Sait Faik bir İstanbul yazarıdır. Eserlerinin büyük çoğunluğuna fon oluşturan bu şehri edebiyatıyla ilişkilendirirken “Dünyayı ve şehri riyasız kucaklamak istiyordum” demiştir. İnsanlar pek çok söz söyler, yazarlar da öyle ama, okurları olarak Sait Faik’in bu sözünde cümle cümle durduğunu biliyoruz. O kendiyle arasında mesafe olmayan yazarlardan biri, belki de o, her zaman, yazarken de yaşarken de kendi gibi olma halinin en kristalleşmiş örneği. Yaşadığı dünyayı, tam da içine sinecek biçimde kalbiyle ve kelimeleriyle kucakladığını görüyoruz.

Fethi Naci’nin saptayışıyla, Sait Faik öykülerinin yüzde 76’sının İstanbul’da geçtiğini, bunun daha büyük kısmının şehri, kalanlarının da Burgazada’yı arka plana aldığını derli toplu bir bilgi olarak ediniyoruz. Romanlarına gelince, Sait Faik’in iki romanın ikisi de İstanbul’da geçmektedir. İlki Medarı Maişet Motoru’nda Burgazada’dan insan manzaraları yer alır, ikincisinde, Kayıp Aranıyor’da ise Boğaziçi’nde bir köye, Beykoz’a giden bir vapurda başlayıp anlatılır hikâye.

Kayıp Aranıyor Sait Faik’in sağlığında yayınlanan, sondan bir önceki kitabı. İlk kez 1953’te Varlık Yayınları tarafından kitap olarak basılmış bu roman, öncesinde 28 Haziran-1 Ağustos 1953 tarihleri arasında Hürriyet gazetesinde tefrika edilmiş. El yazmaları bugün Sait Faik Müzesi olarak halka açık bulunan, yazarın ailesine ait Burgazada’daki evinde sergileniyor. Müzede sergilenen hemen her nesne, mektup, kitap ya da fotoğraf gibi, gördüğümde bu elyazmalarının da bana heyecan verdiğini anımsıyorum.

Kayıp Aranıyor yazarın kendi kronolojisi içinde bakarsak ustalık dönemine rastlayan yapıtlarından biri. Öte yandan daha çok öyküleri üzerine söz söylendiğinden belki iki romanından biri hakkında yazarak düşünmek, yeni bir şeyler söyleyebilmek bakımından daha elverişli olabilir. Fakat sanırım bu kitabı iki nedenle de değil, romanın anlatıcısı ve aynı zamanda kahramanı bir kadın olduğu için seçtim. Bu kadın anlatıcı Sait Faik külliyatı içinde biricik. Pek çok sebep biraraya gelir görece önemsiz kararları oluştururken bile. Elbette burada İstanbul’un yokluğuyla var olmasını da romandaki İstanbul’a bakmak açısından meydan okuyucu, dolayısıyla çekici bulmuş olabilirim.

Nevin. “Konsolosun kızı Nevin”, “Gazetecinin karısı Nevin”, “Balıkçı Cemal’in aftosu Nevin”. Bunların hiçbiri olmak istemeyen, romanın sonunda adını da değiştirmeye varan, daha önce kullanmadığı ilk ismini kullanmaya başlayan, kendini, yeni kendini, sadece kendini arayan Nevin. Romanın sonunda babası emekli konsolos Vildan Bey’in de yine Nevin’i, fakat eski Nevin’i arayışını, zamanın çok ilerisinde bir anlayışla yetiştirdiği, belki de hayatı boyunca gerçekten değer verdiği tek insan olan kızını bulmak için aralıklarla gazeteye vermeyi adet edindiği kayıp ilanını okuduğumuzda, biraz da içimiz burkularak anlarız. Hakikatini yaşamak isteyenin, her zaman kendisine en çok değer vereni incitmesi insanın trajedisidir.

Nevin, dönemin şartlar bütünü düşünüldüğünde, içinde yaşadığı toplumun çok önünde bir anlayışa sahiptir. Batılı çağdaşları denli özgür ruhlu bir kadındır ama her insan gibi sevilmek ve mutlu olmak isteğiyle maluldür. Entelektüel bir kadın olarak doğallıkla kendine benzeyen bir erkekle mutlu olacağı düşüncesiyle evlendiği gazeteci, onu anlamaktan, ruhuna hitap etmekten uzak, duyarsız, bencil bir adamdır. Dört dörtlük bir hayal kırıklığıdır Özdemir. Nevin’in ne ruhunu ne de bedenini tam anlamıyla örtemeyen, nerden çekiştirilse bir başka taraftan açık veren, yetersiz, seyrek dokulu, eprik, tirfillenmiş, küçük gelen bir battaniye gibidir. Genç kadını üşüten, yaşama coşkusunu törpüleyen bir eştir. Adeta Nevin’le değil onun temsil özellikleriyle, aile geçmişiyle, eğitimiyle, görgüsüyle evlenmiştir.

