Büyük Eserleri Okumanın Bazı Müşkülatları

Büyük eserler anlık -kastımız yazma süresi değil şüphesiz ama büyük eser bakiyelerini süre bazında incelediğimizde süreyi de büyük oranda bu yargının içine dahil edebiliriz.- yazılmadığı gibi, onları hemencecik beğenilip, sevilmelerini beklemek abesle iştigal olsa gerek. Bu eserler, muhteva ve form bakımından uzun boylu bir maziye, serinkanlı bir demlenmeye, evvelinde derin tefekkür mühletine, özgün ve zengin deneyimlere, uzamda hatırı sayılır geniş bir görüş menziline sahip olduklarından okuyucusundan -yoldaşlığını kabul etmek için- ciddi bir teşviki mesai, uzak ve yakın bağlantıları sağlayan malumat halkalarına sahip olmayı, bunun ötesinde bir tefekkür yoldaşlığı, sırdaşlığı beklerler.

Büyük bir muharririn ömrünü vakfettiği bir düşünme ve hissetme serüveninin fevkalade formlarla dile getirilmiş yoğun, katmerli bir cümlesini dahi hemencecik anlamak, sevmek ya da künhüne varmayı beklemek eşyanın tabiatına, bilmenin mahiyetine aykırıdır. Bundan hareketle çoğu zaman hayatımızın başucu eserlerini biz seçmeyiz; onlar bizi seçerler. Bu seçme kabiliyeti ve hakkı da belki sadece büyük eserlere mahsus bir meziyettir ve onlar seçilmekten çok seçilebildikleri için bir kez daha büyüktürler. Haliyle şunu da eklemek lazım gelir, başarılı eserlerin okuyucuları herkestir; büyük eserlerin okuyucuları ise bazılarıdır (seçilmiş/seçkin).

Dante’nin büyük eseri İlahi Komedya’nın “büyük” olduğu, birçok büyük yazar ve şairin sözleriyle -Borges misal- ikrar edilmiştir, benim buna itiraza gücüm olmaz. Büyük eserlerin seçme ve ona layık olma vasfının yanı sıra, önemli ve genelgeçer diyebileceğimiz bir diğer vasıfları ise kendilerinden önce şanlarının yürümesi ve yayılmasıdır. Öyle ki biz onları okumadan, okumak için elimize almadan önce onlar hakkında yazılmış nice şeyi, birçok kanaldan ya okumuş, ya duymuş, ya da hiç olmazsa referanslara tesadüf etmişizdir; üstelik tüm bunlara ekseriyetle inanmış oluruz. Nice okuyucu, işin ehli insan, makale, deneme, gönderme, nazire ile bu velut olmaya adeta yazgılı eserleri fazlasıyla kalabalık etmiş olabilir. Belki bu sebepten büyük eserlerin çoğu okunmadan okunma; görünmeden bilinme haliyle layıkıyla okunmama gibi tuhaf bir yazgıya sahiptir. Tüm bu bilgi, öngörü, önyargı, doğru yanlış rivayet arasında bir okumalar okuması çemberindeyiz onlar karşısında. Okumak birtakım sanat dallarına -sinema, tiyatro- nazaran edebiyatta şahsi bir eylem olsa dahi bu tür eserlerin okunma süreci görünmez bir kalabalıkla çevrilidir -Kutsal kitabın beraber okunduğu ayin ve okuma gruplarını hatırlatırız- Bu eserlerin okunma süreci şahsi olmaktan çok içtimai bir vakıadır. Filhakika ekseriyetle bu eserler ile baş başa kalmak zordur. Büyük eserlerin talihi kadar bir talihsizliği de bu okumalar okumasıdır diyebiliriz. Bu çemberi kırıp, kalabalığı yarıp kulağımızı kapatıp, yüreğimizi esere açmak ve onlarla baş başa kalmak oldukça meşakkatli olup haliyle eser ile bir aşk, ikili bir muhabbet yaşamak olanaksızlaşıyor. Bu hali biraz daha müşahhas kılmak istersek şöyle bir misal üzerinden yol alabiliriz kanımca: Büyük eserleri okumaya niyetlenme sonrasında başa gelen, bir türlü nihayete ermeyen bir düğün arenasına benzer. Oynayanların pisti terk etmediği, konukların düğün evini geride bırakmadığı, gelin ve damadın yalnız kalamadıkları -vuslatın gerçekleşmediği- sürekli oyun ve coşku halinin sürdüğü bir düğün. Coşkunun ilk merhalesi, bizi ilk yoklaması, halayların uzunluğu, konukların renkliliği, kıyafetlerin şıklığı, katılımcıların tanıdık veyahut yabancı oluşları, göz alıcı güzellikleri evvela güzel düğünü düğün yapan şey olsa da düğünün nihayete ermemesi, haliyle bizi asıl hazdan alıkoyacak, vuslat kabil olmayacaktır. Bu paragrafa istinaden aklıma ilk elden gelen şey Kutsal Kitapların tümü, Shakespeare, Dante, Goethe, P. Vergilius, Homeros, Sadi Şiraz-i, Mevlana’nın eserleridir ve yakın zamanda buna belki Kafka, Joyse da eklenebilir.

