Kapitalizmin Protestanlık senteziyle tahkim edilmiş Weberyan devlet anlayışının kadim zamanlara uzanan İncil’e dair (biblik) bir arka planı var. Sınav teyakkuzu altında, sadece çalışma ve performans değerlerinin hâkim olduğu, Calvinist hijyeni benimsemiş bir yaşam projesinin insanın doğasına aykırı olduğunu düşünmüşümdür.

Çağın hayaleti artık büyük kentlerde yaşıyor. İçinde devindiği makrokozmos klitorik bir evren. Bir tüketim nesnesi olarak cinsellik bu hedonist evrenin içinde estetize edilip sanatçı tutum olarak pazarlanmakta. Homoeconomicus’un oral takıntılarına yön veren genetiğin kodlarında mülkiyet hırsı ile hazzın akışkanlığını sürdürme arzusu yatıyor. Hobbes’çu anlamda iktidar talebinin arkasındaki gizli ajanda ile hırs ve hazzın gerçeğe dönüşme iddiasının arkasındaki leitmotif aynıdır.

Protagonistin dış gerçeklikle kurduğu yanılsamalı ilişkiyi yeniden düzenleyen, bozulmuş anlam birliğini yeni sahte bağlamlar içinde kuran şey, içimizdeki, yalana ve masalımsı olana inanma eğilimidir. Bu masal düzeninin gerçek tarafından bozguna uğratıldığı yerde tüketim paradigmasının protagonisti varoluşunu anlamlandırmaya çalışmak yerine onun boğuntusundan kaçmaya çalışır. Haz ve mülkiyet temel güdülerinin etkileri altında insan bir nebze olsun varoluş bunaltısını unutmayı başardı. Fakat varoluş sancısını zihinsel bir yapıya oturtmaya çalışırken onu sadece kuramsal bir çerçevenin içine oturttuğunun ayırdına vardı. Toplumsal, ekonomik ve siyasi krizlerin bağlamında önem kazanan bu çok katmanlı kavramsal ve kuramsal çerçevelerin bu sancıyı tümüyle dindirmeyi başarmadığını gördü.

“Herkes ihtiyacı kadar edinsin” ilkesine bir karşı sav olarak Homoeconomicus denen Frankenstein çoktan kontrolden çıktı. İçinde ölümsüz bir Kabil taşıyan insan sosyal darwinist tutum ve davranışlar konusunda rüştünü çoktan kanıtlamıştır. Kabil-Habil ikilemlerinin yaşandığı durumlarda insanlar dayanışmaya yerine güçlüden yana, kaosa karşı ise düzenden yana tavır alarak tiranlığı tercih ettiler.

Dürtüler bilinçli arzulara dönüştürülürken geçişken nesne işlevi gören tüketim takıntıları, toplumun bilinçaltını eşyayla dolduran maddi bir kültürel üstyapı yarattı. Bu maddi kültürel üstyapının protagonisti Homoeconomicus’tur. Bu protagonist seçenek bolluğunun özgürlük olduğuna inandırıldı. Kapitalizmin ideolojik ve kültürel aygıtlarını gönüllülükle izleyen bu insan profili, sonsuz tüketim döngüsünün zihin uyuşturan etkisi altında yarı anestezik bir şekilde yaşamını sürdürüyor. Kapitalizmin derin altyapısı içine gizlenmiş akıl, bu protagoniste yanılsamalı mutluluk ve özgürlük hissi sunuyor. Peki bu kapitalist aklın gizli gündemi nedir? Hiçbir büyük tutkusu ve ilkesi olmayan, ruhu eşya ve yalnızlıkla sakatlanmış hissiz bir nihilist yaratmak mı? Böyle bir netice, kapitalist erdemler arasında sayılan iş performansını ve üretkenliği olumsuz etkilemez mi? Kendi mezarını kazdığının ayrımında olamayan kapitalist üstakıl denen şey bu bağlamda sadece bir oxymoron olabilir.

Homoeconomicus, bir özgürleşme hipotezi olarak sosyalizme adanmak konusunda sadece ekonomik anlamda iknâ edilmeyi beklemektedir. Sadece entellektüel düzeyde bir eşitlik ve kolektifleştirme bilinci edinirse bu sadece bir evrensel dayanışma pathosu doğrurmaktan öteye gitmeyecektir. İşte esriklik duygusu veren bu geçici euphoria akışkan değildir.

Hayatını bir yenilgiler silsilesi olarak gören kişinin bir sonraki adımı nihilist bataklıktır. Hayata küskünlük hali içinde yalnızlaşan ve (öz)kıyım eğilimleri taşımaya başlayan kişi, bu sefilliğini elinden almaya çalışanlara karşı bir nefret duymaya başlayacaktır. Demirin tersine fazlaca büküldüğü bir yer olarak kötülük müphem bir geleceğe doğru geri bir adımdır. Kötülüğün nirengi noktası, neoliberal savların piyasa ilişkilerini hakikâtin yeni yeri olarak sunmasıdır.

