İlkay Yılmaz

4 Aralık 2018

 

İlk okumada öyküyü anlayamamış, hoşlanmamıştım. Ne var ki okuma isteğiyle dolu olduğum gün okuduğumda neredeyse büyülendim. Öykü ne anlatmak istemişti? Okuyacağınız yorumlar, kediler misali meraktan ölen bir okurun yorumlarıdır: Her sözcüğü, her tümceyi didikleyerek kendimce çıkardığım anlamları içerir. Bunu yapmak güçtü, çünkü bana göre, aynı sözcüklere kullanıldığı yere göre farklı anlamlar yüklenmiş. Bu nedenle yorumlarım bazı yerlerde soru şeklindedir.

Bir sürü ölmüş kediyle bir arada yaşamayı seven o eski dostumuzu uzun uzun hatırlamakta ne yarar var. Şimdi onun saçları uzamıyor. Hiçbir şeyden haberi yok. Belki de uzun bir uykuya yatmıştır. Öyleyse rahatça giyinebilir, sokağa çıkabilirim…

… Şimdi onun saçları uzamıyor. … Bıçak yarası gibi derin izler bırakan böyle bir tümce kendisinden önceki ifadeyi geçersiz kılmış. …Öyleyse rahatça giyinebilir, sokağa çıkabilirim… Yazar bu tümceyle özgürce yazı yazmaya başlamaktan söz ediyor.

Birinci tekil anlatıcı, G. şehrindedir. Kenar mahalleleri gezer. Kabalalık yerleri ve oradaki insanları tanımadığını söyler. Acaba beni birinin tanıyabileceğinden mi korkuyorum, derken sanki öyküde anlatacağı hikâyenin sezilmesinden korkuyordur. İşinden de atılmıştır. Ama korkusu yoktur! …Tersine ipsiz bir deve gibi başımı istediğim deliğe sokabilmekten memnun dolaşıyorum… Anlatıcı, bu tümcede, hikâyeyi aktarırken özgür olacağını, ölmüş kedileri udlara gömen dostu gibi öyküsünü imgelere gömeceğinin haberini verir, okura.

Anlatıcı, adresini kimsenin bilmediği şehirde, ‘dostum’ diye başlayan bir mektup alır. Mektubu yazan S…, anlatıcıyı aramış, gar şefine sormuş ama Sarı çizmeli Mehmet Ağa Beyefendi!.. yanıtını almıştır. Bu Sarı çizmeli Mehmet Ağa sözü de okura gizemli ve karmaşık bir öyküdür bu, ne kadar didiklersen didikle hikâyeyi yakalayamayacaksın demenin başka bir yolu olsa gerek.

Mektupta bir haber vardır. Anlatıcı, tarihin tozlu koridorlarından çıktığı, kılığından anlaşılan bir adam tarafından aranmıştır. Bu adam, öykü anlatıcısını, bir dostunu işkence ederek öldürmekle suçlamış, hesaplaşmak için bir kır kahvesinde buluşmak istemiştir. Mektubu yazan, adresi de o adamdan aldığını eklemiştir. Notu okuyunca bir gülmedir tuttu beni. Oradaki basit saçmalığı bir türlü anlayamıyor, anlayamadığım için de boyuna gülüyordum…

Anlatıcıyı güldüren, beni düşündürdü. Böyle bir durumda, hesaplaşmaya gelen adamın ben anlatıcıyla aynı kişi olması gerekir. Ben anlatıcı bir ölü müdür? Anlatıcı, bize, olanı biteni anlatmaya başlar: Dokuz yıllık memuriyet hayatında çok dakik yaşamıştır ancak, bir sabah canı işe gitmek istemez. …Bu yüzden, yeryüzünde düzen duygusuyla ün salmış, bir yığın büyük adamla aramda bağlar tasarlamış, hatta gülünç hayaller kurmuştum… Bu düzen duygusu nedir? Toplumsal düzen mi? Sadece dakik olma mı?

…Tuhaf bir zincirleniş beni eski günlerin kaynaştığı bir kalabalık düzene, oraya ait silik bir anının zorla ittiği bir merak duygusuyla sürükledi… Burada kastedilen kalabalık düzen Osmanlı İmparatorluğu’ndaki çeşitliliktir.

