Fotoğraf: Getty Images

 

Bu yazı, 2015 yılının Ekim’inde Birikim’in 318. sayısında yayımlandı; bir yanıyla dünya çapında tanınan bir entelektüel eylemciyi Türkiye’ye tanıtmayı, diğer yandan ise bu biyografik nitelikli çerçevenin ötesine geçerek önemli bazı temaları ele almayı amaçlıyordu. Geçen zaman zarfında, geride bıraktığımız yaklaşık üç yılda yaşadıklarımız akademiyi, üniversite kurumunu, aydın kimliğini, kendini ifade etme hürriyetini, entelektüel cesareti tartışmayı çok daha elzem hale getirdi. Dolayısıyla, metni bir kez daha -bu kez elektronik versiyonuyla, dijital ortamda- yayımlamak anlamlı olsa gerek.

 

 

Edebiyatçı ve eylem adamı Yaşar Kemal’in anısına…

 

 

Howard Zinn: Tarihçi Ve Eylemci [1]

 

Aşağıda da kısaca anlattığım üzere, bu parça Türkçeye çevrilmesini önerdiğim bir kitabın başına “önsöz” niteliğinde yazıldı.[2] Ancak, daha sonra ne oldu bilmiyorum, aradan hayli zaman geçmesine rağmen kitap basılmadı, hatta ne zaman basılacağına dair bir netlik de olmadı. Belki de hiç basılmayacak. Bu koşullar altında, bir yandan Howard Zinn’i, ama diğer yandan da onun yaşamından hareketle evrensel anlamıyla entelektüel kimliğin bazı boyutlarını tartışmaya çalıştığım bu makaleyi ayrıca yayımlamaya karar verdim.

Böyle bir çabayı da akademik faaliyetin, daha genel olarak entelektüel sorumluluğun parçası şeklinde gördüğüm için zaman zaman daha önce şu şekilde, bu şekilde birlikte çalıştığımız, yolumuz kesişen yayınevlerine -hatta bazen de birlikte çalışma imkanımız olmamış, ama yayıncılık çizgisini beğendiğim yayınevlerine- yabancı dilde okuduğum, önemli olduğunu düşündüğüm, Türkiye’deki okurların da ilgisini çekeceğine inandığım kimi kitapların çevrilmesi önerilerini götürürüm. Şüphesiz, kimi zaman kabul görür bu öneriler, kimi zaman reddedilir, arada cevap babında müspet-menfi hiç birşeyin söylenmediği de görülmüştür doğrusu. Bu kitap, onlardan biri, fakat altını çizmem gerekir ki, tavsiyem üzerine tercüme edilen düzinelerce kitap içinde bir kitaba ilk kez böyle bir “önsöz” kaleme alıyorum. Neden? Nedenleri aşağıdaki paragraflarda.

Aslında, sürecin başında söz konusu olan benim üç-beş yıl önce okuduğum ve çok etkileyici bulduğum Howard Zinn’in otobiyografisi idi. Bir bilim adamının yaşamı ile mesleğinin nasıl iç içe geçmiş olduğunu gösteren bu yapıt çevrildi, gerek içeriği, gerekse genel sunumu itibarıyla fikir sahibinin yüzünü güldüren bir ürün olarak yakınlarda kitabevi raflarında yerini aldı.[3] Bu arada, hoş bir tesadüf de yaşandı: her nasılsa bizim Zinn ilgimizden haberdar olan Amerika merkezli bir yayınevi, küçük, ama nitelikli kitaplar yayımlayan Seven Stories Press (yazarları arasında Zinn’in haricinde Noam Chomsky, Kurt Vonnegut, Ariel Dorfman, Angela Davis, Ralph Nader gibi isimlerin bulunduğunu belirtelim) belli bir ana tema etrafında topladığı -ırkçılık, savaş, tarih örneğin- Howard Zinn yazılarından oluşan serisini yolladı. Elinizdeki kitap, bu seriden “Tarih Üzerine” olandır. Kulak verilir mi, verilmez mi tabii bilemem, lakin okuyucuya naçizane tavsiyem her iki kitabın da okunmasıdır.

Başta sorduğum, başka kitaplar arasında neden bu kitabın önüne birkaç satır olsun yazmak istediğim sorusuna dönelim. Biraz değiştirerek sorarsak, Howard Zinn niye önemlidir, dile getirdiklerinin Türk okuruna da ulaşması niçin arzu edilir?

Howard Zinn ciddiye alınması gereken, birinci sınıf bir tarihçi midir? Evet. Ülkemizde hiç denilebilecek düzeyde bilinen, uluslararası ağırlığı olan herhangi bir araştırmacımızın olmadığı Amerikan tarihi gibi bir sahanın önde gelen bir uzmanı, standart tarihlere eleştirel, kuvvetli bir alternatif getiren bir sosyal bilimci midir? Evet. Öte yandan, global ölçekte aktivizm denildiğinde ilk akla gelen, bu açıdan dünya çapındaki popülaritesi herhalde ancak sevgili dostu Noam Chomsky ile karşılaştırılabilir bir isim midir? Buna da evet. Bu soruların ve belki eklenecek birkaç ek sorunun yanıtları ayrı ayrı Zinn’in neden önemli olduğunu gösterir, yazdıklarının okunmasının gerekliliğini meşru kılar. Şahsi yanıtım ise, daha sonra ayrıntılandıracağım sebeplere bağlı olarak biraz daha farklı: Howard Zinn önemlidir, çünkü Howard Zinn tarihçi ve eylemcidir.

Konuyu öyle bir biçimde ele almanın daha pratik, daha kolay anlaşılır olduğunu düşünüyorum. Birkaç ana başlık altında aklımdan geçenleri, fikirlerimi formüle etmeye çalışayım.

