İlkay Yılmaz

21 Kasım 2018

 

Tolstoy’un ölüme ilişkin yazılmış şaheseri, yargıçlar kurulu üyesi İvan İlyiç Golovin’in, ölüm ilanını okuyan arkadaşlarının, ondan boşalacak yerin kendilerini nasıl etkileyeceğini düşünmesiyle başlar.

Yas evinde, Pyotr İvanoviç’in davranışlarında yakın birinin ölümünden sonra geride kalanlarda ortaya çıkan sağ ve esen olma sevinci vurgulanmış: O öldü ama ben yaşıyorum! …Biraz zayıflamıştı sanki. Ama yüzü, diğer tüm ölülerde olduğu gibi, ölmeden önceki halinden daha bir güzel, en önemlisi de, daha bir alımlı görünüyordu. Yüzünden, yapılan şeyin doğruluğuna inanılarak yapıldığı apacık okunuyordu. Aynı zamanda hayatta olanlara bir sitem, bir anımsatma vardı bu duruşunda. Ama bu anımsatma Pyotr İvanoviç’e pek anlamsız, hatta, kendisiyle ilgili değilmiş gibi geliyordu. İçinde, hiç de hoş olmayan bir duygu belirdi birden; nezaket kurallarına uymadığını bildiği halde, aceleci bir tavırla bir kez daha haç çıkardı ve kapıya doğru yürüdü… Dul eş, ağlayarak, kocasının dayanılmaz acılar çektiğini anlatır İvanoviç’e. Ondan, hazineden alacağı paranın tutarını ve emekli aylığı almanın yollarını öğrenmek istemektedir. Ancak aralarında geçen konuşmadan İvanoviç, kadının bu konuda kendisinden daha bilgili olduğu sonucunu çıkarır. Onun, uşakla yaptığı konuşmadan da mezar parasını önceden iyice sorup soruşturduğunu, sonra kesin karar verdiğini anlar: Ölen ölmüştür, geride kalan için hayat sürüyordur.

Kırk beş yaşında ölmüştür İvan İlyiç. Becerikli olmayan bir memurun en becerikli ortanca oğludur. Kız kardeşi tarafından ailemizin anka kuşu diye anılır. Başarılı bir eğitimden sonra onuncu dereceden memur olarak taşra valiliği emrinde memuriyete başlamıştır. Beş yıl sonra, sorgu yargıcı olur. Başka kente atanır. Emrinde olanlara kibar, arkadaşça davranır. Yetkilerini kötüye kullanmaz, çalışkan ve işine önem veren biridir. Atandığı kentte, ileride karısı olacak Praskovya Fyodorovna ile tanışır. Soylu bir ailenin güzel ama drahoması olmayan kızıdır. Praskovya ile evlenirler ancak bu, iyi düşünülerek yapılmış bir evlilik değildir. Karısının hamileliğiyle birlikte çatışmalar başlar. Karısı ona karşı kabadır. İvan İlyiç’in gözünü yükselme hırsı bürümüştür. İşinin yükümlülüklerine sarılarak karısının hışmından korur kendini. Üç yıl sonra savcı yardımcısı olur. Yedi yıllık sürelerle farklı kentlerde görev yapar. Karısı, gittikleri bu yeni kentlerden hoşlanmaz. Yaşadıkları her türlü zorluk için onu suçlar. Geçim sıkıntısı ve kaybettikleri üç çocuğun acısı da vardır.

1880 yılı zor bir yıl olur. İstediği yere atanamaz ve haksızlığa uğradığını düşünür İvan İlyiç. Karısını ve çocuklarını, karısının ağabeyinin çifliğine bırakıp daha iyi şartlarda bir iş umuduyla Petesburg’a gider. Bu yolculuktan umulmadık bir başarıyla döner. Bir dostu aracılığıyla iki derece birden yükselmiştir. Petersburg’a yerleşme fikri, karısıyla ortak amaçlarıdır. İlişkileri düzelir gibi olur. İvan İlyiç, Petesburg’da düşlerindeki gibi bir daire bulur ve evi karısının istediği biçimde düzenlemeye başlar. Ustalardan birine yapacağı işi göstermek isterken merdivenlerden paldır küldür yuvarlanacak kadar kendinden geçmiştir evi düzenlerken. İvan İlyiç’in, daha sonraları hastalığına kulp yapacağı böğrünü dolap kapağına çarpma olayı bu düşme sırasında gerçekleşir. Evlerinin dekorasyonu ve evde pişen yemekler bile mensubu oldukları saygın çevreyle aynıdır. Karı koca hayatlarından hoşnut oldukları için aralarında çıkan anlaşmazlıklar fazla büyümemektedir. İnsanların kaderi onun ağzından çıkacak sözcüklere bağlı olduğundan, kendini güçlü ve önemli hissetmekte, görevinden bencilce zevk almaktadır İvan İlyiç. Başka bir eğlencesi de dostlarını öğlen yemeğine çağırmak ve vint partileridir. Karısıyla zaman zaman sorunlar yaşamaktadırlar ama İvan İlyiç’in sığınağı işidir.

