dolayısıyla da “geciktiricilere bilenme” duygusu hep oradadır.

Jean Liedloff, ‘The Continuum Concept’[1] (Türkçe çevirisi: Dokunmanın Mucizesi) isimli kitabında, geleneksel hayatlarını yaşamaya devam etmeyi tercih eden ve moderniteye mesafeli duran Güney Amerika yerlileriyle yaşadığı bir anıdan bahseder. Bir grup yerli, yazarın o sırada yanında olan birkaç Avrupalı arkadaşının da yardımıyla, ağır bir kayığı yokuş yukarı topluca taşımaya çalışıyorlardır. Kayığın omuzlarından kayıp yere düştüğü zamanlarda, yerliler hiç istiflerini bozmayıp güle oynaya kayığı tekrar omuzlarken, yazarın arkadaşları yaşanmaması gerektiğine inandıkları, onları yavaşlatan her pürüzde, ters orantılı olarak stres yüklenirler. Liedloff, iki yaklaşım arasındaki farkı, bu olay üzerinden çok açık bir şekilde görür. Yerliler için bir an önce varılması gereken bir hedef yoktur. Bu nedenle de kayık taşıma işi bittikten sonra hedefe odaklı ‘modern insanlar’ gibi bitap düşmezler.

Modern dünyada doğup büyümüş olan insanlar olarak, bizlerin bu açmazını çözecek olan; elbette ki moderniteyi elimizin tersiyle itip yerliler gibi yaşamak olmayacaktır. Çünkü moderniteden kopup, ‘yerliler gibi yaşamak hayali’ de, kendi içinde varılacak bir hedef barındırır. Bu nedenle de açmazımızın çözümü, gene bulunduğumuz yerdedir. Gündelik hayatın hızına bir yandan ayak uydururken, bitirip yanına çek atmak için yaptığımız onca işin arasında, sadece hedefe kilitlenerek kaybolmamaktadır çözümümüz.

Modern dünya hızının yarattığı girdap ne kadar gerçekse, bizi o hızın içinden çıkaracak olan hatırlatıcıların varlığı da bir o kadar gerçektir.

Hızın içinde kaybolduğum günlerden birinde, sosyoekonomik açıdan dezavantajlı olan çocukların ödevlerine yardım ettiğim bir merkezde, aynı anda dört beş çocuğun sorularına cevap yetiştirmeye çalışıyordum. Sağ avucunun içinden, serçe parmağın yarısı büyüklüğündeki kalemi hiç eksik olmayan bir çocuk vardı. Diğer çocuklara sataşmaya giderken de, ödevini bitirip merkezden çıkarken de bu kalem hep avucunun içindeydi. Dikkati dağılmadan birini dinleyebildiği birkaç saniye içinde; bir soru sorarken, ya da tüm gönüllü öğretmenlere teker teker iyi akşamlar derken ise, kalemi ağzına götürür, emer veya kemirirdi.

O gün, ödevine yardımcı olma sırası ona geldiğinde, kafamda yetişmem gereken diğer çocuklar ve sorularla birlikte, hızla yanına oturdum. Amacım, bir an önce sorularına birlikte cevap bulup, diğer çocuklara yönelmekti. Aceleden kalemimi başka bir masada unutmuştum. Ödeviyle ilgili bir şeyi göstermek için kalemini bir an için elinden almamla beraber; çocuğun, -kim bilir ne kadar zamandır elinden eksik olmayan kalemin yarattığı boşluktan dolayı, adeta can havliyle minik elini masanın üstünde duran elimin serçe parmağıma dolayıvermesi bir oldu. Otomatik olarak gerçekleşen bu hareketin karşısında, anlatacağım şey boğazımda düğümlenip kalakaldı.

O kalemin neden hep o avucun içinde olduğunu, onu sürekli tutmanın ona nasıl bir güven verdiğini anlamak, sadece bir an sürdü.

Küçücük bir ayrıntının, bir çocuğun kocaman dünyasına araladığı kapı beni içine, zamansız bir derinliğe çekiverdi. İçine çekildiğim bu yolculuktan sonra, yetiştirilmesi gereken diğer ödevlerin zaman baskısı sahneyi terk ediverdi ve anlatma hızımı kesmeyen bir derinlik bir süre daha bana eşlik etti…

Yavaş giden arabayı sollarken, -yol bulma derdiyle kafasını, fark etmeden öne doğru uzatmış şöförüne- anlık bir bakış atmak, markette ulaşmak istediği rafın önünü -ne alacağına bir türlü karar veremeyip de- kapayan insanın ileri geri dolanan elinin hareketlerini izlemek, üst kattan gelen patırtıların kendine has uyumunu bir anlık kulak farkındalığıyla yakalamak; gündelik hayatın içinde çıkılabilecek anlık ve derinlikli yolculuklardır.

Modern dünyanın hedef odaklı ve bir an önce bitirilmesi gereken gündelik işleri tarafından ne kadar kuşatılmışsak, bir anlık farkındalıkla çıkılabilecek derin yolculuklarla da bir o kadar yoğun şekilde sarılmıştır etrafımız. Ayrıntıların dünyasına çekilip de, zaman tünelinin öte tarafından çıkmak, her an hepimizin elindedir.

Çünkü ayrıntıların dünyasına inmek, zaman ve zamansızlık arasındaki ufak ve telaşsız bir adımdır…

[1] The Continuum Concept, Jean Liedloff, Knopf Yayınları, 1977

Paylaş
Önceki İçerikHer Kulun Bir Eksiği Gediği Vardı
Sonraki İçerikYavuz Ekinci’nin Öyküsü Dortmund Tiyatrosu’nda
Avatar
1984 yılında İstanbul’da doğdu. Liseyi Üsküdar Amerikan Lisesi’nde okuduktan sonra Sabancı Üniversitesi Kültürel Çalışmalar bölümünden 2007’de mezun oldu. Kendine belirli bir meslek edinmedi. Edebi nitelikte olmayan metinleri çevirdi, yoga meditasyon merkezi işletti, ikinci el tekne satımı işinde tek bir tekne bile satamadan çalıştı, çiftçilik yaptı. Tüm bu işlerin arasında hayat onu Zanzibar adasına, bir su sporları merkezinde çalışmak üzere davet etti. Bilinmedik topraklarda olmanın getirdiği özgürlükle; içinde yaşamın oralardaki halini aktarmak için can atan bir gözlemci olduğunu keşfetti ve yazılar yazdı. Sonrasında, yani çiftçilik döneminde 4,5 yıl kadar eline kağıt kalem almadı. Bu işten ayrıldıktan sonra yolu Brezilya’ya düştü ve baktı ki gene yazılar yazmaya başlamış. Şu an ise seyahat etmeden yazı yazmanın bir yolunu bulmaya çalışmakta…