***

Hakkında çok şeye tesadüf ettiğim, okuduğum veyahut duyduğum bir eser olarak İlahi Komedya uzun süre kitaplığımda durur idi. Mutmain bir mümin olan Dante’nin eseri hakkında sahip olduğum birtakım malumat beni pek alakadar etmemişti veyahut öyle ummuştum. Haliyle eseri yıllar öncesinden günümüze kadar taşıyan cevher Hristiyan inancına bağlı bir şeriat, önceki eserlere yaptığı göndermeler, çağına ve onun bilgi birikime yetkin bir şekilde vakıf olması, Cennet, Cehennem, Araf’ı konu etmesi değildi benim için. Hele çağından cılız bir lehçe olan Toscana’yı alıp bir ulusal dil haline getirdiği bilgisi benim gibi dil ve ulus olarak kendisine çok uzak birini ne kadar alakadar ederdi, daha doğru bir ifadeyle ne kadar cezbedebilir ki. Borges bu minval üzerine şöyle güzel kelamlar etmiştir. “Ben kendi payıma hazcı bir okurum: Bugüne kadar tek bir kitabı bile yalnızca eski olduğu için okumuş değilim (metnin içerdiği tarihsel değerlere vurgu yaptığı apaçık,) Kitabı, bana sunduğu estetik coşkular için okurum; o kitapla ilgili yorumlara eleştirilere aldırmam[1].” Son cümlede sarih bir şekilde yukarıda ifade etmeye çalıştığımız; metin ile okuyucu arasına giren dış mihrakların hepsini elinin tersiyle ittiğini beyan etmesi ayrı bir güzelliktir. Ama biz, bu ön bilgilere teveccüh göstermemizi ve bu malumatı eserin büyüklüğünün vasıfları olarak algılamamızı isteyen yorumcuların -okumalar okumasının tortuları- bu ve benzeri malumatını farklı bir amaç için aksi bir istikamette kullanabiliriz. Şöyle ki; bir zamanlar kıymeti yüksek ama gittikçe düşen şeyler listesi -inanç, bilgi, etik, tarihi değer- zaman içinde sönerken eseri canlı tutanın, payidar kılanın esasında bunlar olmadığı, tam aksine başka bir şey olduğu -estetik meziyeti- yönündeki edebi savı destekleyen kriter olarak okumayı tercih edebiliriz.

