“Akşam olmuştur. Vapurlar gelir iskeleye, küt diye çarparak yanaşırlar. İskele, gazinoları, kahveleri, dükkanları, simitleri ve çörekleriyle bir gider gelir, ışıkları hafif söner yanarlar. İstanbul bütün ışıklarını yakmıştır. Bu ışıkların içinde sinemaların ışıkları da vardır. Tütüncü dükkanları zillerini çıngırdatırlar… Çocukların bu İstanbul’un ışıklarından aldıkları intiba peri masallarından alınandan daha cazibelidir. Buradan, bu arsadan, İstanbul’un kötü hiçbir şeyi yoktur.”

Sait Faik Abasıyanık, 1940 yılında yayımlanan öykü kitabı Şahmerdan‘da “Francala mı, Ekmek mi?” adlı öyküsünde böyle tarifler İstanbul’u. Büyük keyifle, bu keyfi okuruna hissettirerek anlatır fevkalade İstanbul’unu… Aynı öyküde “Bir Üsküdarlı fakirin bir piyango bileti edinmesinin ne kadar mühim mesele olduğunu bilmeyen bir adam da pek İstanbullu sayılmaz” der ve ekler: “Fukaralık ayıp değildir.” Öykümüzün kahramanının piyango çıkarsa yapacaklarından biri de “Bütün İstanbul gazetecilerine şayak lacivert kumaş” almaktır. Sait Faik’in gazetecilik dönemi olduğu akla geldiğinde gülümseten bir şeydir bu. Kitabın sonuna eklenen Ara Güler imzalı yazıda üstadın tarifi gelir akla… Öykülerinden taşan İstanbul’un kara kutusudur esasen bu tarif.

“Kırklı yılların sonlarında olmalıydı. Beyoğlu’nda, Cağaloğlu yokuşunda önemsiz bakışlı, yakaları her zaman kalkık açık bej pardösülü, uzun boylu, sakin görünüşlü bir adam dolaşırdı. Gündüzleri Cağaloğlu’nda akşamları da Beyoğlu’nda onu sık sık görür, “İşte bu da buradaki aşina yüzlerden” diye düşünürdüm. Pek bilmezdim önceleri kim olduğunu, hem neden bilmeliydim ki?” diyor Güler.

Ara Güler’in hep karşısına çıkan o önemsiz bakışlı, yakaları kalkık, bej pardösülü adam on dokuz öykü boyunca okurunu da görece önemsiz karakterlerle tanıştırır İstanbul’un birçok yerinde. Ne kadar dolaşmışsa, kimin karşısına çıkmışsa yazmış olduğu hissine kapılıp yazarın gözlem gücüne hayran olmamak elde değildir elbet. Hayatın içinden beslenmek dediğimiz şeyin kanlı canlı örneğine şahit oluyoruz. O yılların İstanbul’u da Sait Faik için tam bir kaynak. Öykülerine sinen zenginlik hep içinde yürüdüğü sokaklar, kokladığı deniz havası, liman, köprü, martılar ve vapurlar… Gidip geldiği adalar. Salt şehrin içinden değil adalarından da yazıyor Sait Faik. “Yalnızlık, memlekette yalnızlık” sarsıyor kahramanlarını kimi zaman, kimi zaman bir çöpçü izliyor köprüden kalabalığı.

Şahmerdan‘ın kuruluşunda işçilerle, “Çelme”de kuş misali kasabalılarla tanıştıktan sonra adalara da uğrarız elbet. Kaşıkadası oturur başrole. Binbir sarnıçla dolu “Kaşıkadası’nda”yızdır. Her milletini, her mevsimini görmeye başlarız böylece. “Mahpus”ta işgal dönemindeyizdir. Zenginlerin kaçtığı şehir fakir fukaraya kalmıştır. “Bir Define Avcısı”nda da meyhaneleri mesken tutarız. Fukaralığı yine, tiryakiliği… “Sessizlik ve ışık muşamba perdelerden dışarıya sızmıştı. İnsanlar uyumuyorlar; daha okuyorlar, daha örüyorlar, daha sessiz sedasız konuşuyorlardı.” diyerek anlatır çok soğuk geçen Nisan ayı İstanbul’unu. “Projektörcü”de de devam eder aynı soğuk ve yağmur. Bir nevi kendini anlatır yazar. “Ben de dün akşamdan beri Hasan’a uyduracak hikaye düşünüyordum. Saatlerce düşündüm. Sabahleyin ilk vapurda yine düşünüyordum. Ne dersin?.. Bu sefer benim hikayemi anlatırsın. Yağmurlu bir gecede bir adam geldi, dersin…”

