Header Reklam
Ana Sayfa Yazılar İmge ve Metafor

İmge ve Metafor

‘İmge’ ve ‘metafor’ kavramları Türkçeye Batı kültüründen geçmiştir. Düşünce ve dilin gelişmesine sebep olmuş unsurlardandır. İmge, edebiyat dünyasında 14. asırdan itibaren görüntünün aynadaki aksi olarak doğmuştur. ‘İmge’ kavramı 1930’larda, ‘metafor’ kavramı ise 1980’lerden sonra Türk edebiyatında tartışılmaya başlanmış, dünya kültür mirasının ortak ve yeni kavramları olarak hala tartışılmaya devam etmektedir.

Tanzimat dönemi ile birlikte Batı medeniyeti ile etkileşime giren Türk edebiyatı yeni kavramlarla tanışmıştır. ‘İmge’ de bu kavramlardan biridir. Tanzimat’tan sonra Türkçe’de kullanılmaya başlanan ‘imge’, Cumhuriyet döneminde yaygınlaşır ve 1930 yılında Türkçe sözlüklerde yerini bulan bir kavrama dönüşür. Bu kavramın Tanzimat dönemi ile birlikte Batı’ya yönelen Türk aydınının özellikle Fransız edebiyatından etkilenmesi ve Fransızca’daki terimleri Türkçeye aktarmaya çalışması ile geldiği düşünülebilir.

Edebiyatımızda imgenin ilk örneklerine Tevfik Fikret ve Ahmet Haşim şiirlerinde rastlandığı rahatlıkla öne sürülebilir. Divan edebiyatında ise imge değil metaforlar ön plana çıkmaktadır. Bütün tanımları ortak bir payda üstüne birleştirecek bir sözcük, insanın özgür iradesinin sanatın gücüyle buluşmasından ortaya çıkan yeni ürün olarak imgeyi ifade edebiliriz. Tanımlardan elde ettiğimiz öznel bilgi, şairin duygu ikliminde kurgulayarak bize sunduğu sözcüklerdir. Her insanın parmak izi nasıl farklıysa ve onu tanımlamaya yarıyorsa, her şairin imgesi de bizim şairin iç dünyasına, zihnine yaptığımız yolculuğun rotasını gösterir.

Edebi türler içerisinden en yoğun anlatıma sahip olan şiir, edebi sanatların gücüyle kendine has bir dil geliştirir.  Şiirin dili, günlük hayatta kullanılan dilin üstünde sanatsal, duygu dolu, hayali öğeler taşır. Şiir dili, içinden çıktığı dili etkiler, geliştirir, sınırlarını genişletir. Dilin ürünü olarak ortaya çıkan edebi malzeme artık sanatın himayesindedir.

Şairin imgelerini bilmek sadece onu tanıtmakla kalmaz, yaşadığı dönemin sanat anlayışını, fikir akımlarını, sosyo-ekonomik koşullarını da bize anlatır. Sanatçı duygu ve düşüncelerini imgeler vasıtasıyla sunarak kendi dışındaki bireylerle yeni bir iletişim yolu oluşturur. Bir şiirin yansımaları kişiden kişiye değişebildiği gibi şairin kendi yansıması bile olmayabilir.

Antik Yunanlı düşünürlerden Platon’un idealar dünyası, Aristo’nun sanatın aslında bir taklit olduğu fikri, Batı medeniyetinin imge konusuna ışık tutan ilk tarihi argümanlarındandır. Atilla İlhan, sanatçı tarafından icat edilen estetik öz olarak değerlendirir imgeyi; Ahmet Soysal, imge terimine Bacon’da rastladığını, Hobbes’in terimi çok fazla kullandığını ifade eder. Sartre, ‘imge’ teriminin 18.yy’dan beri Batıda çok fazla tartışıldığını dile getirir. Cemal Süreyya imge konusunda daha Türkçeleşmiş bir tanım öne sürerek, imgeyi; bir şeyin karşılığı, daha iyisi, daha kötüsü, daha hafifi, daha ağırı, daha estetiği, daha kendisi olarak tanımlamaktadır.

İmge, söze ve sözü söyleyene özgürlük sunarak onu günlük anlamından öteye yeni bir dil, üst bir anlatış, öznel bir tanımlama ile yeniden konumlandırır. Şair kendi hâkimiyetini özneye, nesneye sözcüklerin büyüsü ile dağıtırken içsel bir bağlılığı imgeye emanet eder. Bu bağ şair ile imge arasında imge ile okuyucu arasında gizli bir köprü oluşturur. İmgeyi kendi içsel yolculuğuna dâhil edebilen özne imgeye kendilik nefesini ekler ve eklenen bu nefes bütüncül bir gökyüzünün parçaları olarak kendini okuyucuya sunar. İnsanın zihni ile ruhu arasındaki derin muhabbetin yalnızlık deminde, ilham perisinden duyduklarını günlük dilin sınırlarını aşarak duyurmak istemesi, imgenin üstlendiği duygu yükünü gerçek evrene aktarma sürecinin önemli tarafıdır.

