Sibel Öz

26 Ağustos 2018

Zülfü Livaneli’nin Gölgeler Kitabına Dair Bir Değerlendirme

 

Zülfü Livaneli’nin, Haziran 2018’de Doğan Kitap’tan çıkan ve bugünlerde rafları süsleyen Gölgeler adlı kitabı, aslında Livaneli’nin 2015 yılında aynı yayınevinden çıkmış olan Konstantiniyye Oteli kitabında bulunan Edebi ve Ebedi Gölgeler başlıklı bölümün kısmen genişletilmiş hali.

Livaneli Gölgeler kitabı için yazdığı özsözde, bu kitabın edebiyatımızda eski bir tür olan şehrengiz geleneğini canlandırmayı ve gündeme getirmeyi amaçladığını da belirtmiş. Buradan da anlaşılabileceği gibi yazar, kitabın, İstanbul şehrine edebiyatın ve edebiyatçıların bir saygı duruşu olmasını amaçlamış.

Livaneli’nin gündeme getirdiği şehrengiz, genç okurlar için yeni bir tür olabilir. Günümüz edebi evreninin, Osmanlı süreci boyunca yaratılan edebiyat birikiminden ne denli kopuk olduğu düşünülürse, şehrengiz gibi pek çok tür ve edebi geleneğin sıkıcı ders kitaplarında kaldığını belirtmek mümkün.

Şehrengiz, klasik Türk edebiyatı ve özellikle divan edebiyatı kategorisinde önemli bir türdür. Karasoy ve Yavuz, Nüvîsî ve “Şehrengîz-i İstanbul”¹ adlı makalelerinde, Eski Türk Edebiyatı’nın kullanılan nazım türleri açısından oldukça zengin olduğunu ve bu türlerin her birinin kendilerine özgü yapıları ve özellikleri bulunduğunu belirterek şehrengiz’in de bunlardan biri olduğunu belirtirler. Bu makalede, Ferit Devellioğlu’nun şehrengiz kelimesinin etimolojik kökenini de içeren tanımına yer verilir. Devellioğlu şehrengiz kelimesinin Farsça, “şehir karıştıran” kelimesinden geldiğini belirterek, şehrengiz’in bir şehrin doğal ve sosyal özelliklerinden bahseden bir nazım türü olduğunu belirtir (Devellioğlu, 1970, s.1181). Şehrengizler, Osmanlı döneminde sosyal-ekonomik ve kültürel özellikleriyle öne çıkmış ya da başkent olmuş Edirne, Bursa, İstanbul gibi şehirlerin güzelliklerini övmek amacıyla kaleme alınmış eserlerdir.

Bu anlamda Livaneli’nin Gölgeler kitabının güncel bir şehrengiz olduğunu ya da bu tür üzerine düşündürdüğünü belirtmek mümkündür. İstanbul şehri merkeze alınarak, edebiyatçıların kendilerinin değilse de kullandıkları “müstear” ya da “mahlas”larının, yani gölgelerinin, bu güzel şehre selam duruşu, İstanbul’u edebiyatla kutsayışları, gözetmeleri ve koruma gayretleridir. Kitabın önsözünde bu durum, “Bu kitapta yazar ve şairlerimizin asılları değil ama gölgeleri var; yani müstear isimleri. Hem varlar, hem yoklar, hem ünleri çok yayılmış hem de sonsuza kadar gölge olarak kalmaya mahkumlar” şeklinde açıklanır. Okurlara, kitabın ilerleyen sayfalarında hangi yazar ya da şairin hangi mahlası kullandığına dair bir liste de sunulur. Bu listede çoğunlukla İstanbul’a dair yazmış, yazarlık yaşamının bir bölümünde mahlas kullanmış, Halide Edip, Yahya Kemal, Reşat Nuri, Nazım Hikmet, Sebahattin Ali, Kemal Tahir, Orhan Kemal, Orhan Veli, Yaşar Kemal, Atilla İlhan, Cemal Süreya, Ece Ayhan ve ölümüyle kitaba en son eklenen Ülkü Tamer gibi isimler bulunur. Listede iki isim daha vardır ki, İstanbul’la bağları açısından olmasa dahi, edebiyatla olan ilgileri tartışılırdır: Fatih Sultan Mehmed ve Mustafa Kemal Atatürk. Adları sayılan bütün yazar ve şairlerin İstanbul’a dair eserlerinden alıntılar yapılmış, Atatürk’ün ise Hatay meselesine dair mahlasla yazdığı bir yazısından kesite yer verilmiştir. Bu noktada zorlama olduğu ve kitabın bütünü açısından, bu durumun eklektik bir görüntü yarattığı da
belirtilebilir. Livaneli, İstanbul’un kaderi için önemli iki isme yer vermiş, ancak bu isimlerin edebiyatla bağlantılarını kitapta epey ‘zorlamıştır’.