İşte bu sıralarda İvan İlyiç’in keyfi kaçar. Karnının sol tarafında bir rahatsızlık duymaya başlar. Önceleri önemsemez. Ancak giderek artan ağrılarla birlikte evin dirliği de bozulur. Tuhaftır ki tüm bu kavgaları İvan İlyiç, öğlen yemeğine oturduklarında çıkarmaktadır. Karısı bu durumun farkına varınca onu bir doktora gitmeye ikna eder. İvan İlyiç, hastalığının tehlikeli olup olmadığını öğrenmek ister doktorlardan. Ancak kesin yanıt yoktur. … Durumu kötü müydü, çok mu kötüydü, yoksa hiçbir şeyi yok muydu? Ona öyle geliyordu ki, durumu pek iç açıcı değildi. Her şey hüzünlü görünüyordu sokaklar İvan İlyiç’e. Arabacılar hüzünlüydü, evler hüzünlü, gelip geçen dükkânlar… hepsi hüzünlüydüler. Hiç dinmeyen sağır, iğne gibi batan bir ağrı, doktorun söyledikleriyle birleşince daha başka bir anlam kazanıyordu. İçine düşen yeni bir korkuyla ağrılarını dinlemeye başladı…

İdrar tahlillerinde terslikler çıkar. Tıp kitapları okumaya, başkalarının hastalıklarıyla kendi hastalığı arasında benzerlikler aramaya başlar. Öfkeli ve alıngan olur. Başka doktorlara gider. Ama durum kötüye gitmektedir. Uzun zamandır görmediği kayınbiraderinin, kendisine bakışından, görüntüsünün çok değişmiş olduğunu anlar. Ve kayınbiraderini, Praskovya Fyodorovna’ya … Farkında değilsin sen, ölüp gittiği gözlerinden belli adamın… derken duyar.

Odasına gider, düşünmeye başlar. … “Böbreğim, böbreğim kaymış” diye düşünüp teselli eder kendini. Doktorların bu böbreği sıkıca tutup yerine yerleştirdiğini düşler. Böğrümü çarpmıştım diye düşünür. Bu düşünce İvan İlyiç’in hastalığını kabullenememe bahanesidir. Ölüm, İvan İlyiç için bir varlık kazanmaya başlamıştır. Her yerde onu görmektedir. Korkuları başlar. Ölümü unutmak için işine sarılmayı dener. Ama sancıları geçit vermez, hatalar yapmaya başlar.

… Ölüm, karşısına konulan tüm engelleri yıkıyor, hepsinin arkasından çıkıp kendini gösteriyordu…

Afyon ve morfin verilmeye başlanmıştır. Bu günlerde, İvan İlyiç’in yanında huzur bulduğu kişi uşak Gerasim’dir. İvan İlyiç, ayaklarını yüksekte tutmanın ağrılarına iyi geldiğini düşünmektedir. Gerasim’e önce ayaklarını tutturur, sonra da genç uşak, efendisinin karşısına oturup onun ayaklarını omuzlarına yerleştirir. İvan İlyiç, onu anlayan, acıyan ve yalan söylemeyen tek kişinin o olduğunu düşünmektedir. Çünkü ona, ölümden söz eden tek kişi Gerasim olmuştur. Yalnız kalmaktan, aynaya bakmaktan korkmaktadır. Dışarıdan gelen doktorun, soğuktan şikayet etmesini, karısının teninin tombul beyazlığını, temizliğini, saçlarının ışıltısını ayıplar. Karısına, tiyatroya gitmesi için ısrar edenin kendisi olduğunu unutup giyinmiş olmasına içerler.

Her yanını acıtarak onu dar bir çuvala sokmaya çalışanlar vardır. Tanrıya sitem eder, ağlar. Artık ağrılarını metanetle karşılamaktadır. Çocukluk anıları olanca tatlılığıyla belirirken İvan İlyiç hasta olduktan sonra, bir zamanlar ona mutluluk veren anılar değersizleşmiştir. Çalışma hayatı ve düş kırıklığı evliliği arasında gel gitler yaşamaya, gerektiği gibi yaşayıp yaşamadığını sorgulamaya başlar.

