Kendi anavatanından kovulmak… O topraklar üzerinde sahte bir imparatorluk kuran başka bir topluluğun hışmına uğrayıp ötekileştirilmek… İlk etapta bakıldığında hazmedilmesi çok güç zorbalık örneğidir. Barbarları Beklerken romanında geçen, Güney Afrika’da görülen bu zorbalık vesikası sadece muadillerinden biridir.

Geçmişi İkinci Dünya Savaşı’na dayanan, hatta onun öncesinde izler taşıyan Siyahiler ve Yerliler diye ayrıştırılıp zulüm gören, her türlü işkenceye maruz kalan, vatanından, ırzından, haysiyetinden yoksun bırakılıp adeta “insansızlaştırılan” bir topluluktur sözde “barbar”lar. Bunca hezimete uğrayıp barbar olarak atfedilir o bölgenin asıl sahipleri.

Güney Afrika dilinde “ayrılık” anlamına gelen “Apartheid (Irkçılık Harekâtı) 1948- 1994 yılları arasında beyazların siyahilere ve yerlilere karşı uyguladığı faşist rejimdir. Yarım asır yurtlarında yabancı muamelesi gören, her türlü baskı ve şiddete maruz kalan, horlanan, nefret edilen, ötekileştirilen bu insanların yaşadığı kaba realiteyi tüm özgünlüğüyle ve çıplaklığıyla gözler önüne serer Coetzee Barbarları Beklerken romanında.

“Nefretle nasıl başa çıkılır, özellikle bu nefret, yemek yeme alışkanlıklarının başkalığı ya da göz kapaklarının biçimindeki ayrılıklar gibi temelsiz nedenlerden kaynaklanıyorsa… Keşke şu barbarlar ayaklanarak bize ders verseler de, onlara karşı saygılı olmayı öğrensek! Biz bu toprakları kendimizden sayıyoruz, İmparatorluğumuzun bir parçası, alışveriş merkezimiz. Ne var ki insanlar, yani barbarlar, hiç de bizim gibi düşünmüyorlar. Yüz yılı aşkın bir süredir buradayız. Çölün bir bölümüne sahip çıkarak sulama kanalları yaptık, tarlaları ektik, sağlam konutlar kurarak çevrelerini surlarla kuşattık ama onlar bizi gene de geçici sayıyorlar. Aralarında hala eskiden bu toprakların göl kıyısınca alabildiğine uzanan, kışın bile zümrüt gibi yeşil bir çayır olduğunu atalarından dinlemiş ihtiyarlar var.” (Sf. 64)

Romanın kahramanı Yargıç, imparatorluğun askerleri tarafından kör edilip sakat bırakılan, tacize uğrayan genç bir kıza sahip çıkarak, bunca işkence ve kötü muameleye karşı susan, sessiz kalan vicdanını rahatlatmaya çalışıyor. Başlangıçta kıza karşı farklı hissiyatlar içinde olduğunu sanan Yargıç, kızla arasında bir bağ kuramayınca, gerçeği görür.

“Ondaki bereler önce beni çekti de, derin bir bağlılık yaratmadığı için düş kırıklığına uğradım?” (Sf.81)

Himayesi altına aldığı kızı da yanına alarak, askerlerle birlikte uzun bir yolculuğa çıkar. Amacı kızı ailesine, bağlı olduğu kabilesine teslim etmektir. Yolculuk boyunca huzursuzdur Yargıç. Kıza karşı cinsel zafiyeti olmamasına rağmen, varlığına alışmıştır. Adlandıramadığı tuhaf bir bağlılığı vardır kıza. Tek gayesi kızı emin ellere teslim ederek yüreğini ferahlatmaktır.

“Bir arabulucu, İmparatorluğun kuzu postuna bürünmüş sırtlanıyım ben. Geçmiş ile geleceğin insanları arasındaki örselenmiş ilişkileri, bağışlanma dileğiyle, özsuyunu sömürdüğümüz bir bedeni geri vererek onarmaya çalışıyorum.” ( Sf.90)

Kızı, yaşadığı bölgeye teslim ettiği için dönüşte yargıçlıktan alınır, hapse tıkılır, vatana ihanet etti gerekçesiyle yaftalanır. Yargıç vicdanen huzurludur. Önceleri barbar diye adlandırılan topluluğun kendi imparatorluğunca her türlü işkencesine göz yummuştur. Şimdi aynı muameleyi kendi insanında görmektedir. Bu defa susmayacaktır. Kendi yerine atanan Mandel, onu yargılama gereği duymadan, türlü işkencelere maruz bırakıp onurunu iyice kırdıktan sonra, seni beslediğimiz yeter diyerek azat eder. Yargıcın merak ettiği bir soru vardır, Mandel her ne kadar bu soruyu cevaplamak istemezse de Yargıç üsteler.

