Bu Kenttir Gidip Gideceğin Yer*

Kent sadece içinde yaşayanlara mı gerçekten bir şey ifade eder? Bir çeşit Matriks durumudur aslolan. İnsanlar ve o göbekten bağlıdırlar. Başka gezegenlerden de görülen ölgün bir ışık kaynağıdır o. İçindekiler rüzgâra kapılmış yapraklar gibi sadece savrulurlar. Bazı kentler ise aşk gibidir. Yoğun duyguların esiri olmuş beden ve akıl mutsuz olmaya mahkûmdur. Kent insan ruhuna, aşk gibi onarılmaz yaralar açar. Herkes kendi açısından yaşar, herkes ancak kendi algısı kadar bilir. Bu da bizi çok gerilere, Kant’a kadar götürür. Acaba gördüğümüz her şeyi algılayabiliyor muyuz? Şehir sadece aklımızın alabileceği sınırlarda mı? Kavafis “Kent” şiirinde (bu kent şairin doğduğu İskenderiye’dir,) ‘Ömrünü nasıl tükettiysen burada öyle tükettin demektir bütün yeryüzünde’, der. Mekânın ruhu genlerimize işler; aynen İskenderiye Dörtlü’sünün kahramanlarına olduğu gibi. Dörtlemenin yazıldığı ve öncesi dönemdeki kozmopolit yapısı, Levanten ruh ve İkinci Dünya Savaşı öncesi ve sırasındaki atmosferi nedeni ile İskenderiye bir roman kahramanı edası ile kurulur baş köşeye. Biçim olarak Einstein’cı dördüncü boyut temeli üzerinden hareket eder. Mekân ve zaman iç içedir. Biri diğerinden soyutlanamaz ve zamana bağlı olarak her şey görecelidir. Birbiri üzerine katlanmış olaylar bütünüdür hayat. Dörtlü de yapılan da bu katların tek tek açılmasıdır. Herhangi bir süre ve ölçü olmaksızın olay örgüsü farklı zamanlarda farklı kişilerin ağzından verilir.

İkinci bir kaynak Freud’tur. Kahramanlarımızın her biri psiko-seksüel gelişim evrelerinden birinde takılı kalmıştır. Sağlıklı birey var mıdır sorusu kafalarımıza yerleşir. Asıl sınıfta kalan şehirse ya? Freud aşkın psikolojisi kuramında dört önemli durumdan bahseder; yaralanmış bir üçüncü kişiye duyulan ihtiyaç, zayıf ahlak, kadına gereğinden fazla değer verilmesi ve âşığın kurtarılması. Freud sadece kadını spot ışıkları altına alıp, yargılasa da Dörtlü’nün temellendirilmesinde sadece kadın erkek arasındaki aşk kullanılmamıştır. Kalıplaşmış toplumsal cinsiyet ayrımı ya da dayatımı önemli bir yer kaplamasa da gerisi malzeme olarak bol bol kullanılmıştır.

Matematiksel ve psikolojik bir zemin üzerinde zekice kurgulanmış olan Dörtlünün yazarı Lawrence Durrel İngilizdi İngiliz olmasına ama İngiltere’yi hiç sevmedi. Bu katı, kuralcı ve gri ülkeyi… O bir Akdenizli ruhu taşıyordu. Biraz Yunan, biraz Arap ama tamamen Akdeniz. İskenderiye Dörtlüsü yazarın en önemli eseri olup, modern aşkın arayışını temsil eder. Ama aşk ve İskenderiye iç içe geçer. Şehir, insan ruhunu eline geçirir ve derinliklerine kadar etkisi altına alır. Artık şehir biz, biz şehir oluruz. Elimizde aşk ve İskenderiye bir  Odise’ye çıkarız. Zorlu bir yolculuktur bu. Freud ve Einstein’ın fikirlerini alıp, bizi zaman ve uzamda yeni bir gerçeklik zeminine taşır. Artık bildiğimiz her şey yanlış, bilinen dışındaki her şey mümkündür. Doğu ve batı metafiziği bir şehrin tam göbeğinde yeşerir. Bunun için İskenderiye’den daha uygun bir yer yoktur. ‘Limon kokuları arasından süzülen ışık ve tuğla tozuyla dolu hava, beş insan soyu, beş dil, bir düzine din, beşten fazla cinsellik’ der anlatıcımız Justin’de.‘Bu kış gecelerinin derin sessizliğinde tek bir saat: deniz. ‘ (ki o Akdeniz’dir.)

Her ne kadar modern aşk eserin teması olsa da şehir aşkın üzerine çıkar ve bütün duyguları kendi anaforunda yok eder. O kadar baskın bir şekilde oradadır ki, okur gitmese de her bir karışını bilir: Rue Fuad’dan arka sokakların labirentine ve genelevlere, şık L’Etolie ve Cecile Otel’den Haşhaş cafelerine ve çöle kadar. Mimari açıdan şehir bizi büyülerken, her köşeye sinmiş sefalet gözümüzü korkutur. İnsan, mekânın ruhunun bir uzantısıdır der kahramanımız Nessim.