…Pembe boyalı ilkokulun bitişiğindeki küçük yapıya düzayak açılan kapının önünde durdum. Bekledim, açılmadı… Pembe boyalı ilkokulla, iki katlı pembe boyalı eve gönderme olabilir. …Geç kalıyordum. Saat dokuza iki kala olmalıydı. Saatime baktım, gerçekten dokuza iki vardı… İş saatini kaçırmıştır. …İçimde iki farklı utanç duygusu birbirine karıştı… İki farklı utanç!? …Kapı açılsa kurtulacaktım… …Otobüs yolda. Görünüyor… Tokmağa hızla vurdum. Tahta aralıklardan ince bir toz döküldü. Birden bir çift takunyanın tıkırdadığı, taş döşeli bir Ermeni avlusu. Sonra kapı menteşelerinden sökülür gibi açıldı. Hemen içeri girdim. Otobüsü görmemek için kapadım kapıyı… Otobüsten korkar gibi bir tedirginlik hali… Otobüs polis ekipleri ya da askeri cemseler olabilir mi?

…Şu anda bu şehirde kimse, kalabalık, gürültülü, fıkır fıkır bir caddenin hemen kıyısında, ona bunca yakın, bunca kolay, ama ondan bu kadar ayrı, sessiz, ölü bir havanın var olabileceğini düşünemezdi. Kapı kapanınca her şey dışarıda kaldı… Avludaki ölü hava, yitip gitmiş bir geçmişin ancak hayallerde yakalanan stabilliği, zamanın kapısı sanki. Bir hapishaneyi ve ya mezarlığı çağrıştırması da var. Daha sonraki ifadelere bakarak kapanan kapıyla birlikte birbirine kapanan iki benlik de söz konusu olabilir gibi.

…Melez, soysuzlaşmış dikenli güller, sarısabırlar, hatmiler, tek katlı çılız kasımpatları. Çoğunun yaprakları dökülmüş, tomurcukları kurumuş… Bu melez, soysuzlaşmış bitkiler avlunun ölü havasından mı özlerini koruyamamış, soysuzlaşmış? Kendi hallerine terk edildiklerinden mi bozgunları? Tabularla dolu bir arka bahçede mi burası? Dostu onu ekşi ve tedirgin karşılamıştır, umursamazdır ve bitkilerin diplerini karıştırmaktadır.

Dostu, onun ardından girer eve. Dostuyla birlikte havada kediler uçuşmaya başlar. Bu kediler gözlerini yeryüzüne açalı beri hiç aydınlık yüzü görmemişlerdir. Tuhaf kedilerdir. Dokununca dağılan, uçan, kaybolan. Sonra eski biçimlerini bulan kediler. Üstelik kapıyı çalanlar, kedileri gördüğünde korkuya kapılır. Kediler gibi kedilerin gözlerine bakanlar da dağılır, kaybolur, kaçar. …Bu evcil kuşların yuva yapmayı düşündüğü karmaşık saçlarının gizlediği kafa hep onları besliyordu… Bu tümcelerden kedilerin kedi değil; bir idea, bir hayal, tutkuyla, bencilce bağlanılmış, hayata geçirilmesi zor düşünceler, imkansız umutlar olabileceği anlamı çıkarılabilir. Teori halindeki fikirlerin uygulamaya konmasının zorluğu, insanların hayatlarını değiştirebilecek bu gibi fikirlerden korkması, kaçması, sakınması… Dostu oturur, duvardaki eski udlardan birini alır, parmaklarıyla dokunur. Tozlu sesler dökülür. Ben anlatıcı, bu ezgilerin etkisiyle rahatlar. Çalgının oymalı göğsünden tozlu, soluk kedi tüyleri dökülmeye başladı. Çünkü ölen kediler udlara gömülmüştür. Öykünün en anlaşılır kısmı, ölü kedilerin, ölen umutlar ve düşünceler benzeri gömüldükleri udlardan ezgilere dönüştürülmesidir. Müzik insanların iç dünyalarındaki sevgiyi, hasreti, duyguları ifade etme aracı olarak kullandıkları bir dildir: Ezgilerin yatıştıran, teselli eden hali… Gözlerimi dostumdan ayırmadan havaya baktım. Bu cümleye gömülü imgeyi bulabilmek için; ben anlatıcının, aslında, dostuna bakarken, ondan dinliyor olduğu fikirlerinden, hayallerinden, düşüncelerinden birine yoğunlaştığını düşünebiliriz. Veya yukarıda sözünü ettiğim gibi iç içe geçmiş iki benlik söz konusudur. İki dostun birbirlerine siz diye hitap etmeleri ilginçtir. Bu kişilerin ya da iki kişinin birleşimi olan kişinin oldukça kibar bir kişilik olduğu söylenebilir.