Ölçülemeyenin ve sayılamayanın değersizleştirilmesiyle piyasa ilişkisinin dışında kalan her şey şeytanlaştırılıyor. Benmerkezci tutumlara ayak direyen bir vicdani çığlık olarak sosyalizm, çağın ruhuna yerleşmiş kötülük sorununu psikolojik boyutlarıyla değil sınıfsal ve sistemsel yönüyle kavrar. Kötülük bir şeyleri hor görüp aşağılamakla ilişkilendirilebilen bir olgudur. Yaşamı yüceltmek yerine onu bir oyun ve eğlence sahnesi olarak görüp horlayan protagonist bu bakımdan kötülük ile bütünlenebilir eylemler manzumesi ortaya koyar. İçgözü kör, dışındaki ötekinin gözü daima üstünde olan biridir. Ötekinin istediğine boyun eğdiği oranda suçortağıdır da.

Homoeconomicus’un kendini bir türlü oturtamadığı büyük sosyalist perspektifin kalbinde, kamucu mutluluk inancı, hümanist rönesans ve ortak ev dünya denen üç iplekten dokunmuş bir kumaş bulunuyor. Zaman ve mekândan bağımsız olarak bütün insanlarda özdeş olan ve insanlığın binlerce yıllık deneyimlerinin katmanlaşması sonucu oluşmuş kolektif bilinçdışının haritaları bu kumaş üzerine çizilmiştir. Sosyalizm entellektüel sanrıların bir uğrağı değil, ruhu paramparça eden radikal piyasacı küreselleşmenin açmazlarına şimdiye kadar verilmiş en sert yanıttır.

Sosyal statülerle donanmış, toplum normlarına göre davranan ve çağdaş kitle kültürüne entegre olmuş, tüketim toplumu ekonomik paradigmasının penceresinden dünyaya bakan bu protagonist aslında bir antikahraman olamayacak kadar iktidârsız ve acz içindedir. Çünkü antikahraman olmak hâkim göstergelerin yarattığı dünyanın ve ekonomik aklın dışında bir yerde konumlanmayı gerektirir. Büyük oyunun içinde sunulan rolü kabul etmemektir.

Büyük oyunun figüranı hayali coğrafyaları içinde dünyayı sadece ona yettiği kadar genişletme arzusu taşıdı. Benden sonra Nuh tufanı ilkesince yaşayan, gündelik zevklere tutkulu bir şekilde gömülmüş kişinin nihilizmi ile kendini bir davaya ölümüne adamış köktencinin tutumları arasında yarına olan derin kayıtsızlık uğrağında bir fark bulunmuyor. Homoeconomicus için dünya sürekli konakladığı ev değil sadece uğradığı bir yerdir.

Protagonistimiz ile hiçlik arasında gerçekliğin bükülmesiyle kurulan köprü bu vektör aracılığıyla inşâ edilir. Bu hiçlik ile anlam arasındaki vektörün adı oyundur, maskeli balodur. Bir düş aktarımı olarak oyun metonimi olan bir sahnedir. Bu oyunun hem bir parçası hem temsilcisi olması gereken protagonist ona asunulan bir figüranlıkla yetinmek zorunda kalır. O, hayat denen sahnenin silik bir figüranıdır, bu film sahnesinin içinden seçilen rollere göre oynayan bir figüran. Çünkü küresel kapitalist aklın hakikât parçaları olarak büyük resimden kopardığı şeyler yanılsamalarla dolu bir oyunun temel bileşenleri haline getirilmiştir. Yaşamını oluşturan tüm unsurların ana bileşkesi masala inanmaya dair gönüllü inanç ve bu seçici körlüktür. Bu sunulan rolleri kabul etmeyenler tutunamazlar, zirâ tutunabilme sanatı masallara inanma sanatıdır biraz da.

Neoliberalizm hayatın her alanını köktenci bir şekilde sekülerleştirirken negatif laikliği yaşam şekli özgürlüğü olarak sundu. Mutluluk beklentisini saplantıya dönüştürerek hedonist tüketim tarzlarıyla normatif bir mutluluk bilinci oluşturdu. Modern kölelerin bir mutsuzluk bilinci edinmelerini, onların başkaldırı enerjilerini sistem içine absorbe ederek engellemeyi büyük oranda başardı. Bunu yüksek borçlanma ve sosyal güvencesizlik pahasına yaptı.

Kendisine kamusal altyapının kullanıcısı izlenimi verilen kişi, aslında güvenlik vaatlerinin, milli aidiyetlerin ve nostaljik zamanların parıltılarıyla gözleri kamaştırılmış modern köledir. Bunun doğal sonuçları olarak anksiyeteden, fobilerden, umutsuzluk ve nevrozlardan oluşan bir yalnızlık toplumu meydana geldi. Kavanozdayken kendini denizde sanan balık, içsel barışı olanaksız kılan koca hiçlik duygusu içinde giderek oksijensiz kaldı. Bu kötücül gelişmelerin arkasında hep neoliberal dinamikler var.

