Fotoğraf: Balys Buračas

Yusuf Serdar Esen

1 Kasım 2018

Kırsal coğrafyalarda çocuklar erken olgunlaşır…

 

Ortaokuldan yeni mezun olmuştum, doğduğum ve yaşadığım şehir olan Diyarbakır’da, haylazlığım çevreme zarar vermeye başlamıştı. Yedi çocuk babası, devlet memuru olan babam, o yıllarda gençler arasında yaşanan gruplaşmalardan tedirgin olduğundan eğitim hayatıma Adana’da devam etmeme karar verdi. Çukurova Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi alan ağabeyimin yanında kalacaktım. Üniversiteye gitmeden hemen önce mahalle kahvesinin müptelası olan ağabeyim, ilk yaz tatilinde memlekete döndüğünde Bob Dylan, Sezen Aksu ve Yusuf İslam dinleyen, Mayokovski, Ahmed Arif ve İbn-i Rüşt okuyan bir üniversiteli olarak çıktı altı kardeşin karşısına. Kavlince ben de “Ne çok renkli, eğlenceli okulmuş bu mektebi ulvi!” diye okumaya heveslenmiştim. Ama ağabeyimin etkili olduğu üniversite özentim sabun köpüğü gibi kısa sürede yok olmuştu. Çünkü o yılların Diyarbakır sokaklarındaki bıçkın ruhlu aksiyon, daha heyecanlı geliyor, kısa sürede odağım değişiyor ve kitaplara olan sempatim saman alevi misali sönüyor, benim gibi dağılıyordu!

Diyarbakır şehirlerarası otobüs terminaline ikinci kez gidiyordum. İlkinde, azarlamalarına kulak asmadan annemin eline sımsıkı tutunarak, anneannemi hac ziyaretine yolcu etmek için gitmiştim terminale. Nenemin, göğsüne bayrak iliştirilmiş, işlemeli tülbendin omuz bölgesini kümülüs bulutları gibi kapladığı kar beyazı elbisesi, melek gibi ışıyan ve amber kokan yüzü, belleğimdeki hayat albümümün kıymetli fotoğraflarından biridir.

O gün, ilk kez yolcu olarak gidiyordum otobüs terminaline. Şehir içi dolmuşlarının kalın süngerli ve rengarenk çiçek desenli kadife kumaşla kaplı koltuklarını belediye otobüslerinin tabanına sabitlenmiş sert, çıplak ve mukavva yüzeyli sandalyelerinin yanında daha konforlu buluyordum. Sabahları tatlı satarak, akşamları ise babamın benim için civciv sarısı rengine boyadığı el arabamla; konserve, kurutmalık ve turşu sezonunda, Bağlar Şeytan Pazarı’nda alışveriş yapanların aldıkları sebze ve meyveleri evlerine taşıyarak  kazandığım paralarla, çeyiz sandığı gibi özenerek süslenmiş, tombul şehir içi  dolmuşlarının anne kucağı kadar huzur veren pencere kenarı koltuklarına oturarak son durağa değin  gider, inmeden yol boyunca çocukça hayaller kurarak, aynı dolmuşla geri dönerdim.

Diyarbakır – Adana sabah 09.00 otobüsünün 7 numaralı koltuğu… Otobüse kadar birlikte geldiğimiz babam, yol boyunca yanımda oturacak olan orta yaşlı, pala bıyıklı, konuşurken adeta Konya’nın kırkikindi yağmurları gibi tükürük saçan esprili, komik adama Adana’ya kadar molalarda gözünün benim üzerimde olması için telkinde ve ricada bulunuyordu. İçimden “Yanlış çocuğu, yanlış adama emanet ediyorsun babacığım!” desem de kendince gereğini yapmıştı. Can sıkıntımı ve üzüntümü fark etmesinden dolayı kullandığı şakacı üslubuna rağmen, yol boyunca susmak için, duyma ve konuşma engelli çocuk rolünü oynayarak ve tüm molalarda hep ondan sonra otobüse binmeye gayret ederek bu durumu kısmen telafi etmeye çalışıyordum. Birecik’te kaptan, kontağı çevirip otobüsün motorunu ısıttıktan sonra tam hareket haline geçerken sekiz numaralı yolcunun henüz gelmediğini söyledim! İçimden de babam bu sahneyi görmeliydi derken beş dakikalık gecikmeyle, püsküllü fistan gibi serilen bıyığının altında çölde ağaca rastlayan bir çift bedevi misali konuşlanan dudaklarının üzerinde görünen kalker kırığı dişlerinin arasından değirmen kolu gibi gezdirdiği kürdanla otobüse binip mahcubiyetle şebeklik arasında kaptandan yarım ağızla özür diledi.