İmge, sözcüğün rotasını bulması, mananın kalıba dökülmesidir. Bilinçdışı denizinin dehlizlerinde saklanmış hazinelerin dalgaların etkisi ile kıyıya vurmasıdır imge. Bilinçdışına duygusal bir firar yolu hazırlamak, gündeliğin sıkıntısına düşen sanatçı için bir dayanak noktasıdır imge.

Metafor, genellikle bir şeyi başka bir şeyle anlatmak manasına gelen bir sözcük olarak tanımlanmaktadır. Bir edebiyat terimi olarak Fransızca’dan diğer dillere geçiş yapmıştır. Bilimsel bir kavram olarak dilin sınırları içerisinde sanatsal bir uğraş olmanın yanında gündelik hayatın düşünce sistemi içerisine de yerleşmiştir.

Geleneksel anlayışla metaforlar edebi sanatlardan istiarenin benzetmenin karşılığı olarak algılanır. Batı medeniyetinin sanat tecrübesi ile sunduğu metafor kavramı, aslında edebiyatımız için yeni bir kavram olarak anlaşılma ve Türkçe karşılığını bulma arayışındadır.

Çağın iletişim imkânları farklı edebiyat türleri arasında kavram alışverişine imkân veriyor ve yeni kavramları dile kazandırıyorken bu kavramların varlığına karşı mana arayışı dilin sınırlarını genişletiyor.

Şiirin uzun yoluculuğunda imge ve metafor kavramlarını sanatsal düzlemde incelemek, medeniyetin tarihsel hafızasını da yoklamak demektir aynı zamanda. Türk edebiyatında klasik dönem olarak değerlendirilen divan edebiyatı metaforların yoğun olarak işlendiği dönemdir.

Metaforlar hayatı, gerçeği ve ötekini anlamanın yegâne yolu olmuştur. Bu düşünceden hareketle bir forma iki içeriğin sığdırılması gibi anlamlar da taşır. Kelime geçici bir anlam taşıyıcısı olmasının ötesinde anlamın kalıcılığını çağrışım gücünü ve yeni sözcükler oluşturma eğilimini ortaya koyar.

Açığa çıkarmanın yanı sıra gizleme işlevi de gören metaforlar dillerin asli unsurlarındandır. Metaforun istiareye karşılık geldiğini ifade edenler aradaki bu farkın doğu ile batı düşünce sistemleri arasındaki fark olduğunu dile getirirler. Her medeniyetinin kültürü dâhilinde oluşan dilinin sınırları vardır. Bir kavram başka bir dilde aynı manayı karşılayamayabilir. Kavramı doğuran onu Dünyaya hediye eden dil yeni bir düşünce deryasının kapısını da aralamış olur.

Düşüncenin metaforsuz, metaforun düşünce olmadan var olamayacağını savunanlardan bütün edebi terimsel ifadeleri metafora indirgeyenlere kadar; “tartışmanın” örneğin “savaş açmak” olduğunu söylemek, eylemlerimizi kavramlara kavuşturur. Aynı zamanda metafor dilin çağrışım gücü olarak düşünülebilir. “Tartışma” iki zıt fikrin çarpışması olduğu için düşünsel olarak çatışmanın zihnimize oluşturduğu sözcükler vardır: Saldırı, savunma, zayıf olma, mevzi gibi… “Tartışma” sözcüğünü çatı olarak kabul edersek, bu sözcük kendisine ait diğer sözcükleri de kapsar, çağrıştırır.

Metafor mirasın aktarılması, toplumsal algının ortak ürünü olması sebebiyle kültürel bir kavramdır aynı zamanda. Metafor toplumun ortak bilincinde var olan olayları şifreleme yoluyla anlatmaktır. Divan edebiyatında sevr kumru, gül-bülbül ya da şem u pervane metaforları en çok bilinen metaforlardır.

Buraya kadar bahsettiklerimizi sonuçlandırmaya cüret edersek şunu rahatlıkla söyleyebiliriz; aslında metafor herkesin anladığı ve kişiden kişiye değişmeyen anlam; imge ise kişiden kişiye değişen, farklı anlamlar içeren çağrışımlar bütünüdür diyebiliriz.

 

Önceki İçerikSahipsizliğin Sahibi Ve Onun Sessizliğe İğnelenen Minör Sesi Üzerine…
Sonraki İçerikTek Kanatlı Kuş
Avatar
1985 Diyarbakır'da doğdu. Üniversiteye kadarki eğitimini doğduğu şehirde tamamladı. İnönü üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. Yalova'da öğretmenlik yapıyor. Üniversite yıllarında dergilere yazılar yazdı. Daha sonraki yıllarda Natama, Edebiyat Kıraathanesi, Şiirden vb. dergilerde yazıları ve şiirleri yayımlandı. Diyarbakır'da edebiyat fakültesinde okuyan öğrencileriyle "Meneviş" adında bir derginin basımı için şimdilerde hazırlık yapıyor.