 

Objektivite Toteminin Karşısında

Bilimle herhangi bir düzeyde uğraşan tüm bireylerin gündeminde olan, bu yolda birşeyler ortaya koyma niyetindeki şahısların kariyerlerinin bir aşamasında şu veya bu şekilde kafalarını meşgul eden (en azından öyle ümid edilir!), çalışmanın henüz en başında düşünülebildiği gibi, en sonda artık elde edilen bulgular paylaşılmak üzere iken dahi tekrar tekrar öne çıkan mühim bir kaygıdır tarafsız olma çabası ya da kimi zaman tercih edildiği ifade tarzı ile objektif olma gayreti. Konumuz açısından bakıldığında, sosyal ve beşeri bilimlerde çalışanların işi tabii bilimlerle uğraşan meslektaşlarına göre daha da zordur diyebiliriz. Bir örnek vermek gerekirse, laboratuvar ortamında Lavoisier kanunundan hareketle bir çalışma ilerletmeye uğraşan kimyacının durumu o kanuna adını veren Antoine-Laurent de Lavoisier’nin yaşamı hakkında bir araştırma yapmaya çabalayan tarihçinin durumuna göre nispeten daha talihlidir.[4]

Bilim yaparken tarafsız olma/tarafsız kalma isteğinin kökeni hayli öncelere gider, çok eski tarihli metinlerde bile yazanın kesinlikle objektif olduğunu söylediği, işini etki altında kalmadan, bir çıkar ilişkisine girmeden yaptığını iddia ettiği görülür. Bu kadim anlayış erken modern dönem kıta Avrupa’sında ve İngiltere’de, özellikle doğa bilimlerindeki atılımlarla gitgide önem kazanır, Aydınlanma çağında cilalanır ve tabii bilimlerin normlarını sosyal bilimlere de taşımaya çalışan, aynı kesinliği, aynı ölçülebilirliği, aynı öngörülebilirliği burada da görmek isteyen ondokuzuncu (bir ölçüde yirminci) yüzyıl pozitivizmi ile de şahikasına ulaşır. Artık kavramın etrafında bir aura oluşmuş, objektivite bir kült vasfı kazanmış, ortada uzun uzadıya tartışılacak bir mevzu da kalmamıştır -en azından büyük çoğunluğa göre-.

Gerçi ondokuzuncu yüzyılda dahi pozitivizme, onun vaaz ettiği objektivite anlayışına eleştiriler getirilmeye başlanmış, bunların gerisindeki Akıl’ın tahtı Søren Kierkegaard, Jacob Burckhardt ve herhalde en çok da Friedrich Nietzsche gibi düşünürlerce güçlü bir eleştirel perspektifle sarsılmaya çalışılmıştır. Yirminci yüzyıla gelindiğinde, bu öncü ayak izleri her ne kadar anılan şahısların her biri rasyonalizmin aşırı, ezici ağırlığına farklılaşan görüş açılarından saldırsalar da, Martin Heidegger, Jean-Paul Sartre ve Frankfurt okulu (özellikle Max Horkheimer ve Theodor Adorno) tarafından takip edilir. Aynı dönemde hasseten sanatsal üretim alanında Dadaizm, Gerçeküstücülük, Varoluşçuluk benzeri düşünce akımları ve Absürd tiyatro bu tepkinin değişik yüzleridir. Yine de belirtmek gerekir ki, tüm bu atlattıklarına rağmen bugün bile, yirmibirinci yüzyılın ilk çeyreğinde rasyonalizm, pozitivizm ve onların yan ürünleri, özellikle de “gerçeğin” tek olduğu, belli kurallarla, belli kişilerce ulaşılabileceği fikri, bilim adamının tarafsız olduğu ve objektif bilgiye ulaştığı anlayışı sağ ve esendir.[5]

Objektivite[6] (hele de sosyal bilimlerde) mümkün müdür, teorik olarak mümkün olsa dahi istenilesi birşey midir, orası çok uzun, hayli de kapsamlı bir tartışma, ama unutmadan, objektivite totemi, tarafsızlık kültü bilim adamına (belki, sanatçıya, entelektüele de?) ihtiyaç halinde şöyle bir rahatlık sağlar: sorunlu bir konu gündeme taşındığında, netameli bir mevzu hakkında öyle ya da böyle bir fikir serdetmek gerektiğinde, bir de bunu bilimsel otorite ile dile getirmek söz konusu olduğunda gayet güvenilir bir kalkandır bunlar. Taraf olmamak adına hiç bir şey söylememek, kimi zaman da çok konuşup da derde deva bir şey söylememek böylece mümkün, hem de kabul edilebilir, saygın ve en mühimi “bilimsel” olur. “Fildişi kulede yaşamak” ifadesi biraz da bu olanı-biteni güvenli bir mesafeden izlemek arzusuyla alakalı değil midir?

Howard Zinn’in yukarıda birbirine sıkı sıkıya bağladığım tarihçiliği ve eylemciliği bu sinik tavra çok net bir yanıttır işte. Zinn’e göre, ırk ayrımına, ırkçılığa karşı mı tarafsız kalınmalıdır örneğin? Birleşik Devletler’in emperyalist seçimleri mi objektif olarak değerlendirilmelidir? Amerika’nın sık sık sürüklendiği (ve başkalarını da sürüklediği) savaşlar mı tarafsızlığı hakkeder?[7] Zinn’in otobiyografisine attığı başlık tesadüfi olmasa gerek: “Hareket halindeki bir trende tarafsız olamazsınız”. Etrafınızda hayat akarken, tarihin motoru değişim kendi meşrebince işlerken, yerküre üzerinde kim bilir nerelerde, neler neler yaşanırken “Bu da benim küçücük dünyam, uğraştığım da daracık bir konu, olanla-bitenle ne alakası var, benim ne alakam var?” diyemezsiniz.[8]

Kaybedenlerin, Yenilenlerin Tarihi

İngiliz tarihçi ve felsefeci Herbert Butterfield (1900-1971) “Tarih, kazananların tarihidir” demişti, devamında ise çağının ötesine geçen bir şekilde eklemişti “ama, kaybedenlere de şefkat göstermek gerekir”. Çok şükür, hayli geç bir tarihte de olsa, ilk cümlede ifade edilenin, güçlü olanın doğal olarak tarihi yazdığı anlayışının ötesine (en azından bir miktar) geçildi, en başta Fransa çıkışlı Annales ekolünün etkisiyle “büyük adamların”, kahramanların, liderlerin tarihi yerine halkın, kalabalıkların, sıradan insanların, hatta iyice dışarıda bırakılanların tarihi konulmaya başlandı. Howard Zinn’in yazdıkları (ve aslında, yaşadıkları) bu pencereden bakıldığında da dikkate değer.