“İnsanlarla işiniz bittikten sonra… Cellat ve benzeri kimseler olarak… İş bittikten sonra lokmalar kolay geçiyor mu boğazınızdan? İnsan ellerini yıkamak ister diye geçirmişimdir hep aklımdan. Ama öyle yalaşap bir temizlik yetmez. Bir papaz titizliği, törensel bir arınma gerek, öyle değil mi? Ruhun da arıtılması yani… Başka türlüsünü düşünemiyorum. Yoksa gündelik yaşama nasıl uyum sağlar? Sofra başında çoluk çocuğuyla nasıl yemek yer, eşiyle dostuyla ekmeğini nasıl bölüşür?” (Sf.152)

İnsan olmanın erdemini yitirip, barbarlaşan kendi milletine bir göndermedir Yargıcın Mandel’in yakasına yapışarak sorularına cevap araması. Mandel rahatsız olur ve ağız dolusu küfreder Yargıca. Çünkü eleştirilmek rahatını kaçırır, kendi içinde çelişkilere düşmesine sebep olan Yargıcın onu sorgulaması, otomatiğe bağlanmış ruhsuzluğuna çimdik atıp uyandırması hoşuna gitmez. Çoğu diktatörün, çoğu siyasinin ve o siyasetin çemberine aldığı askeri ve yargı kanalının yaptığı gibi, kısıtlamalarla ve dikteyle, zulüm ve baskıyla, istediğini sorgusuz sualsiz yaptırmaya alışmıştır. Adalet mi? O da ne! Gülünç bir kelime onun için. Sözlük anlamının içi boşaltılmış, kendi çıkarlarına göre doldurulmuş bir saman sözcük…

Bugün dünyanın birçok ülkesinde yaşanan Barbarlık, süratle devam etmektedir. Kendi topraklarında vatansız olanların dünyası bu dünya… Birtakım bedensel ve dilsel gibi saçma sapan farklılıklardan dolayı ayrımcılığa ve kafatasçılığa maruz kalıp linç edilen milyonlardan biridir Güney Afrika’da yaşayan sözde barbar topluluklar.

Barbarlık içimizde oysa… Barbarlık her yerde… İlkçağdan günümüze kadar uzanan tarihi yolculukta, asimile edilmeye, köleleştirilip insanlıktan çıkarılmaya endekslenmiş. İnsanoğlunun korkunçluğunu gözler önüne seren Barbarları Beklerken asırlardır kanayan yaralara dokunan minik bir pansuman bezine dökülen tentürdiyottur. Dokunduğu zemini, vicdanı kirlerinden arındırıp iyileştirebiliyorsa, insan yanlarımızı sorgulayıp, vicdan ve etiği devreye sokabiliyorsa, amacına ulaşmış demektir Barbarları Beklerken.

Hepimiz içimizdeki barbara seslenelim. Hepimiz içimizdeki barbarı ehlileştirelim. Ne iyi olurdu, savaşın durduğu, kardeşliğin, kısaca insanlığın olduğu bir dünyada yaşamak! Böyle bir dünya var ise…

“Sudaki balıklar gibi, gökyüzündeki kuşlar gibi, çocuklar gibi yaşamamızı olanaksız kılan nedir? Suç imparatorlukta mı?” (Sf.161)

Ortada bir suç varsa, o da genlerimize kodlanan ezeli barbarlıkta. İnsansak barbarlıktan tamamen aklanamayız, nitekim barbarlık yanlarımızı törpüleyebiliriz. İnsansak diyalektik bir yaşamın ekosistemine ayak uydurup, güçler dengesini alt üst ederek var olmaya çalışırız.

 

John Maxwell Coetzee, Barbarları Beklerken, Çev: Beril Eyüboğlu, Adam Yayınları, 1985. 
Paylaş
Önceki İçerikYavaşlama ve Telaşsızlık Üzerine Bir Anlatı: Her Şey Geçer
Sonraki İçerikElia İle Yolculuk
Avatar
26.05.1986 tarihinde Elbistan’da doğdu. 2007’de İnönü Üniversitesi Türkçe Öğretmenliği Bölümü’nü bitirdi. Hatay’da Türkçe öğretmenliği yapıyor. Kısa öykü, şiir ve inceleme yazısı alanında çalışmaları var. Oggito, Edebiyat Haber, Mevzu Edebiyat, Bireylikler, Eliz Edebiyat, Şarki Edebiyat Dergisi, Şiiri Özlüyorum, Papirüs, Lacivert, Yaşam Sanat, Mevzu Edebiyat, Çinikitap Dergisi, Amanos, Sarmalçevrim, Aratos, Tmolos, Serçeşme, Yalnız Sanat, Berceste, Kirpi Edebiyat, Orontes gibi edebiyat dergilerinde şiirleri, öyküleri ve inceleme yazıları yayımlandı. Kasım 2015’te Laciverti “Kanayan Deniz” adlı ilk romanı Kanyon Yayınları tarafından basılmaya değer görüldü ve yayımlandı. 2018 Nilüfer Belediyesi Sevgi Soysal’ın anısına düzenlenen öykü yarışmasında “Toprak, Duman ve Kedi” adlı öyküsüyle mansiyon ödülüne layık görüldü. 2018’de kendi öyküsünün de yer aldığı, kadınlara ithafen hazırlanan öykü atölyesindeki öyküleri “Mor Çığlık” adlı öykü kitabı altında derledi. 2019’da Klaros Yayınları tarafından “Toprak, Duman ve Kedi” adlı öykü kitabı basılmaya değer bulundu ve yayımlandı.