Kaptan, coğrafi atmosferin değiştiğini yol boyu dinlediğimiz Şivan Perwer türkülerini sonlandırıp yerine Zeki Müren kasetini teybe koyup tekrar otobüsü yola sürerek kendince anlaşılır kılmıştı. Başa sarıp tekrar dinlediğimiz Zeki Müren’in yerini, Osmaniye’den sonra Ahmet Kaya aldı. Bunlar ilk şehirlerarası otobüs yolculuğumdaki coğrafi işaretlerle özdeşleşen müzik keyfimdi. “Siz benim neden kaçtığımı, nerden bileceksiniz?” nakaratı, ömrüm boyunca sürekli kaçacakmışım hissini dağladı içime.

Yedinci sınıfı tekrardan okumuş ve aynı yıl sigaraya başlamış, hayatında el ucuyla dokunduğu ders kitapları dışında eline hiç kitap almamış, memleketi dışında yer görmemiş bir ergen olarak, ağabeyimin üniversiteli ortamının ve farklı şehrin etkisiyle yaşadığım katmerli kültür şoku ruhsal açıdan uzun süre içe kapanık biri olmama sebep oldu. Ben onlardan sıkılıyordum, onlar da beni görmedikleri için sorun olmuyordu! Tedirgindim ve ruhum yalnızdı. İki hafta sonra liseye başlayacak biri olarak üç yılı bu duygularla nasıl geçireceğimi düşünüyor,  Ahmet Kaya dinliyordum! “Siz benim kime küstüğümü, nerden bileceksiniz?”

Ağabeyimin kitaplığı, Sharp marka çift kasetçaları, kapının önündeki bisikleti unutamadığım eşyalarıydı. Akşamları ders çalışma düşüncesiyle bir araya gelirken derinleşen entelektüel sohbetlerin içine daldıklarını gördükçe, kilimin üzerindeki yonca deseninin yapraklarından açılan zaman tünelinden Diyarbakır sokaklarına dalıp giderken, devamında rüyadan uyanır gibi kendime geldiğimde, “Ne konuşuyorlar bunlar, ne yaptım ben, ne bu halim, ne işim var burada benim?” diye kızarak soruyor, daha ileri gidip sövüyordum kendime. İstemediğim ve parçası olamadığım yaşamın içerisinde, onların derin sohbetlerinin arasında eklenti mola ayracı olmaktansa fark edilmediğimi düşünmek hoşuma gitmeye başlamıştı.

Sürekli neden kitap okunurdu! Kendimi, habitatlarının ortasına meteor taşı gibi düşen bahtsız ve tanımsız varlık olarak görsem de zaman zaman inşaat mühendisliği okuyan Kerim ağabey’in dokundurduğu bağlamanın tellerinden çıkan toprak kokulu ezgilerin sözleri az da olsa odağımı değiştiriyor, ferah nefesler aldırıyordu bana. “Yıllarca aradım kendi kendimi/ Hiçbir türlü bulamadım ben beni/ Hayal mıyım rüya mı bilinmez/ Hiçbir türlü bulamadım ben beni/ İnsan mıyım, mahluk muyum ,ot muyum?/ Ekilir biçilir bir nebat mıyım?/ Yoksa görünüşte bir sıfat mıyım?/ Hiçbir türlü bulamadım ben beni!..”   

Kitaplardan önce Veysel’i sevdim. Kör olmak yetmez dedim, Aşık olmak için! Veysel gibi kuru ağaç gövdesinden, beş telde yek ses olmalı insan, gümrah bir seda vermeli gönülden! O yaşlarda kitaplardan önce onu seviyor oluşuma şimdi de hak veriyorum! Varlık felsefesi sorularını bu türkünün sözleri kadar yalın sorabilir miydi, toprağın esmerinden pay almış on beş yaşındaki bir çocuğun kalbine mühür gibi işlenebilir miydi dünyanın tüm kitapları ve münazaraları! Tüm bunları düşünüyor ama yazamıyor ve anlatamıyordum.

O zamanlar gündem Bosna Savaşı’ydı… Adem, kerim ve naif, saygın karakteriyle Ejder, neredeyse tüm kitapları okumuş; ilim, irfan sahibi olan aydın ağırlığında Ramazan ve Ankara’da yüksek lisans yapan araştırmacı yazar Ömer ağabey yine derin Bosna mevzusuna dalmışlardı. Ömer ağabey, Bosna’yla ilgili Ankara’daki eyleminden ötürü yaşadığı gözaltını anlatıyordu. Gözaltının olumsuz koşullarını, sıkıntılarını anlatırken, nezaretin çok soğuk ve yerlerin ıslak olduğunu söyledi. Diyarbakır’da, 1990’larda mahalle çocuklarının gözaltından salıverildikten sonraki maceralarını dinlerken, zemini ıslak ve soğuk odalara nezaret polislerinin ortamı daha da soğutan klimaları çalıştırdıkları, bu yüzden şüpheli şahısların hastalandıkları cümlesini unutmamıştım. Ben de o esnada ağabeyimin arkadaş sohbeti ortamında, kitap okumayışımın yarattığı “Yanlış bir şey söyleyip, komik duruma düşmemeliyim!” kaygısından ilk kez sıyrılarak sokak deneyimlerimin verdiği öz güvenle “Klima da var mıydı?” diye sordum Ömer ağabeye! O da çok mühim bir konuyu sulandırdığım düşüncesiyle, yüzünü ekşitip, sadece gözlerini olduğum yöne kaydırarak, yarım ağızla “Evet her türlü konfor vardı!” cevabıyla kendince ironi yaptı. Anlık süren sessizlikten sonra kopan çok sesli kahkahanın ardından tekrar diğerlerine dönüp gözaltı macerasını anlatmaya devam etti. Anladım o zaman empatinin kitap satırlarıyla değil, yaşanmışlıkla ilgili olduğunu. Espri yapmamıştım ama herkes gülüyordu. İlk kez konuşarak, öylece ilk kez anlaşılmaz olarak ve ilk kez pes ederek artık ilk kez bir daha ortamlarına girmemeye karar verdim. Ama beyhudeydi, çünkü irade sertifikam yoktu. Çünkü Adem’in kardeşiydim!