İşçi sınıfından, göçmen kökenli bir anne-babanın çocuğu olan Zinn ilk gençliğinde ve gençliğinin ileri bir safhasına kadar doğrudan vücudu ile çalışan (sonunda da sakatlanan) bir işçiydi ve ana akım Amerikan tarihçiliğinin sözünü dahi etmediği, işçi ile işverenin çok sert biçimde karşı karşıya geldiği Ludlow katliamını yüksek lisans tezi konusu seçerken sonraki yıllardaki yöneliminin ne olacağının ilk ipuçlarını veriyordu.[9] Doktorasını tamamladıktan sonra, güneydeki bir zenci kolejinde iş buldu, belki bulabildi ve ırkçılığın en keskin olduğu zamanlarda, 1950’li yılların sonları ile 1960’ların hemen başlarında oralardaydı (II. Dünya savaşı gazisi olduğu için, özel bir yasanın verdiği hakla New York, Columbia gibi üst düzey okullarda okumuş, Harvard’da doktora sonrası çalışması yapmıştı. Ancak, geldiği yer ve uğraştığı konular hasebiyle böyle elit üniversitelerde kendisine bir kürsü bulabilir miydi? O günlerden yaklaşık yarım asır sonra Amerikan üniversite sistemi içinde uzun zaman geçirmiş biri olarak, hayli şüpheli derim.[10] Acaba en başlarda niyetlenmiş miydi, bilmiyoruz. Sonraları düşünür müydü? Nedense, pek sanmıyorum).

Güney yılları, Zinn’in başka kaybedenleri, bu kez derisinin rengi yüzünden kaybedenleri çok yakından tanımasına vesile oldu. Irk ayrımının ne denli yakıcı bir sorun olduğunu birinci elden deneyimlediği bu dönemde, Zinn bir yandan tarih yapıyor, bir yandan tarih yazıyordu. The Southern Mystique ve SNCC: The New Abolitionists bu günlerden süzülüp gelen, ırkçılığa karşı mücadelede Zinn’in tarihçiliği ile eylemciliğinin birbirine geçtiği yapıtlardır. Ve, tarafsızlık meselesine şöyle bir dönersek, şahsi çalışma masasının konforuna, tarihçinin “doğal ortamı” arşivlere, kütüphane raflarının arasına sıkışıp kalmamasına rağmen, doğrudan tarihi yaşamasına rağmen, bildiğim kadarıyla Zinn burada taraf olmakla suçlanmamıştır.

Daha sonra, muhtemelen Zinn’in başeseri, Amerika Halkları Tarihi gelir.[11] Yalnız alışılagelenin tersine, Washingtonların, Jeffersonların, Adamsların ya da Lincolnlerin, Jacksonların tarihi değildir bu; zenci kölelerin, artık zincire vurulmasalar da benzer yazgıyı paylaşan torunlarının, yüzyıllardır tüm kıtanın halkı iken Kuzey Amerika’da “nesli tükenen hayvan” konumuna indirgenen kızılderililerin, kendileri bir kuşak önce gelmiş göçmenler iken yeni gelmiş göçmenleri ezenlerin, Amerikan kapitalizmi ağır ağır yükselir, göz kamaştırırken beyaz da olsa, siyah da olsa, sarı da olsa emeğini, yetmeyince kanını, canını verenlerin hikayesidir anlatılan. En çarpıcı, en bilinen, en iz bırakan bölüm ilk başta bulunan, bu ciltte de yer verilen “Amerika’nın Keşfi”dir. Kolomb ve arkadaşları müthiş bir keşifte bulunan, bir anlamda dünya coğrafyasını genişleten vizyon sahibi kahramanlar mıdır, yoksa tüm bir kıtanın demografisini, kaynaklarını, ekolojik yapısını perişan eden, milyonları katleden yağmacılar mı? Okuyun, kararınızı verin. Ayrıca, bir kez daha: Zinn burada da taraftı, lakin sanırım yazdıklarını yanlışlayan çıkmadı.

Hikayesini dile dökerken, aynı zamanda Zinn maharetle şu noktanın altını çizer: pek az sayıdaki kazananın varlığı muazzam sayılarda kaybedenin, ezilenin olmasıyla doğrudan ilintilidir. Sömürgecilik sayesinde, Amerika kıtasının çeşitli kaynaklarının yağmalanması yoluyla Batı Avrupa da yükselmiştir, devamında Birleşik Devletler de. Yani, sömürülenlerin aynı yolları izleyerek ileride iyi duruma gelmeleri, kendilerini toparlamaları mümkün olmayacaktır; basitçe söylersek, birilerinin bir olabilmesi için başkalarının, çok daha büyük sayıdaki başkalarının sıfır olması gerekir.[12] Otobiyografisinde azimle, çok çalışanın sonunda başarılı olacağı mitiyle dalga geçerken kendi kişisel tarihinden hareketle benzer bir mekanizmayı işaret eder Zinn galiba: yetiştiği çevredeki herkes gibi çok çalışan, birden çok işte çalışan, yıllar, yıllar ve yıllar çalışan, ama yine de altmış yedi yaşında hala garsonluk yaparken işinin başında ölen babası Eddie emekli dahi olamamıştır. Kim bilir, belki Henry Miller meşhur Amerikan rüyasının havalandırması olan bir kabus olduğunu söylerken haklıdır.