Kapitalist aklın yıkıma uğrattığı güven ve paylaşım duygusu, değerlerin yitimi ve çöküş, yalnızlıkla ve sosyal geri çekilmeyle konsolide edildi. Oluşan devasa boşluğu kaygı ve korkular dolduruyor. Herkes ve herşey bu nevrotik oyunun içine dahil edilmiştir. İnsanın kendi yaşam oyununu kurgulayıp başrol sahibi olmasını yabancılaşma engelliyor. Protagonistimiz zamanın ruhuyla uzlaşı içinde olanaklı tüm dünyalar için masallar ve mitler üretti. Kendilik bilinci ile gerçeklik bilinci arasındaki sonsuz gerilimi dualiteler üzerinden akıl yürüterek dindirmeye çalıştı. Sadece konfor ve güvenlik arayan öznenin uzun ve karanlık gecesi işte tam bu noktada başlıyor.

Kamusal hapy-end ile biten tüm kolektif oyunların içinde bir rol kapma savaşı, insanların bireysel oyunlara yönelmiş olması yüzünden başarısız oldu. İnsanların mutluluğa zorlanmayacağını anlayan birey diğerleriyle bir iletişimsizlik durumu içine düştü. Farklılık beklediği yerde dural aynılıklarla karşılaştı. Kelime ve kavram dağarcığı bu iletişimsizliği aşmasına yetmedi. Yabancılaşma yeni bir dil oluşturmayı bir meydan okuma olarak onun önüne koydu. Burjuva ütopyasının uçuşkan sekansları içinde Stalin’i Homoeconomicus’la değiştiren modern çağın insanı, daha az yıkıcı bir kült bulduğunu düşünüyor.

Kamucu ütopya bir coitus interruptus yaşadığı doğrudur. Ancak insanlar derin bir nedamet dönemi yaşıyorlar ve kamucu kurtuluş karşıtı eğlence ve oyun bitmeye yakın.

 

Paylaş
Önceki İçerikÜç Kadın, Üç Farklı Hayat ve Ortak Bir Hikâye
Sonraki İçerikAkışkan Mikro İktidâr Biçimleri
Antakya’da Rum Ortodoks bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. 1981-82 döneminde Antakya Lisesi’nden mezun oldu. Uzun süre Helsinki’de yaşadıktan sonra Paris’e yerleşti. Hacettepe’de Felsefe (Lisans Diploması), İstanbul üniversitesinde Sosyal antropoloji ve Ege Üniversitesi’nde Sanat Tarihi öğrenimi gördü. Yüksek Öğrenim serüveni yurtdışında da sürdü. Roma Pontificia üniversitesinde Felsefe ve Katolik Teolojisi, Tampere Üniversitesi’nde (Finlandiya) Beşerî Bilimler, Felsefe ve Alman Filolojisi eğitimi aldı. Halen aynı üniversitede yardımcı asistan, doktora öğrencisi olarak görev yapıyor. Aynı üniversitenin Pedagojik Bilimler Fakültesi’nde lisans eğitimi gördü. Uzun yıllar devlet ve özel eğitim kurumlarında öğretmen olarak çalıştı. Doktora çalışması nedeniyle Ernst-Moritz Arndt(Almanya/Greifswald) üniversitesinde yazar Wolfgang Koeppen’in üçlemesi üzerine araştırmalar yaptı. (Temmuz/2011) Edebi yayınlarının yanı sıra şiir çalışmaları, bir Fin yayınevi aracılığıyla "Hedelmät Jotka Eivät Tuoksu Ruudille" (Dilin Kekremsi, Meyveleri Barut Kokmaz) adı altında daha önce yayınlandı (2006/Eylül). "Bahar Kapımda" adlı şiir kitabı 2014’te Etki Yayınevi’nce yayımlandı (İzmir, 2014). Kültürel ve sosyal içerikli yazılarıyla, Aamulehti Helsingin Sanomat ve Tamperelainen gibi değişik Fin gazetelerinde yayınlanmış, Türkiye’deki siyasal-sosyal gelişmeleri de içeren sayısız makalesi bulunuyor. Şiir, öykü ve felsefi denemeleri sırasıyla Ekin, Amanos, Güney, Süje, Bachibouzouck, Gerçek Edebiyat, Kurgu Kültür, Patika, Tmolos, Revue Ayna, Kirpi Edebiyat, Muhabirce (Almanca ve Türkçe olarak) Asma Köprü, Şiiri Özlüyorum, Son Gemi, Elize Edebiyat, Edebiyat Nöbeti, Bekir Abi, Edebiyatist ve MevzuEdebiyat.com’da yayımlandı. Tematiği geniş bir yelpazeye dayanan felsefi ve siyasi içerikli yazıları halen İnsanokur, Dev Haber, Salak Filozof, Yazı Atölyesi, Cafrande, Bachibouzouck, Patika, Komplike Dergi, İnsancıl, Düşün Bil, İktisat ve Toplum ve Evrensel Kültür’de yayımlanıyor. Fransızca, Fince, Almanca ve İngilizce’ye şiir çevirileri de yapan Kılçıksız’ın verbal yeteneği geniş bir lisan yelpazesinden oluşuyor. Kılçıksız, iyi ve çok iyi derecede Almanca, Arapça, Türkçe, İngilizce, Fransızca, Fince ve İtalyanca biliyor.