Kitaplarla birlikte tüm şehir üzerime geliyordu. Düşünmekten yorulduğum anlarda susuzluktan sığınacak şadırvanlar arayan kurumuş muhacir bedeni gibiydim. Sürekli düşünmekten ve Diyarbakır’ı özlemekten vazgeçerek sessizliği ardılım yapsam da kimi zaman, ilk şehirlerarası yolculuğumda yedi numaralı koltuğa mıhlanmıştı çocukluğum. Artık nakaratı olacağım bir türkü bulmuştum kendime: “Siz benim neden sustuğumu, nerden bileceksiniz?

Aklımın ucundan geçmiyorken Ramazan ağabey, bir kitap tutuşturdu elime.  Dokunup şeklini şemalını incelediğim ilk kitaptı! Kitabın oldukça hacimli olduğunu görünce, hem yeni okumaya başlayan hem de yaşı küçük birine daha small ve daha light kitap hediye edebilirdi diye düşünüp içerlendim Ramazan ağabeye. Uzun süre masamda kaldı, kapağında Malcolm X’in resmi vardı. ‘Kim önce bu sevdadan vazgeçirecek, diğerini!’ der gibi arada göz göze geliyorduk. Daha sonra okumanın dışında yapabilecek uğraşımın olmadığını kabul ederek önce kitabın içindeki fotoğrafları inceleyip, sonra ilk satırlarına ağırdan başlayıp, devamında da soluksuz bitirdim koca kitabı!

Alex Haley, Kara Panter’lerin ilham kaynağı olan Malcolm X’in hayatını anlatıyordu kitapta. Döneminde Amerika’nın gündemine oturan aydın bir hatip olmadan önce, çeşitli suçlara bulaşır, sonra hapishanede kitap okuma alışkanlığını geliştirip manevi misyonlar yüklenir, benliğiyle inandığı adamın, Elijah Muhammed’in peşinden sürüklenir. İlişkileri derinleştikten sonra inandığı liderin proje aktörü olduğunu ve hac ziyaretiyle de İslam’ın eşitlikçi bir din olduğunu fark eder, lideriyle yolları ayrıldıktan sonra suikasta uğrayıp hayatını kaybeder. Malcolm X kitabını okuduktan sonra onunla ilgili aklımda ilk oluşan,  ‘Hayatımda tanıdığım en samimi ve en aldanmış adam!’ cümlesiydi.

Sonra ilk romanımı okudum, Nehlüdov’u tanıdım, Maslova’nın cesur ve fedakar yüreğini Ölümden Sonra Dirilme’de. İnce Memed’ i okuduktan sonra fark ettim Çukurova coğrafyasının damak tadını. Beyaz Diş’le öğrendim, her canlının et ve kemikten fazlası olduğunu ve sevgiyi hak ettiğini. Anladım kötülüğün bitmeyen bir hastalık olduğunu Veba’da! Anna Karenina, Dönüşüm, Yer Altından Notlar, Gazap Üzümleri, Mem û Zîn derken artık öğrendim, insanların, ekmeği suyu sevdikleri gibi kitapları da sevmeleri gerektiğini…

 

Yusuf Serdar Esen – Özyaşam Öyküsü

1976 yılında Diyarbakır’da doğdu. İlk öğrenimini Diyarbakır, orta öğrenimini Adana’da tamamladı. 1998’ de Dicle Üniversitesi Eğitim Fakültesi Coğrafya Bölümü’nde öğrenciyken, ilk şiirleri ve denemeleri üyesi olduğu DİSED (Diyarbakır Edebiyatçılar ve Sanatçılar Derneği) bünyesinde çıkan Amida dergisinde yayınlandı.

2011 Yılına kadar öğretmenlik yaptı. Daha sonra yarıda bıraktığı hukuk öğrenimini CİU Hukuk Fakültesini bitirerek 2015 yılında tamamladı.