Görünmez, berrak ve şeffaf olan bir müddet sonra varlığını yok eden adamın hikâyesi Uyuyan Adam. Hepimizin içinde varlığını müstesna bir şekilde muhafaza eden bir uyuyan adam var, gönüllü bir gözü kapalılığa kendini sürüklerken hiçbir tereddütte bulunmuyor üstelik. Sakin, stabil, neşe ve üzüntüden kendini soyutlayan, geçmiş ve geleceği rafa kaldırıp, tüm anlarını eşdeğer bir orana yayarak hayatını idame etmeye çalışan adam, halinden mutlu mu peki? Sanırım mutlu. Bilinçli bir tercih seçtiği yol.

Sein Nehri’ni gezerken, Eyfel Kulesi’ni çemberlerken, ağzı olmayan suratlarıyla üzerine gelen insan yığınına alışan bir adam var karşımızda nihayetinde. Fazla dozda umursamazlık alıp, kendi dilini yok eden bir adam…

Başlangıçta ilginç gelebilir. Memnuniyetin ve can sıkıntısının olmadığı nötr bir adamın ruhunu caddeler boyu taşımak, sokaklar, parklar, köprüler, sinemalar, barlar gezdirmek kulağa hoş gelebilir. Üstüne sinen, tutkal gibi yapışıp bırakmayan yalnızlığı cazip gelebilir. Aşksız, sevgisiz, nefretsiz, hırssız bir yaşamın akımına kapılıp yuvarlanmak, düşünmeden sorgulamadan yaşamak kolay gelebilir. Titizlikle odasına, saatlerine, hareketlerine yansıyan bu koy vermişlik tüm ruhunu esir alıp gönüllü bir seçime imza atmasına neden olabilir.

Kim bilir, var olmanın sanatını öğrenmenin çıkış noktası, kendini dış dünyaya bitkisel bir varlıkmış gibi sunabilmek. Kılcal damarlarına işleyen yalnızlık serumu tüm vücuduna yayılıp seni hapsettiyse geçmiş olsun, artık dönüşü basit olmayan bir yolculuğa adım atmışsın demektir.

Adandığın genel prensip dingin sularda gezen bir yaprak tanesi gibi kımıltısızca alıp götürür seni. Bir labirentin içinde, ilişkiler ağının ortasında oradan oraya savrularak değil, aksine sakin sularda kımıltısızca yaşamak, beklenti içinde olmadan sürüklenip akıntıya kapılmak seni mutlu eder. Mutsuzluk zaten üzerine zorla çökmedi, usulca geldi sokuldu, bir misafir gibi. Sen kapıyı açtın, içeri buyur ettin, yetinmeyip hayatının başköşesine oturttun. Sessizce yaptın tüm bunları. Bir nefes gibi hayatına sokulmasına sessizce izin verdin. Hal böyleyken nasıl şimdi kalkıp şikâyet edebilirsin ki?

Ağaç kovuklarının kıvrımlarına gizlenmiş bir şifre, köprü kemerlerinde bir görünüp bir kaybolan anaforlar, bozuk muslukta şıpır şıpır akan su damlacıkları, bir bilim adamının laboratuvarında unuttuğu kambur ve yaşlı fare, ardışık gürültüler içinde kendini kaybetmiş acı ve sevinç eşiğini kaybetmiş birbirinin aynısı suratlar… Hepsi sana yalnızlığını, bakarken görünmezliğini tekrar tekrar anlatıyor.

Aksiyon devam ederken ruhun kozasına sessizliği örüyor, hiç durmadan örüyor. İstediğin kadar kaç, istediğin kadar savaş, istediğin kadar aşka ve sevgiye adan, kutsal bir utku adına kendini parala, bacakların kopacakmışçasına durmadan koş, bağır, küfret, şarkılar söyle, boşluğun çemberini yırtamayan yalnızlığınla yine baş başa kalacaksın.

