Sultan Sarı

20 Haziran 2018

 

Calvino’nun kendi ifadesiyle “Görünmez Kentler, Marco Polo’nun Tatar İmparatoru Kubilay Han’a sunduğu bir dizi gezi notu…” . Kitabın başında Calvino’nun kitap hakkında bir yazısı var:  “Kitabın her bölümü Marco Polo ve Kubilay Han’ın düşünüp yorum yaptıkları italik harflerle dizilmiş bir kısımla sürüp gidiyor. İlk önce, Marco Polo ve Kubilay Han’ın ilk metinlerini yazmıştım, ama daha sonra, kentleri yazmayı sürdürürken, başkalarını da yazmak geldi aklıma. Doğrusunu söylemek gerekirse, ilk metin üzerinde çok çalıştım ve elimde çok malzeme oluştu; bir noktadan sonra elimde kalanlarla çeşitlemeler yarattım (elçilerin dili, Marco’nun jestleri) ve böylece farklı söylevler oluştu. Kentleri yazmayı sürdürdükçe yazdıklarım hakkında, Marco Polo ve Kubilay Han’ın görüşleri olabilecek düşünceler doğuyordu ve bu düşüncelerin her biri dikkati kendi üzerinde topluyordu; ve ben de her söylevi kendi haline bırakmak istiyordum. Böylece elimde başka bir grup malzeme daha oluştu. Bunu da, geri kalanıyla paralel sürdürmeye çalıştım ve ona birkaç montaj yaptım; öyle ki, bazı diyaloglar birden kesiliyor ve sonra tekrar devam ediyor, kısacası kitap oluşurken kendini tartışıyor ve sorguluyor…” diyor.

Evet, kitap  “gelişen modern kent üzerine bir tartışma”. Ona göre Görünmez Kentler, yaşanmaz hale gelen kentlerin kalbinden doğan bir rüya” ve “Çok büyük kentlerin yaşadığı kriz, doğanın yaşadığı krizin diğer yüzü”…

YKY yayınları tarafından basılan 204 sayfalık bu kitabı İtalyanca orijinalinden çeviren Saatçioğlu’na göre Calvino, “İtalyan şiir geleneğine ve Latin gramer yapısına derinden bağlı bir düzyazı ustası. Ussallıktan uzakta gelişmiş İtalyan edebiyatıyla beslenmesine karşın, çağdaş poetikalara bağlanarak ‘var olmayanı’ ussallaştırmaya çalışan bir yazar. Yazısının bütün keyfi bu ‘ussallıkta şiirsellik’ formülünde gizli”.

Saatçioğlu[1] kitabın ilk sayfalarındaki yazısında; “Ben Görünmez Kentler‘de bellekte yaşayıp metropollerde biten pusulasız bir yolculuğun güncesini okudum. Tanıyamadığı için imparatorluğuna bir türlü sahip olamayan güç simgesi Kubilay Han’ın hüznüyle, kendisine ‘görünmez bir rota’ çizen çağdaş bir seyyahın yitmişlik ve hiçlik öyküsü, satranç tahtalarında, atlaslarda sınanan bir kimlik, bir özgürlük arayışıydı” da diyor.

Ben de Görünmez Kentler’ini okurken gittiğim ve gördüğümü sandığım kentleri düşünüyorum. Kent imgelerini…

Satırlarında adeta masal diyarlarında dolaşıyorum. Calvino’nun “Bu kalın göstergeler kabuğu altında kent gerçekte nasıldır, ne içerir ya da ne saklar?” soruları gibi, ben de “Gittiğim kentler ne kadar gerçekti acaba?” diye soruyorum kendime. “Ne kadar gösterdiler kendilerini acaba?”…

Bazılarında sorularıma yanıt bulduğumu fark ettim Calvino’yu okurken… Ve bazılarının ne kadar sessiz kaldığını ve kendini göstermediğini… Sonra kendini rüyalarda gösteren kentleri hatırladım… Düşle gerçeğin arasında nasıl gidip geldiğimi…

“Kancık kentler” diye yazdığında Calvino aklıma yine bazı kentler geliyor… Ve o kentlerde nasıl aldatıldığımı hatırlıyorum.  O, her ne kadar “Görünmez Kentler bildik kentler değil; kurmaca kentlerdir” dese de. Bu kurmaca kentlerin hepsine bir kadın adı vermiş: İsidora, Dorotea, Zaira, Tamara, su kenti Smeraldina, köprüler kenti Fillide, gizli yüzlü Moriana,  çilekeş tarihli ünlü kent Clarice, yaşamın tadını çıkarıp sıkıntılardan kaçmaya hazır Eusapia, gökyüzünde asılı Bersabea, her gün kendini yineleyen Leonia, güllere benzer yerleşim alanlarıyla berrak havalarda seçilen kent Irene, hava yerine toprakla kaplı Argia, yıldızların durumuna göre kurulan Perinzia, yolculuklarda her yıl uğranılan Procopia, mutsuz yaşamlar şehri Raissa, ayrıntılı ve titiz kurallarla düzenlenmiş Andria, sürekli kent Cecilia, farelerin ve kırlangıçların olmak üzere iki kent olan Marozia, tarih boyunca peş peşe istilalar gören Teodora, kötülerin kenti Berenice… Kitap, bu kurmaca kentlerin anlatıldığı kısa kısa bölümlerden oluşuyor. Calvino’ya göre “Bu bölümlerden her biri, her kent için ya da genel anlamda kent kavramı için geçerli olan bir ipucu sunmalı”.

Her kentin “ayrı bir dili” olduğunu ve “aldatmayan hiçbir dil olmadığını” söyleyen Calvino’yu okurken sanki Calvino’yu taklit ediyorum.