Eserin ilk cildi olan Cehennem kısmını bitirdiğimde eserden umduğum şiirsel hazzı alamadığımı, mezkur listedeki vasıfların daha çok öne çıktığını/çıkarıldığını hayal kırıklığı içinde fark ettim. Bu eserden önce tanıştığım Borges’in şu yargısı “Hiçbir kitabın bana Komedya kadar yoğun estetik hazlar vermediğini söyleyebilirim. Komedya’yı seçme nedenimse bu eserin bütün bir edebiyatın doruk noktası olduğu” minvalinde kelamlar etmesi. Borges gibi hazcı bir okurun (kendisi aynı denemede sık sık bunu tekrarlar) aldığı/alabildiği benim alamadığım haz nerede sorusu, ben neden bu eserden haz alamadım sorusuna doğru tekamül edince cevabının yine İlahi Komedya üzerine kaleme aldığı nefis denemede olduğunu üzüntüyle kavradım. İlahi Komedya ile tesadüfen karşılaşan Borges onu okurken tercümenin, özgün metnin yerini alamayacağını bir kez daha fark eder. “Ve tercüme ancak okurun özgün metne yakınlık duymasını sağlayan bir araç olabilirdi” der. Borges’in bu keskin hattını esnetmeyi, bu tercümeden daha çok şeyi ummayı bana cüret ettiren yine diğer tercümelerdir. Evet, Türkçeye yapılmış birçok leziz tercüme metnin muhtevadan, tarihsel değerden geçerek şiirsel hazzı bize tattırmasından mütevellit, bu satırları kaleme alma cüreti gösterip tenkitlerimi peyderpey sıraladım.

Borges, kötü İtalyanca ve İngilizce tercümeleri ile bu eseri okumuştu. Hazcı bir okur olarak haliyle metnin şiirselliğine bakacaktı ilkin. İspanyolca ile İtalyancanın anlam bilimsel kardeşliği sayesinde haz aldığını da ekler sözlerine aynı denemede. Belki burada bir soru sadır oluyor, aralarında böylesine bir yakınlık olmayan iki dil tercümeleri bize haz veremez mi? Ben, tercümanın bunu da aşan kudrete sahip büyük bir elçi olduğuna ve bunun gayet mümkün olacağına inanarak yazıma/yoluma devam edeceğim. “Tüm mümkünlerin kıyısında İlahi Komedya’nın Rekin Teksoy tarafından yapılmış Türkçedeki tercümesinde metnin şiirselliği ne kadar korunmuş?” sorusu okumamın ve halihazırda yazmamın başından sonuna kadar bir çengel gibi zihnime takılıp kaldı.

Metnin şiirselliği, müzikalitesi hulasa hazzını görmeyi hissetmeyi beklerken metnin düz muhtevasını merkeze alan görüşün sayfalarda bıraktığı tortudan dolayı metinden haz alamadım. Müteveffa Rekin Teksoy’un büyük emek verdiği ortada, şiirin tercüme zorluğu da herkesin malumu ama buna rağmen bu metnin şiirselliğinin, özgün biçimi, vurgu ve tonlamasının neredeyse hiç Türkçeye yansımadığını tekrardan söylemek lazım. Birçok büyük şairi Türkçe okuyan biri olarak (Shakespeare, Goethe) onlardan aldığım hazzın çeyreğini dahi alamadım bu metinden.

Benim pek kıymet vermeyip bir tarafa attığım, yukarıda bahsi geçen anonim listedeki vasıfları tercümede esas alan gayret, eseri payidar kılan estetik büyüklüğünü göz ardı mı etmişti? Müteveffa Rekin Teksoy da bir okumalar okumasının, bir büyük eser tortusunun kurbanı mı olmuştu? Tercüme için seçilen bir eserin ikili ve yoğun okumalar gerektirmesine rağmen, anonimin kalabalığın gürültüsüne mi meyletmişti? Peki, şimdiye dek buna dikkat buyuran birileri olmuş muydu? Biraz araştırsam da böyle bir tenkide rastlamadığım gibi tercüme hakkında övgü ve gururu belirten yazılar mevcuttu ancak. Buradan bir şeyi söylemek hemen hasıl oldu: Nasıl ki büyük eserlerin etrafına bir okumalar okuması varsa, tercümesi etrafından hazır kalıp bir değerlendirme de vardı. Sanki formül şöyle işlenmişti: “Dante büyük bir şairdir, en büyük eseri İlahi Komedya’dır, bu tercüme o eserin tercümesidir; haliyle bu tercüme de büyük ve başarılıdır” gibi bir algı çemberinin çorak tarlasından vücut bulamamış bir tenkit.