Sokak kedilerinin arsızlığından ve iyi kedilerden söz ederler. Sokak kedileri belirsiz zamanlarda yaşayan belirsiz şeylerdi, sokaklara aittirler der, anlatıcının dostu ve sokak kedilerine bir aidiyet yükler. Bu yüzden kendi kedilerini yetiştirmiştir. Sahiplendiği kedileri terbiye ettiği, onlara istediği gibi yön verdiği, kendisine bağımlı kıldığı, hatta onların özlerini değiştirdiği anlamı çıkarılabilir buradan. …Güneş görmemiş, nemli mahzenlerinde sapsarı yeşermiş cılız buğdaylar gibi soluk, kişiliksiz ve bencildirler… Kedilerin eşit derecede beslenmesi gerektiğinden de söz eder. Biri kuvvetlenirse öbürünü öldürebilir.

Kedilerden biri, bir yarım çember çizerek gözlerimle ampulün arasından hızla geçiyordu. Baktığımı görünce birden durdu. Havada donmuş bir taş gibi durdu.

Havada donan kedi, zihinde aniden beliren şok edici bir düşünce olabilir mi? Kedilerin ilk ortaya çıkışı odaya giren dostla birlikte olmuştur zaten. Bir sürü kırçıl kedi, uzun çizgiler gibi tavanı keserek uçuşmuşlardı. Bu kırçıl kediler dostun ağzından dökülen düşüncelerdir. Ben anlatıcı, dostuyla kalmaya heveslenir. Ancak kediler anlatıcının özgürlüğünü kısıtlamaktadır. Bahçeden bir kasımpatı bile koparmasına izin vermezler. Kasımpatılarıyla simgelenen, değişmemesi gereken bir düzen olabilir. Anlatıcı, dostunu dışarıya çıkmaya ikna etmeye çalışır çalışmaz, kediler görünmeyen düşmanlar gibi ben anlatıcının üstüne sıçrarlar. Şiddet başlamıştır. Kediler, efendilerinin dışa açılmasını istememişlerdir.

“Ee birader!” dedim, “yeter artık. Ne bu? Şu kedilerinize bir çekidüzen verin artık. Hele bazıları yok mu! Artık bayağı rahatsız olmaya başladım.”

…Ben bunları söyleyince birkaçı daha atıldı yüzüme. Dostum, heyecanla: “Hiçbir şey yapamam,” dedi. “Onları ben öyle olsunlar diye yetiştirdim, hiçbir şey yapamam. Asıl siz kendinize bir çekidüzen verin.

Burada öylesi bir tehdit var ki, öyle olsunlar diye yetiştirilen bir ordu söz konusu edilmiş gibidir. Çatışma, düşmanlığa dönüşür. Bu tehdit üzerine anlatıcı, evi terk etmek yerine kendince çareler arar ve dostunun ona verdiği fikri kullanır. İyi kedileri beslemeye başlar. Semiren diğerini boğazlar. Şiddet. Kediler bir bir öldükçe dostun da umutları yitmişçesine hastalanmaya, zayıflamaya başlar.

… Ama galiba bir camın öbür yanına geçmek isteyen bir sineğin aslında camın öbür yanında olduğunu bilmemesi gibi bir şey… Anlatıcının düşmanlıkla ilişkilendirdiği, tekinsiz bulduğu kişilerden birinin ya da ikisinin ölü olduğunu destekleyen bir tümce bu. Sanki paralel bir evrenden diğerine geçmek isteyen ama geçmek istediği evrende bulunduğunun farkında olmayan birinden söz edilmiş. Bir imkansızlık söz konusu. Bir ara zamana ait gerçek olmayan kavram mı?

… Günlerimiz tuhaf çılgınlıklar içinde geçiyordu. Sıçrayan, kavga eden, ölen kediler, hastalık korkusu, uykusuz saatler… Bu satırlarla anlatılan bir kaos mudur? Hava da kötüleşmiştir. Son kedi de ölünce ben anlatıcı sokak kapısına saldırıp orada zorla tutuluyormuşçasına dışarıya fırlar, iki gazoz içer, yarım kilo keçiboynuzu alır ve nedense suretini tescillemek ister gibi on iki tane vesikalık fotoğraf çektirir. Metinde sayılar; tarih, zaman ölçüsü ve miktar olarak karşımıza sıklıkla çıkan kavramlardır. Yazar, öykü boyunca; altı gün, doksan üç harbi, yirmi iki ekim, dokuz yıllık memuriyet, iki bin altı yüz doksan iki gün, sekiz otuz, dokuza iki kala, üçüncü gün, on iki vesikalık, iki şişe gazoz, yarım kilo keçiboynuzu, dört kırk treni gibi sayılar, tarihler, ölçüler vererek okura soluk aldırmanın yanı sıra metne gerçeklik ve ivme kazandırmıştır.