“Paşazade”de ise sur haricindeyizdir. Bütün Topkapı eşrafı selamımızı iade eder, omzumuzu okşar, hal hatır sorar. Tramvaylar ve Mısır Çarşısı geçer gözlerimizin önünden. Büyük dostumuz ise “Harap… Harap… Harap… İstanbul… Nerede o eski İstanbul?” diyerek hayıflanır. Avrupalı İstanbul kızlarının varlığını da öğrenmeden geçmeyiz. “Krallık”ta serin rüyalı bir uykuya yine adalarda dalarken, “Çöpçü Ahmet” sayesinde her şeye bakar onun gibi bu köprü üstü tiyatrosuna şaşar kalırız… “Köye Gönderilen Eşek” ve “Zemberek”te de memlekete hasretli gurbetçilerini tanırız İstanbul’un. Bir işçi ve bir yatılı öğrenci üzerinden… “Alt Kamara” adı üstünde vapurda geçince “havanın en güzel zamanında, martıların suyun üstünde keyifle uçtuğu, uzakların titrediği, rüzgarların uykuda çocuk nefesiyle estiği günlerde” buluruz kendimizi. Fakat bir of çekmeden edemeyiz. “…bu of, hayat yükünü kaldıramayan insanların ofundan ziyade; bu sıcak yaz gününde İstanbul denilen bu harikulade şehrin pis ve güzel sokaklarından ucuz şeyler arayıp da yorulmuş insanların sesi”dir. “Bir adali yorgunluk ofu!…”dur.

“Satılık Dünya”da ömründe ilk defa hırsızlık yapacak biriyizdir. İstanbul’un içinde aradığımız havayı bulamayız onun gibi. “İçini yıkayan ve onun içine bu yağmurlu İstanbul günlerini bir uzak ve bir yeşil yaylaya yahut da bir karış karlı ve çam ağaçlı dağlara çıkaran o çocuğun etrafındaki temiz, sevgili hava neredeydi?” diye sorarız Emin ile birlikte. Köprü başında dolaşırız. “Kimseye anlatılmayacak şeyleri anlatmak isteyenlerin rakı ısmarlayacak adamlarından olduğu için Emin; İstanbul’un bütün meyhanelerini bilirdi.” Onun gibi perişan oluruz, dünyayı satın alamayacağımızı kabulleniriz.

Şahmerdan her öyküsünde İstanbul’un farklı yerlerinde gezdirir okurunu. Her kesimden insanla tanıştırır. Her hikayeye, detaya vakıf oluruz. Pahalılığını da biliriz, kalabalıklığını da, ferahlığını da. Meyhanelerini, birahanelerini de. Capcanlıdır İstanbul, gece uyumaz. “Gece pencerelerden dışarıda fenerlerini yakmış çekip giden arabalarda İstanbul yolcularından başka kim olabilir?”

“Bizi gurbet elde şeytan aldatır; denizlere mi girmeyiz? Çakılda bulduğumuz bir şeytanminaresine büyük gözlerimizle tabiatın bir sırrına bakar gibi bakar: “Hay Allahım,” deriz, “hikmetinden sual edilmez; ne hayvanlar yaratırsın? Evi sırtında, beton gibi sağlam. Taştan evli hayvanlar. Yarabbim, ne hikmettir, ne büyüksün! Evi taştan hayvanlar… İnsansız evler… Evsiz insanlar…” der “Şeytanminaresi” adlı öyküsünde Sait Faik. Dopdoluğunu, canlılığını ve hiç uyumayışını gördükçe İstanbul için de aynı hayret ve hayranlıklarla cümleler kurduğunu duyar gibiyiz…

Ya bugünün İstanbul’unu görse, gezse Sait Faik diye düşünmemek elde değil. Neler olacağını da “Çelme”den okumak mümkün. “Bırakın beni ey hakikatler! Yürümek istiyorum. Cennetlerin olduğu yere doğru. Ne açıkları, ne açları, ne beni kızına münasip görmeyen zengin tüccarı, hiçbir şeyi düşünmeyeceğim. Dertlerimden kime ne?

Bırakın beni harpler… Kadınlar… Çocuklar… Açlar… Deliler… Yürümek. Şoseden ayrılan yoldan bir cennete doğru yürümeye bırakın.” diyecektir elbette. Onca zamana rağmen diri kalması, canlılığını yitirmemesi de bunun gibi birçok örnekte… “O önemsiz bakışlı, yakaları her zaman kalkık açık bej pardösülü, uzun boylu, sakin görünüşlü adam” dolaşmaya devam ediyor…

 

Şahmerdan, Sait Faik Abasıyanık, İş Bankası Kültür Yayınları, 2016. 

Paylaş
Önceki İçerikUzağı Yakın Eden Mor Amber
Sonraki İçerikBir Yaz(g)ı Romanı: Âşıklar Delidir ya da Yazı Tura
Avatar
1975 Mersin doğumlu. Gazetecilik, dizgi, mizanpaj, grafikerlik derken Rock Fan Zine ve Ölüdeniz dergilerini çıkardı. Radyoda Kulak Keyfi’ni hazırlayıp sundu. SinemaTerspektif dergisinin editörlerinden. Birgün Kitap, Aydınlık Kitap, Arka Kapak, Sabitfikir ve 221b’de kitap eleştirileriyle, Sinemalar.com, Sinemalife’da film eleştirileriyle, Pati Öyküleri ve Öykü Gazetesi’nde öyküleriyle yer aldı. 2006'dan bu yana blogu “kpk”da yazıyor: bodakedi.com.