Sonra yazdıklarımın ne kadarının bana ait olduğunu düşünüyorum. Ne kadarı ben? Ne kadarı benim? Sözcükler benim olabilir mi? Ya kentler?

Ne sözcüklere ne de kentlere sahip olabiliyoruz. Ne de insanlara…

Yazdıklarımız doğrudan olmasa da bizim mi?

Onca kitap okuduktan sonra Görünmez Kentler gibi aklımızda kalan ve değişik zamanlarda hatırladığımız ama kimden ve nereden olduğunu hatırlayamadığımız kalıntılar, alıntılar…

Kentler ve edebiyat…

Ne kadar ayrılabilir ya da ne kadar benzeyebilir birbirine? “Ne kadar”lığı önemli mi? “Önem” ne?

Evet “dil aldatıcıdır”…

Ama Calvino der ki;

“Gerçekte, benim yazım hep iki farklı bilme biçimine karşılık gelen iki değişik yolun karşısında bulmuştur kendisini: Bir yol içinde birleşen doğruların, yansımaların, soyut biçimlerin, güç vektörlerinin izini sürebileceğimiz bedenden arındırılmış bir rasyonelliğin zihinsel uzamında hareket eder; öteki yol ise nesnelerle dopdolu bir uzamda hareket eder ve yazılmış olanın yazılmamış olana, söylenebilecek ve söylenemeyecek şeylerin toplamına uydurulması yönünde kılı kırk yaran bir çabanın sonucunda sayfayı sözcüklerle doldurarak o uzamın sözel karşılığını bulmaya çalışır.”

Calvino’nun çabasının sözel karşılığı kitabın son sözlerinde gizli sanırım:

“Yüce Han atlasında kâbus ve beddualarla tehditler savuran kentlerin haritalarını karıştırmaya başlamıştı bile: Enoch, Babil, Yahoo, Butua, Brave New World.[2]

Şöyle der: ‘Yanaşacağımız son liman, o cehennem kenti olacak ve giderek daralan bir spiral boyunca kasırga bizi orada dibe çekecekse her şey boşuna.’

Ve Polo, ‘Biz canlıların cehennemi gelecekte var olacak bir şey değil eğer bir cehennem varsa, burada, çoktan aramızda; her gün içinde yaşadığımız, birlikte, yan yana durarak yarattığımız cehennem. İki yolu var acı çekmemenin. Birincisi pek çok kişiye kolay gelir: cehennemi kabullenmek ve onu görmeyecek kadar onunla bütünleşmek, ikinci yol riskli, sürekli bir dikkat ve eğitim istiyor; cehennemin ortasında cehennem olmayan kim ve ne var, onu aramak ve bulduğunda tanımayı bilmek, onu yaşatmak, ona fırsat vermek.” (sy.147-148)

Öyleyse…

“Cehennemin ortasında cehennem olmayan kim ve ne var, onu aramak ve bulduğunda tanımayı bilmek, onu yaşatmak, ona fırsat vermek” ve

Düşlerde, kitaplarda ve dünya coğrafyasında yolculuğumuzun sürmesi dileğiyle.

 

 

[1] Işıl Saatçioğlu’nun çeviri üzerine notlarını da özet olarak eklemekte fayda var. Ona göre; “İtalyanların en güçlü anlatım biçimi şiir ve metaforlarla dolu, çevirmek zor.” “Şiirsellikle yüklü sözcüklerin kalabalığına karşın, sonuçta, duygusallıkla dozu titiz hesaplarla ayarlanmış, spontanlıktan uzak, mesafeli bir yazıyı spontan ve şiirsel kılmamayı” tercih ettiğini de belirtmiş çevirmen. Ayrıca çevirmen Görünmez Kentler’de yazarın  “nesneyle insan arasındaki iktidar kavgasını anlattığından, genelleştirici bir üslup benimsediğini”, “zamansal bir yabancılaşmayı aktarmayı amaçladığından, birbirini izleyen iki cümlenin, bir süreklilik izlemeksizin -ama yazarın bilinçli seçimiyle- bir zamandan ötekine atladığını” belirterek çeviride yaşadığı zorlukları anlatmış.

[2] Calvino ilk bölümde olumlu, ikinci bölümde ise olumsuz ütopyalardan söz eder; Bunlar, Ütopya (More), Güneş Ülkesi (Campanella), Armoni (Fourier), New Lanark (Galbraith), Enoch (İncil), Yahoo (Swift), Brave New World (Huxley) gibi hemen hepsi edebiyat dünyasının başyapıtlarına konu edilmiş ütopik kentlerdir (ç.n).

 

Italo Calvino, Görünmez Kentler, Çev: Işıl Saatçıoğlu, Yapı Kredi Yayınları, 2016.

 

Sultan Sarı – Özyaşam Öyküsü
1970 yılında Erdemli’de doğdu. Orta öğrenimini Silifke Lisesi’nde, yüksek öğrenimini Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde tamamladı. Yüksek lisansını (2004) Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İktisat programında yaptı. Halen aynı enstitünün doktora programına kayıtlı. Ayrıca ODTÜ Sosyoloji öğrencisi.
Gezmek ve fotoğraf çekmek hobileri… Ama asıl tutkusu edebiyat. İyi bir okur olduğunu düşünmekte. Gezgin Gözüyle Mısır ve Ortadoğu (2010), Gezgin Gözüyle Afrika (2012), Gezgin Gözüyle Hindistan ve Yakın Asya (2012) ve Unutulmaz Gezi Anıları (2016) adlı çok yazarlı kitaplara yazıları ile katkıda bulundu. Ayrıca Edebiyathaber.net  sitesinde yazıları yayınlandı.