Fotoğraf: Ara Güler

 

Önce söz. Sonra yazı. Edebiyatımızın geleneksel seyri böyledir. Masallarımız, halk hikâyelerimiz, destanlarımız sonradan yazıya dökülmüştür. Doğal bir seyirdir bu. Fakat bu seyir edebiyatımızda ilk kez İnce Memed’le bozulmuştur. İnce Memed yazılı edebiyattan sözlü edebiyata geçen ilk kahramanımızdır. Elektriksiz, televizyonsuz evlerde, kahvelerde masalların ve halk hikâyelerinin yanı sıra İnce Memed de anlatılırdı. Sadece bu bile İnce Memed’in ne denli önemli bir roman olduğunu gösterir.

İnce Memed üzerine bugüne kadar gerek yurt içinde, gerek yurt dışında çok şey yazıldı. Yazılan bu incelemeleri iki gruba ayırabiliriz:

1.Romanın edebi değerini anlatan yazılar.

2. Romanın toplumsal, siyasal mesajını çözümleyen yazılar.

Öne çıkan, ikinci gruptaki yazılardır. Ahmet Hamdi Tanpınar, Berna Moran, Cevdet Kudret, Fethi Naci gibi edebiyat tarihçileri ve eleştirmenler romanın toplumsal, siyasal mesajını çözümleyen incelemeler yapmışlardır. Paralel bir söylem içerisindedirler. Ve elbette söyledikleri önemlidir. Hürriyet Gösteri’nin, Aralık 2003, 254.sayısındaki “50. Yılında İnce Memed” özel dosyasında da aynı durum söz konusudur. Dosyada Yıldız Cıbıroğlu hariç diğer yazarların söyledikleri birbirine çok yakındır. Erich J. Hobsbawm’ın “Haydutlar” adlı kitabı, İnce Memed’i çözümlemede önemli bir kaynak olmuştur eleştirmenlerimize.

Farklı bir söylem içerisinde olanlar da yok değil. Eşkıyalığı yerden yere vuran Kemal Tahir bu cephenin en önemli isimlerinden. Kemal Tahir’e göre eşkıyalar ağaların, beylerin köpekliğini yapan; korkak, acımasız, kalleş, rezil insanlardır. Eşkıyalığın sebebi de idarenin zayıflığıdır. Eşkıyaya hayran olunması, ondan bir şey beklenmesi toplumun güçsüzlüğünün ifadesidir. Eşkıyalar, devlet gücü karşısında yok olmaya, yenilmeye mahkûmdurlar, teziyle Yaşar Kemal’e karşı çıkmış, “Rahmet Yolları Kesti” romanını bu tezini doğrulamak için yazmıştır. Romandaki eşkıyaların (Uzun İskender, Maraz Ali, Kanlı İlyas, Kara Haydar, Aynacı…) kişilikleri, ortaya attığı teze uygundur. Sarhoş, kumarbaz, rezil, soytarı, akılsız, tembel, kıyıcı kişilerdir bunlar.

İnce Memed üzerine yazarken istedim ki farklı bir şeyler söylemiş olayım. (Bu mümkün mü?) Yayınlandığı günden bu yana yazılıp çizilenler ortadayken pek de mümkün değil bu. Fakat büyük bir roman üzerine ne kadar yazılırsa yazılsın, yazılarda hep bir eksiklik olacaktır. Zaman, yeni okumalar dayattığı için eski çözümlemeler yeni okumalara cevap veremeyebilir. Sonuçta bir edebi eseri, okuyarak veya eser hakkında yazarak tüketemeyiz. Sağlam bir edebi eser zamanla hep yarış halindedir. 

Fotoğraf: Ara Güler

Yaşar Kemal deyince aklınıza gelen beş kelimeyi sıralayın, diye bir istekte bulunsak okurdan, okur mutlaka ilk beşin içine doğayı da alacaktır. Yaşar Kemal; şüphesiz İnce Memed’le, Çukurova’yla, sarı sıcakla, ağalarla ve elbet de doğayla özdeşleşmiştir. Fakat benim gördüğüm şu: Gerek “İnce Memed” üzerine yazanlar, gerek Yaşar Kemal’in diğer romanları üzerine yazanlar, büyük üstadın romanlarında doğanın önemli bir yer tuttuğunu söyleyip geçmişlerdir. Bence yüzeysel bir değinmedir bu.