Dörtlünün ilk kitabı Justine 1957, Balthazar ve Mountolive 1958 ve son kitap Clea 1960 senelerinde basıldı. O dönemde edebiyat dünyası eserin bir sanat harikası olduğunda hem fikirse de bazılarına göre dili çok cüretkâr, konuları zamanın kabul edemeyeceği açıklıktaydı. Justine’de Darley Melissa’yı, Melissa Darley’i seviyor ve Darley aynı zamanda Justin’i seviyor, Justine Nessim ve Darley’i seviyor, Nessim Justin’i seviyor. Balthazar’da Justin’in aslında sadece Pursewarden’ı sevdiğini öğreniyoruz. Darley’i sadece paravan olarak kullanıyor. Mountolive’de her şey daha girift hale geliyor ve aslında Justin ve Nessim’in sadece kötücül güçlerini korumak için sözde aşk yemini ettiklerini, gerçek aşkın sadece bir tür komplo olduğunu idrak ediyoruz. Ve Clea’da öğreniyoruz ki Clea Justin’i seviyor. Ve Narouz Clea’yı seviyor; ve bunu neredeyse hiç konuşmadan yapıyor.

Aşk bütün yüzleri ile ve insan bedeninin hedonist tutkuları bütün tabuları ile ortadayken zamanın ruhu İskenderiye’nin mistik ve komplike atmosferinde hepimize aynı soruyu sorduruyor: O zaman aşk ne? Nessim’in dediği gibi İskenderiye bir şarap cenderesi gibi büyük bir aşk cenderesi mi?

İnsanı çözmeden şehir nedir? Ve insan şehirsiz?!.. Sahibinin benzersizliğini kendine Nemesis yapmış, mimarlarımızın ruhuna sızı gibi yerleşmiş ve onu başkalaştırmış. Dönüştürmüş. Anlayabilmek adına ve devam edebilmek. ‘Sanki bütün kent çatır çatır kulaklarımın dibinde parçalanmış gibi ‘ve aynı anda ‘büyük düzlüklerde cır cır böceklerinin sesleri seğiriyor. ‘ Kenti zihninde tekrar kurabilmesi için anlatıcının kendini ücra bir Yunan adasına atması gerekiyordu. Kent zihinlerde kurulur mu? Yaşanılan, bizi dönüştüren ve olanca yalnızlığında, caddelerde kesilen deve kanlarının içine parlayan kırmızı Neon lambalarının altında. Birinin fahişesini tutkuyla beklemek. Bu şehirde değilse nerede mümkün.

Birinci kitaba ismini veren baş kahraman Justin’in aşığı onun için şöyle der; Justine ve onun şehri birbirlerine o kadar benziyorlar ki her ikisi de gerçek karakterleri olmamasına rağmen çok güçlü bir lezzete sahip. İştah kabartan sislerin altında şehrin içinde kâbus benzeri yürüyüşler yaparak kendimizi duygusal bir askıda, adeta boşlukta hissediyoruz. Bir köşede tek başına ölen bir adam, fahişelik yapan çocuklar. Sefil bir melankolinin içinde İskenderiye’nin çarpık varoşlarında yitirmek ruhu. İşte tam da bu yitmişlik içinde başka hiçbir yerde yaşanmayacak güzellikte ilişkiler yaşanır. Aynanın cidarının içine sızıp, hastalıklarımızı, şeytani oyunlarımızı ve belalı tutkularımızı terk etmemiz gerekir. Orada gördüklerimizle kendimize gelmemizi yine de engeller şehir. Freud’un dediği gibi her aşk ilişkisinde dört kişi vardır. Ve Sade’nin dediği gibi suç ve intihar farklı olsalar da eşit derecede iyi seçeneklerdir.

Birinci kitabın sonunda anlatıcımız Darley, Clea’dan Justin’le yıllar sonra tekrar karşılaşmalarına dair bir mektup alır. Clea şöyle der; ‘Âşıklar arasında asla denklik olmuyor. Ne dersin? Biri daima ötekini gölgeleyip, büyümesini engelliyor. Gölgelenen daima kaçıp kurtulma, büyüme özgürlüğünü kazanma isteğiyle kıvranmak zorunda.’

İnsanoğlu plan yapar ve Tanrı güler. Bol kahkaha atarak hem de. Şehir hepimizi kuşkucu yapar. Kendimizden, aşkımızdan, arkadaşlarımızdan. Sus. Melissa öldü. Ve onun ölümü ile her şey değişti.