… “gerektiği gibi yaşamadım belki de”… Sonraki sayfalarda aynı kuşkuyu farklı biçimde ifade eder. … “Ya tüm yaşantım, sürdürdüğüm o bilinçli yaşam gerektiği gibi değilse gerçekten”…

… “Ama nasıl olur, her şeyi gerektiği gibi yaptım?”…

… “Peki, ama şimdi istediğin nedir? Yaşamak mı? Mahkemede yaşadığın gibi mi? Mübaşirin: ‘Mahkeme başlıyor’ dediği zamanki gibi mi?”…

… “Mahkeme başlıyor, mahkeme başlıyor” diye yineledi…

… “Al, işte sana mahkeme! Ama ben suçlu değilim ki!” diye öfkeyle bağırdı…

… Kendinden daha yüksek makamlarda oturanların iyi saydıkları şeylere karşı içinde ara sıra uyanan belli belirsiz kıpırdanışlar, hani şu içinde uyanır uyanmaz kovmaya çalıştığı kuşkular doğru, bunların dışında kalanlar ise gerçeğe aykırı olabilirdi belki de!… Sabah, nasılsa bu düşüncelerini odaya giren doktorun, karısının, kızının yüzünden de okur. İnlemeye, bağırmaya, üstünü başını parçalamaya başlar. Gelen papazla birlikte yine de yeni bir umut belirir içinde. Bu umutlarla birlikte yaşadığı hayatın doğru olduğu düşüncesi de doğar yeniden. Ama kendisine iyisin diyen karısına karşı nefretle dolar. Çünkü ona yalan söylemektedir.

Üç gün boyunca farklı tonlarda çığlıklar atar, görünmeyen güçün onu sokmaya çalıştığı çuvalda çırpınır durur. … Acılarının, o kara deliğe sokulmaktan, daha da kötüsü, o deliğe girmekten olduğunu anlıyordu. Yaşamının iyi geçmiş olmasına duyduğu inanç, onun oraya girmesini engelliyordu. Kendini haklı göstermesi de, hem çuvalın kenarlarına takılıp daha ileriye gidememesine, hem de daha çok acı çekmesine neden oluyordu… Nihayet o deliğe bırakır kendini İvan İlyiç. Ve deliğin sonunda filmlerde çokça yinelenen, o ışığı görür. Bu durum ölümüne iki saat kala olur. Ancak, bu andan sonra karısının ve çocuklarının, onun için kederlendiklerini anlayabilir. Onlara ilk kez acır.

… Uzaklaştır… Yazık… Sana da…

Tolstoy’u ve eserini yüceltmek için söyleyebileceğim her şeyin yetersiz kalacağını düşünüyorum. Ölümcül bir hastanın, kabullenemediği hastalıktan kaçma bahanesini, öfkesini, alınganlıklarını, kuşkularını, nefretini, korkularını, kıskançlıklarını, en küçük bir rahatlamada beliriveren umudunu, yaklaşık iki yüz yıl önce bu denli iyi işlemek yaşadığı çağa özgü, Tolstoyvari bir şey olsa gerek.

Kısa ama yoğun, pek çok anlamlarla yüklü romanda bana göre Tolstoy’un bıraktığı en önemli boşluk; İvan İlyiç’in son günlerinde, bilinçli ve gerektiği gibi yaşayıp yaşamadığı hakkında kapıldığı kuşkuların yarattığı gel gitlerle kusursuz ifade edilmiştir. Bu gel gitlerin sebebi, onun görevinde yapmış olabileceği muhtemel hatalara yöneliktir. İvan İlyiç’ı kitap boyunca bir davaya bakarken görmeyiz. Ama onun üstlerini memnun etme konusunda duyarlı olduğunu biliriz.

 

Lev Nikolayeviç Tolstoy, İvan İlyiç’in Ölümü, Çev: Ergin Altay, İletişim Yayınları, 4. baskı: 2017.

 

İlkay Yılmaz – Özyaşam Öyküsü

1955 yılında Ergani’de doğan yazar, emekli fizik öğretmenidir. Evlidir ve iki çocuk annesi olmuştur. İzmir’de yaşar. 2011 Yılında yayınlanmış Alis Kürtler Diyarında adında bir romanı ve çeşitli dergilerde yayınlanmış öyküleri vardır. Okumayı öğrendiğinden beri okur, on yıldan beri hem okur hem yazardır.