“50. Yılında İnce Memed” dosyası için yazdığı yazıda Zülfü Livaneli iki cümlelik bir paragrafla anlatır Yaşar Kemal’deki doğa tutkusunu: “Yaşar Kemal’in romanlarında doğa çok önemli bir yer tutar, doğa insanın bir parçasıdır. İnsanın doğayla içi çeliğini anlamadan insan varoluşunun temellerine inebilmek mümkün değildir.” Fethi Naci: “Yaşar Kemal’de tabiat, dışardan bakılan bir madde değildir. Yaşantısının bir parçasıdır,” der. Berna Moran’ın yorumu daha geniş ve daha doyurucudur. Şöyle der Moran: “Yaşar Kemal’in yarattığı Çukurova dünyasında insan kadar önemli bir yer tutan doğa, çeşitli işlevler gören bir öğedir. Dağları, ovaları, bataklıkları, otları, ağaçları, kuşları, böcekleriyle tüm doğayı romanlarında böylesine coşkuyla işlemiş bir başka Türk yazarı yok. Yaşar Kemal’in doğayı çeşitli amaçlarla kullandığını biliyoruz. Doğa her şeyden önce insanın yaşadığı çevre olarak vardır; kimi zaman yaşamak için boğuştuğu bir düşmandır, kimi zaman bazı ahlaksal değerlerin simgesi olarak iş görür. Kimi zaman da estetik değer kazandıran bir öğedir, çünkü Yaşar Kemal’in yapıtlarındaki şiirselliğin bir kaynağı, söylemeye gerek yok ki, tüm zenginliğiyle sergilenen doğadır.”

“Şiirsel şiddet” diye bir kavram ortaya atar Berna Moran. “Bu şiirsellik romanlardaki belirgin şiddet öğesiyle birleşerek Yaşar Kemal’in önemli bir özelliği olan ve hem doğada hem insanlar arasındaki ilişkilerde gözlemlediğimiz şiirsel şiddet öğesini oluşturur.” Şiirsel şiddete örnek verir Berna Moran. Demirciler Çarşısı Cinayeti’nin kırk birinci bölümde kendisine saldıran kartaldan kurtulmak için kaçan ceren, sonunda avcısına yakalanmaktan kurtulamaz. Yere düşünce kartal cerenin altında kalır. Kanadı kırılır kartalın. Artık kartal da ölüme mahkûmdur. Ceren ise acıdan kıvranarak döne döne gider, bataklığa tepe üstü düşer. “Doğanın şiiriyle doğadaki şiddetin aynı olayda birleştiği bu bölüm sanırım şiirsel şiddete iyi bir örnektir. Ama yazarın romana, bir ceren ile bir kartalın serüvenine ayrılmış böyle bir bölüm eklemesine ne gerek var? ‘İşte doğa böyledir, hem güzel hem kanlı’ demek için mi? O kadar basit değil. Aslında doğadaki şiiri ve şiddeti insanlar arasındaki kanlı boğuşmada da gözlemleriz.” 

Gerek İnce Memed’in dört cildinde olsun gerekse büyük üstadın diğer romanlarında olsun “doğa” bir roman unsurudur. Bir yazar, romanını yazmadan önce; anlatıcı, bakış açısı, olay örgüsü, kişiler, zaman, mekân, dil ve üslup gibi unsurları göz önüne alır. Romanı roman yapan bu unsurlardır çünkü. Yaşar Kemal, romanın bu materyal ve teknik unsurlarına yeni bir unsur daha eklemiştir: Doğa. Yazarın/anlatıcının doğaya bakışı nasıl olacaktır? Doğa, daha fazla kâr için tüketilen bir meta mı olacaktır, yoksa bir yaşam alanı mı olacaktır? Doğa, olay örgüsü için kullanılan bir dekor mu olacaktır, yoksa romanın kahramanlarından biri mi olacaktır? Daha da önemlisi yazar doğayı, roman sanatının materyal ve teknik unsurlarından biri olarak kabul edebilecek midir? Yaşar Kemal bir söyleşide şöyle diyor: “Her doğa parçasının bir kişiliği vardır. Hiçbir insan birbirine benzemediği gibi, hiçbir doğa parçası da ötekine benzemez. Bu benim çocukluğumdan bu yana bildiğim bir gerçek… Öyleyse doğa niye bir roman karakteri olmasın?”