 

Bedel Ödemek Üzerine

Kısaca bir anımı aktarayım, sonrasında bunu Zinn’e ilişkin anlattıklarıma bağlamaya gayret göstereyim.

Amerika’da olduğum yıllarda, oradaki üniversitemin bir bölümünde açık bir haksızlık, sevimsiz bir tutarsızlık yaşanmıştı. Öğrenciler itirazlarını kuvvetle dile getirmişlerdi, getirmişlerdi ya, ellerini daha da sağlamlaştırmak için hocalarının da desteğine ihtiyaç duyuyorlardı. En güvendikleri, desteğinden neredeyse yüzde yüz emin oldukları bir ismin kapısını çaldılar, beklentilerinde haksız da değillerdi doğrusu. Üniversite, California-Berkeley ile birlikte ’68 olaylarının en yoğun yaşandığı, bu açıdan filmlere, belgesellere konu olan bir akademik merkezdi, Bölüm radikal muhalefet kimliği ile ünlü bir bölümdü, başvurulan genç kuşak öğretim üyesi bu ortamda dahi en çok sesi çıkan kişilerden biriydi, üstelik haksızlığı çok iyi bilen bir halkın çocuğu, bir Filistin kökenliydi. Ama olmadı işte: tabii ki söylediklerinde haklıydılar, yürekten (yani, gizliden!) desteği hakkediyorlardı, ne çare bir sonraki sene genç akademisyenin tenure[13] yılıydı, inşaallah o kritik eşiği atladıktan sonra istediği ölçüde aktif davranabilecek, her şeye gönlünce tavır alabilecek, gerektiğinde herkesin ağzının payını verebilecekti.

Böyle hesapları olmayan, bir toplumsal mücadeleye prensipten dolayı karşı duran veya destek veren, bedel ödemesi gerektiğinde de hiç sızlanmadan yiğitçe o yükü omuzlayan adamdır Howard Zinn. Irk ayrımı konusundaki net tavrından dolayı, ilk çalıştığı üniversiteden, hem de tenure hakkını kazanmışken atılır Zinn.[14] Ailesiyle gönül rahatlığıyla tatile çıkmak üzereyken, yıllık kontratını beklerken kısacık, nazik bir “Hizmetlerinize teşekkürler, fakat bundan sonra birlikte çalışamayacağız” mektubu alır. İlginç bir biçimde, onu kovan yönetici bir zencidir, ama galiba hayli “beyaz” bir zenci. Yaşadıklarından ders almaz, daha sonra geçtiği Boston Üniversitesi’nde de durulmaz, uslanmaz Zinn. Hak arayışında doğrudan Üniversitenin Rektörü ile karşı karşıya gelir, yine elindeki iş garantisine rağmen, işini kaybetmenin eşiğindedir, neyse ki sonuç farklı olur. Bu arada, galiba Zinn artık o kadar da yalnız, o kadar da sahipsiz değildir; kişiliğine, ilmine, savunduklarına saygı duyanlar gelip yanına durmuşlardır.

İşini kaybetmek, hele de ortada geçimini sağlamakla yükümlü olunan bir aile varken işsiz kalmak tabii az-buz sorun değildir, ama Zinn’in maruz kaldığı başka tehditlerin yanında herhalde görece önemsizdir. Örneğin, bu kitapta anlatıldığı üzere Zinn “Özgürlük Okulları”nda, ırkçılığın en yoğun olduğu Deep South[15] (Derin Güney, biraz daha serbest tercümeyle Koyu Güney) tabir edilen bölgede çalışırken az ötelerinde üç özgürlük savunucusu katledilir -onların öyküsü, çok sonraları Alan Parker’ın yönettiği, Gene Hackman’lı, Willem Dafoe’lu Mississippi Burning (Mississippi Yanıyor) filmine konu olacaktır-. Ayrıca sayısız tartışma, itişme-kakışma, tutuklanma… Ve muhtemelen en tehlikeli anları “Pentagon Belgeleri”[16] adıyla bilinen, Amerikan hükümetinin Vietnam savaşını başlatabilmek ve sürdürebilmek için açıkça halkına yalan söylediğini kanıtlayan resmi yazışmalar basılmak üzere kendisine ve dostu Chomsky’e emanet edildiğinde yaşar Zinn. Hükümet de, devlet de, polis de, asker de, toplumun pek çok kesimi de karşısındadır. Başına her an, her şeyin gelmesi mümkündür.

Bedel ödemek, risk almak, cesaret kısmına nokta koyarken şunun altını çizmenin önemli olduğunu sanıyorum. Howard Zinn delice cesaretli, pervasız, gözünü budaktan sakınmaz bir insanoğlu değildir, zaten kendisi de böyle bir iddiada bulunmaz. Tersine, büyük bir açık yüreklilikle otobiyografisinde birkaç kez gerçekten korktuğunu, samimi olarak sarsıldığını itiraf eder. Lakin vicdanı, karakteri, entelektüel cesareti vardır işte; neticede yapması gerektiğine inandığı şeyi, doğru olduğunu düşündüğü şeyi yapar.