Baltahazar’da, Justin’in gerçek yüzü biraz daha aydınlanıyor. Aslında aşk bir oyundur. Ve mutlu aşk yoktur. Pursewarden’e duyduğu aşk şehrin ücralarından gelip boğazına yapışır. Kocası Nessim’den tiksindiği kadar bu adam için hiçbir kadın “Kadın” denen toplama bir şey eklemiyordu. Öyleyse neden? Sözde çok aranan o kişi; ya hep çok geç gelir ya da olduğundan çok erken. Ve mutluluk bu şehirde hiç kimseye vaki olmamıştır. İnsan hep kendini istemeyen, daha doğrusu onsuz da yapabilen kişilere âşık olur. Justin’in yaptığı ve hepimizin tek tek yaptığı. Balthazar romanın bir yerinde Darley’i uyarır: ‘Her bir olay binlerce motivasyona sahiptir ve her biri eşit derecede geçerlidir. Aynı zamanda her bir olayın binlerce yüzü vardır.’

Mountolive serinin üçüncü kitabıdır. Bakış açısı üçüncü tekildir. Önceki iki romandaki sır perdeleri açılır, gerçekler bir bir ortaya çıkar. Mountolive, yumşak huylu bir diplomat olarak karşımıza çıkar. Nessim ailesi ile yakın ilişkiler içindedir ve Nessim’in annesi Leyla ile bir aşk ilişkisi yaşamaktadır. Her tür ilişki üzerinden siyasi bir kariyerin kurulması, önemli karakterlerden Pursawarden’in intiharı, Nessim’in kardeşi Naruz’un ölümü ve diğer bütün olaylar bizi şu sonuca götürür: İnsan bir yap-boz oyununun parçasıdır ve her insan bir bilmecedir.

Son kitap Clea ile zafer gerçeğin değil pragmatizmin olur. Clea’nın giriş epigrafında De Sade der ki ‘Doğanın niteliklerinin en başta geleni, en güzeli devinimdir; doğayı sürekli kaynaştıran odur ama bu devinimin sürekliliğini sağlayan şey suçlardır, onu ancak suçlar ayakta tutabilir.’Aynı hikâye defalarca farklı ağızlardan söylenir. Yapılmak istenen tam da budur aslında. Bir yanı ile hikâye aynı kalamaz bu şekilde. Suçlar işlenir, ölen ölür ve dünya yeni düzeni ile yoluna devam eder. Ölümler ve kayıplar daha iyi ve yüce bir şeye ulaşmak için gereklidir. Bu seneler sonra anlaşılacak olsa bile. Clea ve Darley aşkı bizi iki metamorfoza götürür: Ressam olan Clea’nın elini kaybetmesi ve bunu özgürleşme olarak görmesi ve yazar Darley’in dünyaya gelişi: Bir varmış, bir yokmuş…

O zaman, İskenderiye hem var hem yok. İçindekilerle birlikte artık zihnimizde bir yerlerde, başka bir uzamda belki paralel olarak hâlâ orada. Ulvi olmayan bir arzu nesnesi olan bedenler ve aşk aklın labirentinde kayboldu. Dönüşüm başlar ve biz var olmasak bile devam eder.

*Kavafis ‘ Kent’ adlı şiirinden.

“Bu yazı, Prof. Dr. Nevnihal Erdoğan ve Hikmet Temel Akarsu tarafından hazırlanan ve BAP projesi kapsamında Kocaeli Üniversitesi tarafından desteklenen TEMEL MİMARLIK KÜLTÜRÜ” seçkisi için kaleme alınmıştır.”

 

 

Paylaş
Önceki İçerikYaratıcılıkta ‘ben’in yerine dair: Edebiyatta Narsisizm İzlekleri
Sonraki İçerik12. Ankara Kitap Fuarı Açıldı
Avatar
1969 yılında Tirebolu’da doğdu. İstanbul Kız Lisesi/Erenköy Kız Lisesi ve İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesini bitirdi. Halen uluslararası ticaret ve uluslararası ticaretin finansmanı konularında serbest danışmanlık yapmaktadır.  İlk öykü kitabı "Babam İntihar Etmemişti", 2016 yılında Notabene Yayınevi tarafından yayımlandı. Öykü ve yazıları Notos Öykü, Sarnıç Öykü, 14 Şubat Dünyanın Öyküsü, Galapera Öykü, Gergedan Kitapevi fanzinlerinde, Yeşil Gazete ve Kitaplık dergilerinde yayımlandı. Bir öyküsü 2011 İstanbul Mimarlar Odası öykü ödül yarışmasında birincilik kazandı ve diğer dereceye giren öykülerle birlikte kitaplaştırıldı. Bir başka öyküsü Aylak Adam Yayınevi’nden çıkan "Öyküden Çıktım Yola" adlı öykü seçkisinde yer aldı.