Fotoğraf: Ara Güler

En dikkatsiz okuyucu bile Yaşar Kemal’in bir doğa müptelası olduğunu hemen fark eder. Atıyla, itiyle, karıncasıyla, arısıyla, yılanıyla, kuşlarıyla, dikeniyle, püreniyle, nevi nevi çiçekleriyle, bataklığıyla, akarsuyuyla, pınarıyla, kayasıyla, toprağıyla sevdalı değil, kara sevdalıdır doğaya Yaşar Kemal. İnce Memed’den, Bir Ada Hikâyesi’ne kadar bütün eserlerinde bu kara sevda vardır. Berna Moran’ın dediği gibi: “Dağları, ovaları, bataklıkları, otları, ağaçları, kuşları, böcekleriyle tüm doğayı romanlarında böylesine coşkuyla işlemiş bir başka Türk yazarı yok.” Türk edebiyatında bir ilk bu.

İnce Memed’in dört cildinde de doğa; İnce Memed, Hürü Ana, Topal Ali, Abdi Ağa, Süleyman Emmi, Deli Durdu, Uzun Cabbar, Recep Çavuş gibi roman karakterlerinden biridir. Öyle ki yer yer uzatsa da doğayı betimlediği sayfaları atlayıp romanı okumaya devam ederseniz bir eksiklik duyarsınız. Çünkü doğanın bir işlevselliği vardır romanda. Olay örgüsünün sağlamlığında, kişilerin derinliğinde doğa çok önemlidir. Mesela çakırdikeni anlatan o sayfaları okumadan atlarsanız, İnce Memed’in hangi şartlarda yetiştiğini, mücadeleci kişiliğini, cesaretini anlayamazsanız. İnce Memed’i İnce Memed yapan birazda çakırdikenidir çünkü. Burada Yaşar Kemal insanla doğa arasında müthiş bir paralellik kurar. Çakırdikeniyle Abdi Ağa özdeşleşir. Abdi Ağa nasıl köylüleri köle gibi çalıştırır, emeğini sömürürse; çakırdikeni de toprağı öyle sömürür. “Ot bitmez, ağaç bitmez, eşek inciri bile bitmez, işte orada çakırdikeni keyifle serile serpile biter, büyür, gelişir.” Adaletin, eşitliğin, özgürlüğün olmadığı yerlerde de Abdi Ağa gibi ağalar, beyler, para babaları, kompradorlar biter, büyür, gelişir; kendilerinden başka kimseye yaşam hakkı tanımazlar. Yaşamak için tarlalarda çakırdikeni, toplumda da Abdi Ağa gibilerini sökmek gerek. İnce Memed’in mücadelesi ilkin çakırdikeniyle, sonra Abdi Ağa’yladır. İkisini de yener İnce Memed. Yener ama sonunda anlar ki ne tarlalarda çakırdikeni biter ne de toplumda ağalar. Çakırdikeninin yerini keven dikeni, devedikeni; Abdi Ağa’nın yerini de Ali Safa Bey, Mahmut Ağa, Arif Saim Bey alır. Yine de mücadelesinden vazgeçmez İnce Memed. Her cildin sonunda ağalar öldürülür, dikenler ateşe verilir, dağların dorukları apaydınlık olur, köylüler de bayram eder. Yaşar Kemal işte böyle, doğadan hareketle sınıf bilincine ulaşır. Şunu mu demek ister: Zafer mutlaka ezilenlerin olacaktır.

Yaşar Kemal’in İnce Memed’i yazdığı dönem, çok partili sisteme geçilen dönemdir. Menderes dönemidir. Truman doktrini ve Marshall yardımlarıyla tarımda makineleşme bu dönemde başlar. Amerika’ya, dolayısıyla emperyalizme kucak açma, NATO’ya üyelik bu dönemdedir. Komünizm paranoyası vardır ülkede. Muhalefet, aydınlar komünizm bahanesiyle susturulmaya çalışılır. Papa bile ülke komünizme kaymasın diye imam hatip liselerinin açılmasına parasal destek verir. Deniz ve demiryolu taşımacılığı geri plana atılır. Karayolları Genel Müdürlüğü kurularak ülkenin en verimli ovalarına karayolları yapılır. Ormanlar katledilir, su havzaları, bataklıklar, hatta göller kurutulur. Şehirleşme, yamaçlardan ovaya kayar. Yani modernleşme, gelişme, sanayileşme, batılılaşma, makineleşme adına dehşet verici bir çevre katliamı yapılır. Bu katliamda Çukurova da payını alır. İnce Memed’i bu dönemde yazan Yaşar Kemal çevreyle ilgili tavrını da belirler. Doğanın katledilmesine karşıdır o.