Baştaki anıya dönelim mi? Tenure bekleyen akademisyenimiz muradına erdikten sonra gerçekten istediklerini yapabilmiş, içinde tuttuklarını söyleyebilmiş midir dersiniz? Yoksa bu sefer de önüne diyelim Profesörlük kaygısı çıkmış mıdır ya da Dekanlık için adının geçtiği veya Rektör Yardımcılığı’nın düşünüldüğü kulağına fısıldanmış mıdır? Ve adil olmak adına ekleyelim: böyle işler yalnızca kapitalizmin kalesi, bireyciliğin, çıkarcılığın tavan yaptığı Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşanmaz.[17]

 

Bilgi Üreterek Mücadele

Aktivist olarak tanınan pek çok bilim adamının düştüğü ortak bir hata bilimsel çalışmalarını minimuma indirmeleri, onun yerine eylemci kimliklerine ağırlık vermeleridir. Çoğu durumda elde olan kariyerin başlarında kaleme alınmış saygı duyulan bir kitap, birkaç makaledir, devamı konferanslar, sempozyumlar, dayanışma yürüyüşleri, imza kampanyaları, postmodern zamanların bir laneti olarak televizyon tartışmaları ve gazete yazıları ile gelmiş, bu arada akademisyenimizin bilimsel üretimi de usulca gündemden düşmüş, geriye yalnızca eski günlerin soluk bir gölgesi kalmıştır (tabii, bu en azından geçmişte iyi-kötü bir şeyler üretmiş bilim adamları için geçerlidir; üretmeden kendini eylemciliğe vuranlar, doğrudan bu kanaldan bir kişilik edinenler, edindiğini zannedenler de yok değildir). Şüphesiz, görünürlüğe vurgu yaptığı için insanın gururunu okşayan, örneğin kişinin öğrencilerinin gözündeki imajını parlatan, sokakta tanınmayı sağlayan, öte yandan da kolayına gelen bir tarafı vardır bu bilinçli ya da bilinçsiz tercihin.

Bu hatadan kaçınması, alanındaki üretimini düşürmemesi, tersine misliyle arttırması açısından da mühim, üzerinde düşünülmesi gereken bir örnektir Howard Zinn. Bilgi arayışını, bilgi üretimini haksızlıklar karşısında meşru bir mücadele zemini olarak gören Fransız düşünür Pierre Bourdieu’yü andırır biçimde (haliyle Bourdieu sosyolojiye daha fazla önem atfeder), çalışır da çalışır, günlük yaşamında savunduklarını ilmi temellere dayandırmaya gayret gösterir. Güney’de yaşarken, ırkçılık karşıtı hareket içindeyken iki kitap yazar Zinn, devamını Vietnam savaşını sorgulayan eserleriyle getirir ve çıtayı en yükseğe Amerika Halkları Tarihi[18] ile taşır. Yetinmez, hakim Amerikan tarihi söylemine müthiş bir alternatif getiren Amerika Halkları Tarihi’ni okullar için, genç kuşakların anlayacağı biçimde kaleme alır, ancak görsel malzemeyle ilgilenenler için belgesel formatında hazırlar. Kitabın İspanyolcaya tercümesi de gözden kaçmaması gereken bir noktadır kanımca: böylece hem Birleşik Devletler’in Hispanic diye adlandırılan, İspanyol kökenli vatandaşları bu tarihi okuma olanağı bulur, hem de Güney Amerika halkları tarihlerinin bir kısmını Zinn’in görüş açısından öğrenme şansına sahip olur.[19] Bence bu şekliyle, eylemciliği ile akademik emeğini bağdaştıran yaklaşımıyla salt bir yönüyle ya da diğer yönüyle olabileceğinden çok daha ikna edicidir Amerikan tarihçiliğinin bu ana akımın tersine akan, sıra dışı çocuğu.

 

Küçük Eylemler, Büyük Amaçlar

Çoğunlukla bir entelektüel aktivizm anlamında harekete geçmeye niyetlendiğinde tercihini ses getirecek, kendisiyle birlikte başka dikkate değer isimlerin yer aldığı, mümkünse basının ilgisini çekecek faaliyetlerden yana kullanır. Eğer bir kampanyaya imza atılacaksa, bir yürüyüşte yer alınacaksa, bir şahıs veya bir bölge ziyaret edilecekse bunun belli bir manası, belli bir etkisi olmalı, sonuç harcanan mesaiye değmelidir. Herhalde şunu da kabul etmeli, insan doğasının gereği maalesef en azından bazılarının gözünde Andy Warhol’un, galiba Marshall McLuhan’dan esinlenerek “15 dakikalık şöhret” dediği kamuoyunun ilgisini çekmenin, mikrofonların ve kameraların size dönmesinin, yukarıda bahsettiğim görünürlüğün bir çekiciliği, fazla ortaya verilmemeye çalışılsa da bir cazibesi vardır.[20]

Howard Zinn bu şablona da uymaz. Örneğin, ırkçılığa karşı savaş verirken, kitaplar yazıp Amerikan ulusal basınında birbiri ardına çarpıcı makaleler yayımlarken haritada zor gösterilebilecek yerleşimlere konuşmalar yapmak üzere gitmeye, oy verme işlemleri sırasında zencilere adil davranılıp davranılmadığını gözlemlemeye yüksünmez. Bir yazdığı dünya çapında parmakla gösterilen bir yayınevi tarafından basılır, bir başka yazdığı ancak sınırlı sayıda insanın haberdar olduğu küçücük, isimsiz, ama samimiyetine inandığı, ciddiyetine güvendiği bir yayınevinden. Bir yandan Amerikan hükümetlerinin global ölçekteki güç odaklı politikalarını eleştirir, öte yandan bu faaliyeti Boston Üniversitesi’nde haksızlığa uğrayan, bu yüzden de greve giden idari personeli fiilen desteklemesine engel teşkil etmez (oysa başka meslektaşları sekreterleri ile kendilerini ayırmış, araya güzel bir “sınıf” çizgisi çekmişlerdir). Özetle, Zinn’in gözünde haksızlığa karşı durmanın, adalet aramanın büyüğü, küçüğü yoktur; fiziki ve zihni enerjisi yettiğince, zamanı el verdiğince inandığı her davanın yanında olmuş, her yere yetişmeye çabalamıştır. Bunun için de spotların onu aydınlatmasına, tüm gözlerin üzerinde olmasına, saatlerce televizyon ekranlarını doldurmaya ihtiyaç duymamıştır.