Livaneli, Gölgeler kitabında, bir yandan İstanbul’a edebiyatçıların gözünden bakarken, diğer yandan edebiyatçıların kelimelerle kurdukları ilişkilere dönük de bir bakış sunmuştur. Yazarların müstear ya da mahlas olarak kullandıkları sahte isimleri, onların kendileri değil gölgeleri de olsa, “Kelimeler bizim gerçek hayatımız” derler (s.15). Onları bazen kimse duymasa da, aslında İstanbul duymaktadır. Ve her biri kendi diliyle ve kelimeleriyle, her gece “birer hayal gibi İstanbul gecelerine süzülürler” (s.19). Sokakları, eski evleri, kuleleri, burçları, insanları, çocukları izlerler ve nihayetinde, “Şenlik dağılır, bir acı yel kalır bahçede yalnız” (s.20). Hüzünle, “Bu şehir o eski İstanbul mudur?” diye sormaktan kendilerini alamazlar (s.26). Bu anlamda Gölgeler kitabı, kaybolan Konstantiniyye’ye olduğu gibi, yitip giden İstanbul’a da bir ağıt, hüzünlü bir vedalaşma havası taşır ki, bu özelliğiyle şehirleri öven şehrengizlerden ayrılır. Gölgeler, eski Konstantiniyye ve eski İstanbul’a övgü, hüzünlü bir hatırlayış ve umudu elden bırakmayan ama acı dolu bir hatırlama ve hatırlatma olur. Livaneli, “burada, İstanbul sokaklarında her birinin izleri vardı, her birinin sözcükleri yankılanıyordu tenhalarda” şeklindeki sözleriyle edebiyatın İstanbul’u ve İstanbul’un edebiyatı arasındaki kopmaz bağı vurgular. Okur, buradan, ne İstanbul’un, ne kelimelerin ruhu ölür sonucuna varabilir.

Kitapta edebiyatçıların manevi dünyalarına dair olmasa da, reel ve maddi dünyalarına dair mesajlar ya da hatırlatmalar da vardır. Kaldı ki, kitabın pek çok bölümünde mahlas kullanmanın kendisi de, ya ekonomik sıkıntılardan kaynaklı ‘başka’ bir isimle ‘iş yapmak’ ya da siyasi iktidarın baskılarından kurtulmak için kimliğini gizleyerek yazmak durumunda kalan edebiyatçıya gönderme vardır. Kitapta sözleriyle yer alan ve hem isimleri, hem de mahlasları listelenen isimlere bakıldığında, yukarıda anılan her iki durumun, bugünün yazarları açısından da geçerli olduğu, edebiyatçının hem ekonomik geçim sıkıntısı hem de siyasi baskıyla karşı karşıya olduğu gerçeği akla gelmektedir. Mehmet Ali Sel mahlasını kullanan Orhan Veli, kitapta bu gerçeğe, “Şu işe bak, demek ki bu memlekette kantocular ve yazarlar devlete karşı sürekli tetikte olmak zorundalar!” sözleriyle vurgu yapar (s.34). Ayhan çağlar mahlasını kullanan Ece Ayhan ise, “..devlet dersinde düşünenler ve sevişenler sınıfta kalır bu topraklarda” sözleriyle Orhan Veli’yi destekler (s.35).

Kitabı süsleyen hoş resimlerin sahibi Aykut Aydoğdu’nun, kitabın derdi olan İstanbul ve edebiyat ilişkisinin akılda kalan görsellerini sunması açısından oldukça başarılı olduğunu belirtmeden bu yazıyı bitirmek eksiklik olur.

O zaman son söz Gölgeler’in olsun:

“İstanbul’un kimseye göstermediği yüzleri, kimsenin bilmediği âdetleri, günden geceye değişen renkleri, fotoğrafçının kamerasından, ressamın fırçasından, şairin kaleminden kaçan utangaç köşeleri… Hep anlatılmayan bir İstanbul olacaktı… Sokakları dolduran insan kalabalığı… Trenler, martılar, vapurlar… Her gün yeni bir gizini açıyordu Konstantiniyye. Sokaklar geceleri neler yaşandığını unutturup sabahla birlikte yeni yaşamlara açılıyordu. Hepsi anlatmıştı İstanbul’u, hepsi çok sevmişti. Hepsinin yâd edeceği bir şey vardı bu şehirde. Aşklar, hüzünler, acılar, sevinçler, sevişmeler, her şeye tanıklık eden meydanlar, sokaklar…”

Bu izler silinebilir mi, kelimeler yok edilmedikçe? Ne İstanbul, ne kelimeler…

“Sesler vardı ama duyulmuyordu”…

 

¹ Kaynakça için bkz. http://dergipark.gov.tr/download/article-file/258010.

 

Zülfü Livaneli, Gölgeler, Doğan Kitap, 2018.

 

Sibel Öz – Özyaşam Öyküsü

1973 yılında İstanbul Üsküdar’da doğmuştur. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo, Televizyon ve Sinema bölümünden mezun olmuş, aynı üniversitenin Sinema alanında yüksek lisansını bitirmiştir.

Öykü yazarıdır. Öykü alanında çeşitli ödüllere layık görülmüş, kendisi de pek çok öykü yarışmasının jürisine katılmıştır. En Çok Seni Bekledim (Agora Yayınevi, 2006), Serçeler Ölürse (Notabene Yayınevi, 2012) ve Yokuş Yukarı İstanbul (Notabene Yayınevi, 2015) adlı öykü kitaplarının yazarıdır.

Kıyıya Vuran Dalgalar (Notabene Yayınevi, 2012), Pabucu Yarım (Notabene Yayınevi, 2013) ve son olarak Ayşegül Tözeren ile birlikte Korkma Kimse Yok (Notabene Yayınevi, 2014) adlı kolektif kitapları hazırlamıştır.

Halen Notabene Yayınevi’nde edebiyat editörlüğü görevini sürdürmekte olan Sibel Öz, çeşitli dergi ve basın mecralarında sürekli yazılar yazmakta, sinema alanıyla ilgili çalışmalarını sürdürmektedir.