Ben anlatıcı olanları bize anlattıktan sonra kasabasına döner ve kır kahvesindeki randevuya gider. Bir tahta barakanın önünde beş on masa ve …sırıkların ucuna gerilmiş kırmızılı beyazlı yuvarlak tenteler… …Bir masaya çöktüm beklemeye başladım. Olayın tek tanığı –aslında tek tanık benim. O nereden tanık oluyor –benden hesap soracak… Bekler ama adam gelmez. O kahvede, hiç kalkmadan günlerce oturur. Önlenemez rüzgâr tenteyi parçalamaya devam eder. Dört kırk treni dağın ardındadır. Biri ölmüştür. Musalla taşı temizlenmektedir, temizleyenlerden birinin hesap soran adam olduğu sezdirilir. …Belki de odur. Bana baktı bir an. Zaferi o kazanıyor… Bu son kısım öyküye bütünlük katar, ancak, öyküyü belirgin bir çözüme de kavuşturmaz. Anlatıcı bu satırlarda kendi cenazesini seyreder gibidir.

Bu öyküde yazarın her tümcesi Pablo Picasso’nun fırça darbelerine benzer. Onat Kutlar, okura kırık, parçalanmış, farklı imgelere bürünerek dalgalanan; metamorfozlu perspektifleri ince fırça darbeleriyle sunar. İmgelere gömdüğü tümcelerdeki anlamları kuşkuyla karşılarız. “Kediler” adındaki öyküyü yirmi üç yaşında yazdığını düşünsek bile öyküdeki bütünlüğe rağmen net bir çözümleme yapamayız. İshak, Hadi, Çatı öykülerini de okumuş biri olarak Kutlar’ın cinayetlere, ölüme, intihara özel bir ilgisi olduğunu söylemek olası. Kişisel görüşüme göre Kutlar’ın insanların birbirlerini öldürmesine karşı duyduğu şaşkınlık var bu ilgide. Altı yaşından itibaren Gaziantep’te yaşamasına, bölgenin o yıllardaki sosyal yapısına, babasının hakim olduğunu da katarak bakarsak Kutlar’ın, çocukluğunda ve gençliğinde, epey cinayet öyküsü dinlemiş olması mümkün görünüyor. Öykülerinde, yaşananların gerçeklik düzeyini, sıra dışı ve şaşırtıcı olaylarla anlatır. Hüzün, özlem, dostluk, yalnızlık, sevgi, yaşam, ölüm gibi kavramlar yoğun yaşanır öykülerinde. Onun kullandığı sıra dışı biçem bu yoğunluğa aracı olur. Bana göre şiddete maruz kalmış, şiddet yaratan bir hüzün vardır, “Kediler”de. 25 Ocak 1936 Alanya doğumlu, çocukluğu ve gençliği Gaziantep’te geçen, 20 yaşında üniversite öğrenimi için geldiği İstanbul’da ilk öykülerini yazan Onat Kutlar, 1994 tarihinde Taksim’deki The Marmara Otel’in pastanesine bırakılan bombanın patlamasıyla ağır yaralandı ve hayatını kaybetti. İnsanların birbirini öldürmesine bunca şaşan, etkilenen, bunun üstüne düşünen ve yazan bir insanın, insan eliyle, en verimli olduğu bir yaşta hayatını yitirmesi de bambaşka bir hüzün kaynağı…

Keşke yaşasaydı, yaşasaydı da bize birkaç cümleyle de olsa büyüleyen öyküler yazabilmenin sırrını fısıldasaydı.

 

 

 

İlkay Yılmaz – Özyaşam Öyküsü

1955 yılında Ergani’de doğan yazar, emekli fizik öğretmenidir. Evlidir ve iki çocuk annesi olmuştur. İzmir’de yaşar. 2011 Yılında yayınlanmış Alis Kürtler Diyarında adında bir romanı ve çeşitli dergilerde yayınlanmış öyküleri vardır. Okumayı öğrendiğinden beri okur, on yıldan beri hem okur hem yazardır.