 

Bitirirken…

Uzun uzun bir Amerikalıdan, Amerika’dan konuştuk, sonunu da dilerseniz sinema tarihinin en önemli filmlerinden birinden bir sekansla, Hollywood’un başarılı bir edebiyat uyarlaması ile bağlayalım.

Harper Lee 1960’de tek romanı To Kill a Mockingbird’ü (Bülbülü Öldürmek) yayımladı, yaratıcısının dahi beklemediği ölçüde büyük başarı kazanan yapıt bir sonraki yıl Pulitzer ödülüne layık görüldü ve hemen beyaz perdeye uyarlandı.[21] Yüksek beklentilerin aksine, devamını getirmedi Lee; tamamlamadığı bir ikinci romanının varlığından haberdarız,[22] bir de çocukluk arkadaşı Truman Capote ile onun In Cold Blood (Soğukkanlılıkla) adlı eseri için bir miktar beraber çalıştığını biliyoruz. Uzun ömrünün sonlarına doğru bu konu açıldığında “Söylemek istediğimi söyledim” demişti Lee, “Bir kez daha da söylemeyeceğim”.

Otobiyografik öğeler taşıyan kitap ırkçılığın kol gezdiği Güney’de idealist bir avukatın adalet arama çabasını bir çocuğun gözünden -Harper Lee adı yanıltıcı olabilir, bir kız çocuğunun gözünden- anlatıyordu. İşlemediği bir suç bir zencinin üzerine renginden dolayı bırakılmak isteniyordu, otobiyografik yan ise Lee’nin babasının bir zamanlar benzeri bir davada avukatlık üstlenmesi ve tüm gayretine rağmen, mahkumiyete engel olamaması idi.[23]

Anmak istediğim sahneye gelirsek, Gregory Peck’in canlandırdığı avukat Atticus Finch filmin sonlarında doğru jürinin huzurunda savunma yapıyor, beyazların çoğu açık bir düşmanlıkla kendi sıralarında, siyahlar ise -Finch’in kızı ve oğlu ile birlikte- kendilerine layık görülen yerden duruşmayı izliyorlar. Finch kapsamlı, kuvvetli bir savunma yapıyor, ama boşuna, ön yargıya dayalı karar çoktan verilmiş, suçlanan zenci mahkum ediliyor. Salon yavaş yavaş boşalırken çaresizlik içindeki Finch dosyalarını topluyor ve sinirle, hızlı adımlarla kapıya yöneliyor. Yaşlı bir zenci o zaman küçük kızı uyarıyor, “Ayağa kalk yavrum. Baban geçiyor”.

Sizi bilemem sevgili okuyucu, ama ben kendi payıma bir meslek büyüğüm, bir Usta için ayağa kalkıyorum, zira evet, Howard Zinn geçiyor.

 

 

[1] Çalışmalarının tarihin yanısıra başka akademik disiplinlere, özellikle de sosyoloji ve siyaset bilimine yatkınlık gösteren niteliğinden dolayı, bana kalsa Howard Zinn’i yalnızca “tarihçi” sıfatıyla tanımlamakla yetinmez, daha geniş çerçeveli biçimde sosyal bilimci tabirini tercih ederdim, ancak Zinn’i mesleki anlamda da, kişisel olarak da çok yakından tanıyan Staughton Lynd’in giriş yazısında -büyük ölçüde anlattıklarından rahatsız olup Zinn’i tarihçi olarak küçümsemeye, yok saymaya niyetlenenlere bir tepki tarzında- kendisinin tarihçi kimliğine vurgu yapması sebebiyle, aynı ifadeyi kullandım. Nüansı okurun dikkate alacağını umuyorum.

[2] Howard Zinn. On History. New York: Seven Stories Press, 2011 (İkinci edisyon).

[3] Howard Zinn. Hareket Halindeki Bir Trende Tarafsız Olamazsınız. Yaşadığımız Zamanlar Üzerine Kişisel Bir Tarih. İstanbul: Everest Yayınları, 2013 (Işılar Kür çevirisi).

[4] Meramımı tam anlamıyla ifade edebildim mi bilmiyorum, kast ettiğim fizik, kimya, biyoloji gibi tabii bilimlerde araştırmacının kişiliğinin, şahsi ardalanının, dünya görüşünün, yeri geldiğinde ideolojik seçimlerinin emek verdiği araştırma konusu üzerinde bir sosyolog, tarihçi ya da felsefeciye oranla çok daha az etkili olduğudur. Yine de müthiş iddialı olmamalı, belli bir ihtiyat payı konulmalıdır belki: mesela, bence dikkate alınması gereken bir şekilde Charles Darwin’in 1859 tarihli ünlü Türlerin Kökeni’nin düşünsel arka planında çağının saldırgan, aşırı rekabetçi, emperyalist liberal anlayışının olduğu da tartışılmıştır.

[5] Eleştirilerin büyük ölçüde Batı yarıkürede etkili olduğu da aşikardır. Geri kalmış, geri bırakılmış veya bazen uygun görüldüğü biçimiyle “gelişmekte olan” coğrafyalarda durum çok daha vahimdir.

[6] Mutlaka kelimenin etimolojisine, belki zaman içinde anlamında yaşadığı evrime de bakmak gerekir, fakat objektivite denince benim aklıma objektif, kamera gelir. Çoğumuz objektifin/kameranın insan gözünden farklı olarak her şeyi olduğu gibi, eklemeden-çıkartmadan, yorumsuz yansıttığını düşünür (objektivite kavramına ne de güzel denk düşer bu algı), gerçekten öyle midir acaba? Kimin objektifi kurduğunun, hangi görüş açısını seçtiğinin, kafasının arkasında nelerin olduğunun bir önemi yok mudur? Bunları düşünürken neyi, nasıl gördüğümüz üzerine çekilmiş/yazılmış John Berger yapıtı Ways of Seeing (Görme Biçimleri) aklıma düşer, öte yandan bir fotoğraf karesinin detaylı incelenmesi sonucu başta ihtimal olarak bile ortalıkta olmayan neler nelerin “görüldüğü” Michelangelo Antonioni filmi Blow-Up’ı (Türkiye’de “Cinayeti Gördüm” ismiyle bilinir) hatırlarım.