Nevin’in bu bunaltıyla, gözünü ondan tam anlamıyla farklı, çalışan, hayatını fiziksel emeğiyle kazanan, daha eğitimsiz, kültürsüz ama içten olduğunu düşündüğü erkeklere çevirdiğini anlarız. Cemal böyle bir adamdır. Nevin’den gençtir, balıkçılık yapar, hayatını emeğiyle kazanan bir doğa insanıdır. Özdemir’in sönüklüğü, sinikliği ve buna karşın kendini pek önemseyişi karşısında Cemal tam anlamıyla sahiciliği, yaşama coşkusunu yani libidoyu simgelemektedir. Entelektüel denkliğin bıraktığı boşluklar, aşkın belki de tensellik olduğu düşüncesini iyiden iyiye yerleştirir Nevin’in zihnine.

Sait Faik öyle iyi anlamıştır ki yazdığı karakteri, öyle haklı bulmuştur ki içten içe, biz de onunla birlikte yürürüz romanın içinde. Özdemir’i terk eder, geç bile kalmıştır deriz, Cemal’e aşık olur, neden olmasın diye destekleriz. Sonunda Nevin hepimizi şaşırtarak, döneminin kadınları için en aykırı olanı seçer, gücü, mutluluğu kendi içinde aramayı. Bundan sonra anlarız ki o bir erkekle birlikte olacaksa bu herhangi bir gereksinim yüzünden değil, sadece bunu istediği, seçtiği için olacaktır. Gitme özgürlüğü varken, kalma hakkını kullanan bir kadın olmaya doğru yürüyecektir artık.

Kayıp Aranıyor’un bana değişik gelen, önemli özelliklerinden birinin de İstanbul’u, hikâyenin kalbinin attığı şehri diğer yapıtlarında olduğundan farklı ele almasıdır yazarın. Anlatının pek az bir bölümü İstanbul’da geçer. O zamanlar Boğaziçi’nde küçük bir balıkçı köyü olan Beykoz’da. Büyük bölümü ise geri dönüşlerle başka şehirlerdeki yaşantıları gözler önüne serer.

Nevin’in gazeteci eşi Özdemir’le birlikte yaşadığı, çalıştığı Ankara ağırlığıyla çöker hikâyenin üstüne. Bu Umberto Eco’nun deyişiyle “aşırı yorum” sayılabilir belki ama, bana kalırsa Ankara burada, kurmacalarda esas karakteri sararak onun özelliklerinin öne çıkmasını sağlayan folyo karakterler gibidir. Bize geçen griliği, soğukluğu, donukluğu, bürokrasisi, sosyal hayatının belirleyicisi olan siyasal dinamikleriyle uzaktaki İstanbul’un hayat doluluğunu, canlılığını, güzelliğini, büyüsünü iyice ortaya çıkarmak için anlatılmış bir folyo kent. Bu anlatılan sanki işte Özdemir’dir, insanın yaşama zevkini körelten şehir.

Anlatının bir bölümünde Fransa’ya uzanır anlatıcı ve hayatındaki en önemli erkek olan babasıyla olan yaşantılarından söz eder. Örneğin Chambery’de geçen kısa bir tatilin canlı anılarına tanık oluruz. Avrupa kentleri, Viyana, Paris ya da Chambery, Nevin’in babasını simgelemek için yerleştirilmiştir romana belki de. Biz Nevin’in oluşumunun temelindeki batılı özellikleri iyice anlayabilelim diye. Uzak, medeni, nazik, düşünsel yapısı oylumlu, sevgisinde ölçülü ama karşısındakine soluk alma fırsatı tanıyan, bunu da lütfeder gibi değil, onun en tabii bir hakkı olduğunu telakki ettiği için yapan, biraz hedonist, biraz bencil ama insana güven veren çağının ilerisinde bir adam. Bir şehir olsaydı şüphesiz uygar, sanatsever, durgun bir gölün kıyısında serin ya da ortasından bir nehir geçen derin Avrupa kentlerinden biri olurdu emekli konsolos Vildan Bey.