Fotoğraf: Ara Güler

Küresel ısınmanın gündemden hiç düşmediği, ağacın, otun, böceğin, toprağın, suyun kıymetinin yeni yeni anlaşıldığı günümüzde, onun yıllar öncesinden bir romancı duyarlılığıyla dikkatleri doğaya çekmesi az şey değildir. Böyle bir duyarlılık başka hangi yazarımızda vardır acaba? Vardır belki, bilmiyorum. Ama aklıma Sait Faik geldi. “Son Kuşlar” hikâyesinde böyle bir duyarlılık vardır bence.

Doğayı öyle bir anlatır ki Yaşar Kemal yılanın tıslamasını duyar, çiçeğin kokusunu alır, çakırdikenin derinizi parçaladığını hissedersiniz. Hele o buz gibi çaykaranın suyu dişlerinizi gerçekten sızlatır. Kelimelerle bir belgesel film çeker adeta Yaşar Kemal. Birçok Türk romanında mekân tek boyutludur. Ama onun eserlerinde bir boyutlu değil, üç boyutludur mekân. İnce Memed1’in girişindeki şu enfes tasvire bir bakalım: “Toros dağlarının etekleri ta Akdenizden başlar. Kıyıları döğen ak köpüklerden sonra doruklara doğru yavaş yavaş yükselir. Akdenizi’in üstünde daima top top ak bulutlar salınır. Kıyıları dümdüz killi topraklardır. Killi toprak et gibidir. Bu kıyılar saatlerce içe kadar deniz kokar, tuz kokar. Tuz keskindir. Düz, killi, sürülmüş topraklardan sonra Çukurova’nın bükleri başlar. Örülmüşçesine sık çalılar, kamışlar, böğürtlenler, yaban asmaları, sazlarla kaplı, koyu yeşil, ucu bucağı belirsiz alanlardır bunlar. Karanlık bir ormandan daha karanlık daha yabani.” Don James, iyi bir tasvirin bütün duyuları hesaba kattığını aklınızdan çıkarmayın, der. Okuyucu romanın başındaki bu satırları okumaya başlar başlamaz kıyıları döğen ak köpükleri görür, suyun sesini duyar, killi toprak avucundaymış gibi toprağı hisseder, denizin kokusunu alır, tuzu tadar. Mekânın üç boyutlu olması buradadır işte. Beş duyu organımız devrededir.

Romanın birinci bölümünün -iki sayfa- tamamı tasvirdir. Doğa tasviridir. Toros Dağları’nı, Çukurova’nın büklerini, bataklıklarını, verimli toprağını, Dikenlidüzü’nü, Değirmenoluk Köyü’nün kayalıklarını, Değirmenoluk Suyu’nun gözünü, gözün üst başındaki devasa çınar ağacını; ikinci bölümün ilk sayfasında ise çakırdikenini en ince ayrıntısına kadar anlatır Yaşar Kemal. İnce Memed’in ikinci, üçüncü, dördüncü ciltlerinin ilk bölümlerini de tamamen doğa tasvirilerine ayrılmıştır. İnce Memed2’de Ceyhan Irmağı, Anavarza Kalesi, Anavarza Kayalıkları, Anavarza Ovası otuyla, çiçeğiyle, karaçalısıyla, böceğiyle kuşuyla uzunca anlatılır. İnce Memed3 enfes bir Çukurova tasviriyle başlar. Öyle ki insan roman böylece sürüp gitsin ister. O enfes tablo sizi sizden alır. Başınızı döndürür. İnce Memed4’te ise Toros Dağları’nı betimler Yaşar Kemal. Birinci bölümün başında Leonardo da Vinci’nin Toros Dağları’nı anlattığı tasvir de harikadır, Yaşar Kemal’in tasvir anlayışıyla örtüşür.