[7] Burası kritik: Zinn’in savaş bilgisi kitabi değildir. Kurt Vonnegut’u andırır biçimde, İkinci Dünya Savaşı’na faşizme karşı savaşmaya adanmış bir idealist olarak gider, cephede gördüklerinden sonra kararlı bir savaş karşıtı kimliğiyle geri döner. Bir uçak filosuyla yüzlerce sivili bombaladıkları fikri ve teslim alınmalarını bekleyen, yenilgiyi kabullenmiş Alman askerlerini sebepsiz öldürdüklerini öğrenmesi hayat boyu peşini bırakmayan bir kabustur onun için. Otobiyografisinde anlattığı gibi, cephede tanıştığı ve savaştan sağ dönemeyen iki arkadaşını da uzun ömrünün sonuna kadar rüyalarında o gencecik halleriyle defalarca gördüğünü de unutmayalım.

[8] Kısaca postmodernizmin önde gelen temsilcisi Hayden White’ı analım. White -hayli de ikna edici biçimde- tarihin doğası gereği kurgu olduğunu, bu açıdan bakınca birinci el kaynak ile ikinci el kaynak arasında da ciddi fark olmadığını, çünkü değişik zamanlarda yazıya dökülmüş olsalar da neticede birer “söylem” veya “metin” olduklarını savlıyor, tarihin bilimden ziyade sanata yatkınlık gösteren karakteriyle edebiyatın bir dalı kabul edilebileceğini söylüyordu. Ancak, somut bir durumla karşı karşıya geldiğinde, can alıcı bir soru olarak Yahudi soykırımını da bir “söylem” olarak yorumlayıp yorumlamadığı sorulduğunda tavrını gözden geçirmek, duruşunu modifiye etmek konumunda kaldı. Türkiye’de az tanınan White’yla tanışmak için. H. White. Metahistory: The Historical Imagination in Nineteenth Century Europe. Baltimore: Johns Hopkins University, 1973. Benzeri temaları daha sonra The Tropics of Discourse ve The Content of Form: Narrative Discourse and Historical Presentation’da ele almıştır. Atıfta bulunduğum tartışma için ise, H. White, “Historical Emplotment and the Problem of Truth”, Saul Friedländer (der.), Probing the Limits of Representation: Nazism and the “Final Solution”. Cambridge: Harvard University Press, 1992 içinde.

[9] İlginçtir, tarihçilerin görmediğini, görmeye değer bulmadığını ya da görmek istemediğini sanatçı görmüştü. Zinn bu katliamdan bahsedildiğini ilk defa efsanevi Woody Guthrie’nin bir şarkısında duyduğunu yazar.

[10] Belki bizzat Zinn’in anlattığı şu anı bir fikir verebilir. Mezun olduğu Columbia Üniversitesi’ne güneyde tarihi anların yaşandığını, bunların sözlü tarih aracılığı ile kayıt altına alınmasının can alıcı önemde olduğunu yazar Zinn. Yanıt naziktir: fikir mükemmel bulunmuştur, bulunmuştur ya, Amerika’nın (aslında, dünyanın) en zengin üniversitelerinden birinin bu projeye ayıracak üç-beş kuruşu yoktur.

[11] Çeviri tam içime sinmiyor, eserin ruhunu hakkıyla veremiyor gibime geliyor. Belki “Halkından Amerika Tarihi” ya da “Halkının Amerika Tarihi”? Daha bir “Hele kulak verin, bir de bizden dinleyin” havalı?

[12] Bu noktada Zinn modernizasyon teorisine esaslı bir eleştiri getiren bağımlılık okuluna, Andre Gunder Frank, Fernando Cardoso, Paul Baran, Samir Amin gibi isimlerin sergilediği yaklaşıma yakın düşer. İnsanlık tarihinde bu bilince daha önceleri, hatta çok daha önceleri erişenler de olmuştur. Tümüne saygı ifadesi olarak birini, Voltaire’i analım. Voltaire, ünlü yapıtı Candide’de kahramanı Amerika’da bir şeker plantasyonunda kaçmasın diye ayağı kesilmiş bir köleyle karşılaştığında zenci köleyi “İşte siz bu bedele Avrupa’da şeker yiyorsunuz” şeklinde konuşturur. Leibniz’den etkilenerek mümkün dünyaların en iyisinde yaşadığına inanan Voltaire’in aşırı iyimser kahramanının serüvenlerinin Türkçeye “Saf Oğlan” başlığıyla çevrilmesi bence tercümenin gücüne, önemine iyi bir örnektir (Fransızca orijinali Candide, ou l’Optimisme –Candide veya İyimserlik- başlıklıdır zira).

[13] Amerikan üniversite sisteminde duruma göre genellikle beşinci, altıncı ya da yedinci yılın sonunda varılan bir değerlendirme aşamasıdır tenure. Bilim adamının akademik anlamda ürettiklerinin, verdiği derslerin niteliği yanında, çalıştığı birimin “ruhuna” (artık o ruh her ne ise?) neler katıp katmadığı da değerlendirilir ve sonuç olumluysa o kişiye sürekli bir kontrat, çalışma hayatı boyunca bir nev’i iş garantisi verilir. Artık gelecek kaygısı yok gibidir, bu konum başka bir üniversiteye geçiş söz konusu olsa bile önemli bir pazarlık kozudur. Belli açılardan, Türk akademisinin doçentlik aşamasına benzetilebilir tenure: Türk yardımcı doçentlerle Amerikalı assistant professorların çektikleri, katlandıkları, eyvallah etmek zorunda kaldıkları biraz benzer mesela.