Tercüme mevzusuna birkaç şey daha ilave etmek lazım gelir. Birçok tercümana sorarsanız size şiir tercüme etmenin pek bir zor olduğunu, tercümede esas olanın muhtevayı/manayı vermek olduğunu, bunu da aktarabilenin gayet tabii muvaffak olması gerektiğini söyler. Buna hak vermemek zor. Dilin bu yıllardır aşılamayan problemi aynı zamanda dilin cevheridir de. Peki, muhtevada kast edilen nedir? Kanımca muhtevaya odaklanan tercümandan çok, tercümanın muhtevaya bakışından bir sıkıntı sadır olmakta. Muhtevadan kasıt mana/mananın vücut bulmasıdır ve belki üç esas üzerine olmaktadır: Birincisi mana kelimelerle sağlanır ve kelimelerin doğrudan işaret ettiği bir anlam vardır; bu katman en alelade katmandır. Mananın ikinci merhalesi ya da katmanı kelimelerin birbirleri ile kurduğu ilişkiden doğan, bir nevi mananın doğru ve düzenli olmasını sağlayan ve onu çevreleyen formlarla bir üst mana yaratan kısımdır. Bu katmanın gramer, söz dizimine işaret ettiği ortadadır. Son olarak kelime ve kelimenin bir araya gelerek kurduğu ilişkiden öte hasıl olan özel bir terkip vardır. Yani dörtlüğü, dizeyi, mısrayı aşan bir artı mana. Bu da dilin şairane icra edilmesinden, nüansın varlığından doğan bir özel hazzı ve manayı doğuran ve barındıran katmandır. En zor tercüme edilen ya da Borges’e göre belki tercümesinin kabil olmadığı şey dediği katman. Dizenin/mısranın kaymağı ya da metnin nektarı desek yeridir kimi zaman için. Şöyle ki tercüman, kelime manası verirken birinci katmanı, kelimelerin bağlantısından doğanı vererek ikinci katmanı iletir ama şiir tüm bunlardan bir fazla olandır; haz da bu katmana mündemiçtir. Yani haz, gösterenin gösterileni göstermesinden doğandan fazlasıdır. Bunlarla yetinmek o özel anlamı o şiirsel olanı gözden kaçırmaya ve şiirin ölü doğmasına neden olacaktır. Bahsi geçen tercümede bazı bölümler, kelimenin doğrudan sabık manasına odaklanmış, bazı bölümler kelimeler arası ilişkiden doğan yeni manayı vermeye gayret göstermiş, bunun ötesine geçen artı manayı veren dize ise neredeyse yok.

Hulasa ben okumalar okumasından -tüm o dış mihraklardan- azade Dante okumak isterken umduğum hazzı ve estetiği alamamanın esbabı mucibesini, Oğlak neşriyattan neşredilen üç ciltlik Rekin Teksoy’un, mananın ilk kısmı ile amel eden tercümesinde görüyorum. Umuyorum bir gün bir kez daha bu büyük eser tercüme edilir, biz de tortudan ve dış mihraklardan azade lezzetine varırız bu büyük eserin.

 

[1] Yedi Gece, Jorge Luis Borges, “İlahi Komedya”, 49-63. Borges’e atfedilen tüm iktibaslar bu denemeden alınmıştır.