Adım attığın her an, rutinin gölgesine sürükleneceksin. İsteyerek yapacaksın, isteyerek sessizliğe bürünüp, elini kolunu bağlar pozisyonda duvardaki ahşap saatin tik taklarına gömüleceksin. Saat seni kendine getirebilmek için senden çaldıkça; retinan, saatin zembereğinde kaybolacak. Gözlerin de uyacak hiçliğe.

Varoluşun sinsice senden uzaklaştıkça, sen her şeyden habersiz Le Monde’ni okuyup, bir sigara yakarak kırmızı şarabın sirkevari tadıyla unutacaksın seni. Anlarına kibrit çakıp yakacak zaman. Sen kendini anlamaya fırsat bulamazken. Bir bakmışsın ki yoksun. Hiç olmadın bile. Tepkisizliğinle varsıllığını hissizleştirmede üstüne yok çünkü.

Uyuyan Adam… Uyuyan Adamlar… 60’ların Fransa’sında George Perec’in kadrajına takılmış, modernizmin varoluşla hiçliğin arasında sancılandığı yıllarda kaleme alınmış, etkisini günümüzde tavan yaparak gösterdiği aşikâr bir gerçekliğin tablosu. Renkler solmuş, görüntü bulanıklaşmış, üstüne yeni fırça darbeleri eklenmiş gittikçe grileşmeye devam eden dünya tablosunun nü hali.

Anadan üryan bir gerçekliği kaçışlarla ve kayboluşlarla erteleyemeyeceğin, eskimeyen bir sanatçı duyarlılığının tablosu karşısında, varoluşunu sorgulamadan kendini bu dehlize bıraktın.

Dehliz, sonu olmayan bir girdaba sürüklendikçe içindeki Uyuyan Adamla yüzleşmelisin. Seni sessizliğin ortasında kelimeleri boğazına dizerek ortada bırakan, sessizliğin dehşetiyle baş başa bırakan, yaşama sorumluluğuna iten Uyuyan Adam…

Varlık, yokluk, hiçlik, empirizm… Hiçbiri şu an yaşadığın sessizliğin dehşetinden seni koparamaz. O sessizlik gönüllü bir boyun eğişle ömrünün sonuna kadar senin tek ve sadık yoldaşın olarak kalacak.

 

Georges Perec, Uyuyan Adam, Çev: Sosi Dolanoğlu, Metis Yayıncılık, 2000.

Paylaş
Önceki İçerikKafkaesk Protagonistin Libidinal Performans Düşüklüğü
Sonraki İçerikFaruk Duman Ne Okuyor?
Avatar
26.05.1986 tarihinde Elbistan’da doğdu. 2007’de İnönü Üniversitesi Türkçe Öğretmenliği Bölümü’nü bitirdi. Hatay’da Türkçe öğretmenliği yapıyor. Kısa öykü, şiir ve inceleme yazısı alanında çalışmaları var. Oggito, Edebiyat Haber, Mevzu Edebiyat, Bireylikler, Eliz Edebiyat, Şarki Edebiyat Dergisi, Şiiri Özlüyorum, Papirüs, Lacivert, Yaşam Sanat, Mevzu Edebiyat, Çinikitap Dergisi, Amanos, Sarmalçevrim, Aratos, Tmolos, Serçeşme, Yalnız Sanat, Berceste, Kirpi Edebiyat, Orontes gibi edebiyat dergilerinde şiirleri ve öyküleri yayımlanmıştır. Kasım 2015’te Laciverti Kanayan Deniz adlı ilk romanı Kanyon Yayınları tarafından basılmaya değer görüldü ve yayımlandı. Kasım 2018’de Sonçağ Yayınları’ndan çıkan "Mor Çığlık" adlı öykü kitabının derlemesini yaptı. Öykü atölyesindeki kursiyerlerinin öykülerini kitaplaştırdı. 2018 Nilüfer Belediyesi Sevgi Soysal’ın anısına düzenlenen öykü yarışmasında mansiyon ödülüne layık görüldü.