[14] “E ne oldu hani tenure’e?” dediğinizi duyar gibi oluyorum. Uygulama haksızdır, kanunsuzdur, Zinn’in dava açma hakkı vardır, ancak otobiyografisinde anlattığı üzere, Amerika’da adalet parası ve zamanı olanın imtiyazıdır, o aşamada Zinn’in ne avukatlara verebileceği parası, ne de mahkemenin sonuçlanmasını bekleyecek zamanı vardır.

[15] Deep South demişken, bazen ilk anda akla gelmeyen insanlar, akla gelmeyen sorumluluklar üstlenir, ciddi riskler alırlar. En belalı zamanlarda destek için bölgeye dalanlar arasında Paul Newman ve Steve McQueen vardır söz gelimi. Paul Newman, Başkan Richard Nixon’ın düşmanları sıralamasında ondokuzuncu sıradadır ve bunu hayatının en büyük başarısı sayar.

[16] Kendisi de Pentagon’a yakın bir kuruluşun çalışanı olan Daniel Ellsberg adı geçen belgeleri basın aracılığıyla Amerikan kamuoyuna sızdırmış ve Vietnam savaşının bitirilmesinde önemli bir rol oynamıştı. Davetli olduğu bir toplantıda Ellsberg ile tanışmıştım, Hollywood kahramanlarına hiç mi hiç benzemediğini söyleyebilirim.

[17] Çok da açılmaya, uzaklara gitmeye gerek yok. Türk akademisinin önde gelen , geniş kesimlerce saygı duyulan bir mensubu politik gerekçelerle tutuklandığında yirmi yılı aşkın süredir hizmet verdiği, bölüm başkanlığı yaptığı kurumun yönetiminden kimse bir “Geçmiş olsun” telefonu açmamış, kendi birimi dahi birkaç utangaç, meselenin özüne temas etmeyen açıklama dışında ses çıkartmamıştı. Olay henüz taze iken, mesleki ağlar üzerinden hapisteki şahsa destek babında süratle ve olabildiği kadar çok sayıda bilim adamının katılımıyla bir derleme eser hazırlanması fikri gündeme geldi. Yakından tanıdığım ve aslında arkasında güvenebileceği pek de bir şey olmayan genç kuşak bir akademisyen hemen o akşam başı çekenlerle bağlantı kurdu, çalışmalara yeni başlandığını öğrendi. Makul bir zaman geçtikten sonra, bir kez daha sordu, evet çalışmalar devam ediyordu. Tutuklu dokuz ay sonra özgürlüğüne kavuştuğunda ortada somut bir ürün yoktu, ama tehlike de şükür geçmişti, o saatten sonra kitap hazırlansa bile benzerlerine sıkça rastlanan “Hocamıza Saygı” formatında olacak, kimsecikleri zora koymayacaktı. Aynı şekilde, getirilen suçlamalar arasında legal, Parlamento’da temsil edilen bir siyasi hareketin parti okulunda ders vermek bulunduğu için, ilk anda çok sayıda ders vermeye gönüllü araştırmacı dökülmüştü ortaya. Ancak, o dersi veren birkaç kişiden sonra duyduğum kadarıyla, ilerleyen günlerde sayı hızla erimişti: kimi yurt dışına çıkacaktı, kimi kitabına, makalesine yoğunlaşmak istiyordu, kiminin doçentlik jürisi yakındı.

[18] Kitabın İspanyolca başlığı belki aslına sadık değil, ama anlamlı: 2000 tarihli La Otra Historia de los Estados Unidos “Birleşik Devletler’in Diğer Tarihi” veya “Birleşik Devletler’in Başka Bir Tarihi” olarak anlaşılabilir.

[19] Daha Latin Amerika ağırlıklı, benzeri bir hayırhah çaba Eduardo Galeano’nun Las Venas Abiertas de América Latina (Türkçede basıldığı biçimiyle “Latin Amerika’nın Kesik Damarları” ya da benim tercih ettiğim şekliyle “Latin Amerika’nın Açık Damarları”, zira kan akmaya devam ediyordur) başlıklı yapıtıdır.

[20] Yakınlarda, bu tartışmaya sanal ortamı da dahil etmek farz oldu. Uzun uzun ele alınması gereken bir boyut bu. Şunu söyleyip geçmekle yetineceğim: twitterda fırtınalar estirenlerin, dünyayı kurtarıp ordular bozanların kendi bölümlerinde, fakültelerinde, üniversitelerinde bir adaletsizlik olduğunda takındıkları “kuzuların sessizliği” tavrını ne yapmalı acaba?

[21] Robert Mulligan’ın bu filmi 1962’de, ırkçılık çatışmaları bütün hızıyla sürerken çekmesi, Gregory Peck’in büyük tartışmaları tetikleyeceği açık olan filmde baş rolü üstlenmeyi kabul etmesi cesaret işidir. Bülbülü Öldürmek bu yönüyle kritik kimi konulara dair eleştirisini çok yıllar sonra, toz-duman dağıldığında dile getiren sanat yapıtlarından ayrılır.

[22] O roman, elinizdeki metnin ilk kez yayımlanmasından sonra ortaya çıktı: Go Set a Watchman (Türkçede Tespih Ağacının Gölgesinde olarak basıldı). Ancak, beraberinde ciddi bir tartışmayı da getirdi, zira Lee’nin çevresinden bazıları yine Lee’nin yakınlarından bazılarını suçluyor, yazarın ileri yaşı dolayısıyla -Lee o günlerde 88 yaşındaydı- zihni melekelerinin yerinde olmadığını, tam olarak onaylamadığı bu kitabının maddi çıkar gözetilerek kötü niyetle piyasaya sürüldüğünü iddia ediyorlardı.

[23] Truman Capote de eserde bir çocukluk arkadaşı olarak kendine yer bulur.