Kanı, canı, sahiciliği, gücü, doğal güzelliği ve ne olursa olsun karşı konulmaz büyüsüyle balıkçı Cemal de işte İstanbul’dur, İstanbul’da Boğaziçi’nde bir köydür. Beykoz. Nevin’in Cemal’e kapılışı, elinde tuttuğu özgürlüğü ve aileden gelen ayrıcalıklarıyla en seçkin çevrelerde yaşamış, aydın geçinenlerin, kendilerini o ya da bu bakımdan toplumun ileri gelenleri, ayrıcalıklı insanları olarak kuruntulayan kişilerin iç yüzünü fevkalade yakından görmüş, tanımış olmasındandır. Burada Haruki Murakami’nin Kumandanı Öldürmek romanındaki bir bölümün adı geliyor aklıma: Hemen her şey uzaktan bakıldığında güzel görünür. Nevin için de fazla yakından bakmakla bu kaymak tabakanın büyüsü kaçınılmaz olarak bozulmuştur. Şehir yorgunu bir aydının yabancılaşma duygusuyla sakin bir sahil kasabasında huzur aramasına benzer bir bakıma Cemal’e duyduğu sevgi. Tensellik de karışınca kendine aşk diye açıklar ama köyler ve onun doğayla haşır neşir olarak hayatlarını kazanan insanları bilge ve sağduyuludur. Belki daha az eğitimli ve görüp geçirmiştir ama bu aşkın kavuştukları anda aşk olmaktan çıkıp bir manevi yüke dönüşeceğini Nevin’den önce Cemal fark eder. İşte bilgeliğiyle ve sezgisiyle Cemal İstanbul’da bir balıkçı köyüdür.

Sait Faik karakterleriyle mekân olarak seçtiği şehirleri zihninde bir paralellik kurarak mı anlattı, bunu kast etti mi bilemeyiz. Dediğim gibi bu okuma biçiminin bir aşırı yorum olabileceğinin ayırdındayım. Yine de romanı böyle okumak hoşuma gidiyor. Romanın sonunda Nevin’in babası dahil, kendisi için önemli olan tüm erkekleri hayatından çıkararak Türkiye’de bilinmeyen bir başka kente doğru bir tren bileti almış olması da örneğin, bu düşünme biçimi içinde bana tutarlı görünüyor. Nevin kendini arıyor. Değil mi ki insanın asıl ülkesi de, şehri de kendi hakikatidir.

Kayıp Aranıyor fazla hacimli olmayan, tasarruflu anlatılmış yalın bir metin. Yalın ama, yalınkat değil. Üzerinde düşündüğümde beni bir başka anlamda da etkilemiş olduğunu görüyorum. Bizler, bu çağda, üçüncü binyılda İstanbul’da yaşayanlar ya da onu uzaktan takip edenler, İstanbul’da geçen romanları, öyküleri, anıları, anlatıları birer dönem kaydı gibi de okuruz. Yaşanmış olan, geçmiş gitmiş ve geri gelmeyecek olana ilişkin bir imgeler silsilesini çoğu zaman hüzünlü bir hoşlanmayla deneyimleriz zihnimizde. Çünkü o artık olmayan bir şehirden söz etmektedir.

Kayıp Aranıyor’da kısacık okuduğumuz Beykoz, o güzel, küçük balıkçı köyü değildir artık. İstanbul alışveriş merkezleri, bulutlara saplanan gökdelenleri, çevre yolları, viyadükleri, üst geçitleri, alt geçitleri, hem bedenine hem tenine döşenen rayları, tünelleri, tramvayları, bitimsiz inşaatları, metroları, metrobüsleri, otobüsleri, minibüsleri, sarı taksileri, kahve zincirleri, tuhaf kokulu nargilecileri, siren sesleri, deprem tedirginliği, kırk milletten insanın doldurduğu can havli sokakları, yenilenip duran kaldırım taşları, imar barışı, kentsel dönüşüm projeleri, azalan ağaçları, kirlenen denizi, tükenen balıkları, insanlarını taşımakta zorlanan altyapısıyla sürekli büyüyen, uğuldayan, uğunduran, iltihap toplayan, duraksız zonklayan bir yaradır. Bu değişimden Beykoz da her yer kadar payına düşeni almıştır. O nedenle anlatılan o Boğaziçi köyünü okudukça romanın sonunda konsolos Vildan Bey’in kızı için verdiği kayıp ilanına benzer bir kayıp ilanı geçmiyor değil insanın aklından.

Şehrim İstanbul, 1950’lerin başında kendinden çıkarak bir daha dönmemiştir. Bütün araştırmalarıma rağmen bugüne kadar kendisinden hiçbir haber alamadım. Hakkında bilgisi olanların aşağıdaki adrese bildirmelerini rica ederim.

Adres: Beykoz- Serasker sok. 38 numarada oturan sakini: (……)