1982’de İnce Memed’in dört cildi de Hürriyet Gazetesi’nde yayımlanır. Romanı resimleyen Yıldız Cıbıroğlu, “Yaşar Kemal’in romanlarında görsellik çoktur, ayrıca betimlenen her somut öğe belgesel denecek kadar gerçeklere bağlıdır” der. Çok doğru. Yaşar Kemal kelimelerle resim çizmiştir adeta. Resim demişken aklıma Nazım Hikmet geldi. Nazım Hikmet, Mehmet Fuat’a yazdığı bir mektubunda şöyle der: “Yine mesela, şiirde resim olmaz, musiki olmaz diye lakırdılar ediyorlar. Bu gibi iddialar çocukça (en hafif tabiriyle) sözlerdir. “Ahmet açtı kapıyı” derken dahi bir resim çizmiş oluyoruz.” Eğer bu cümle resim ise Yaşar Kemal’in romanları doğa resimleriyle dolu devasa bir fotoğraf albümüdür.

Fotoğraf: Ara Güler

Yaşar Kemal’in doğayı böyle coşkuyla anlatmasında Çukurova’da büyümesinin büyük etkisi vardır elbette. Ancak bunun da ötesinde o bir doğa gözlemcisidir. Doğaya bir Kızılderili duyarlılığıyla değer verir, sabah uyandığında dalda insana göz kırpan ateş pembesi bir şeftali çiçeğinin, gökyüzünde dön babam dön eden bir çift kartalın, kokuşmaya başlamış bir karpuz kabuğuna konan arıların insanın ruh hali için ne denli önemli olduğunun farkındadır. İnsan doğayla insandır. Biz tepemizde dolanıp duran kuşla, gölgesine sığındığımız ağaçla, kıyısında yürüdüğümüz denizle insanız. Doğa insanoğlunun babasının malı olmamalı hiçbir zaman. Yaşar Kemal şunu mu demek ister: Doğayı bozan, kirleten, hoyratça kullanan ve hatta yok etmeye çalışan bir toplum aslında insanı yok eder. 

KAYNAKLAR:

1. Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 2, Berna Moran

2. Bir Hikâyeci: Sait Faik Bir Romancı: Yaşar Kemal, Fethi Naci

3. Cumhuriyet Dönemini Türk Romanında Köy, Ramazan Kaplan

4. Türkiye’de Roman ve Toplumsal Değişme, Fethi Naci

5. Hürriyet Gösteri, Aralık 2003-sayı:254

6. Hürriyet Gösteri, Mayıs 2002-sayı:237

7. Menderes Dönemi, Abdurrahman Dilipak

8. Roman Sanatı, Mehmet Tekin

 

Paylaş
Önceki İçerikNâzım Hikmet’in “Memleketimden İnsan Manzaraları”nı Yeniden Okurken – 2
Sonraki İçerikLeyla Erbil Dizisi – Üçüncü Bölüm
Avatar
Atatürk Üniversitesi Ağrı Eğitim Fakültesi mezunu. 1996’da Sarıkamış’ta öğretmenliğe başladı. 2002’den bu yana Adapazarı’nda çeşitli okullarda sınıf öğretmeni olarak görev yaptı. Halen bu göreve devam ediyor. 2007’den beri öykü çalışmaları içerinde yer alıyor. Yazarın öyküleri Berfin Bahar, Hece Öykü, Evrensel Kültür, Öykü Teknesi, Güney, Havuz, Temrin, Değirmen, Dünyanın Öyküsü, altZine, Granada Edebiyat dergileri ile bazı antoloji ve yıllıklarda yayımlandı. Aldığı ödüller: ‘’2008 Ümit Kaftancıoğlu Öykü Ödülleri, Mansiyon (Toprak), 2009 Eskişehir Sanat Derneği Öykü Yarışması, Mansiyon (Harpagon), 2010 Edremit Belediyesi Sabahattin Ali Öykü Yarışması İkincilik Ödülü. (Havuzlu Çarşı Kitapçısı), 2011 Behiç Erkin Öykü Yarışması Birincilik Ödülü. (Metruk İstasyon Öyküleri), 2011 Ümit Kaftancıoğlu Öykü Ödülleri Birincilik Ödülü. (Sırrı’nın Hikayesi), 2011 Orhan Kemal Öykü Ödülleri, Orhan Kemal Mansiyonu. (İşsiz Adamın Halleri) ve 2012 Yılmaz Güney Kültür ve Sanat Festivali Yılmaz Güney Öykü Ödülü (Habil ile Kabil).