Fotoğraf: Ernest Hemingway ve oğlu Gregory. Sun Valley, 1941.

 

İlk yapıtlar samimidir, içinde teknik kusurların bulunma olasılığı yüksektir, başkalarının ayak izlerine rastlanma ihtimali de oldukça fazladır, yine değerlidir ilk yapıtlar. Kelimeler tam olarak oturmamış olabilir, fırça darbeleri rastgele ya da acemicedir belki, fakat gerçek şu ki buram buram hayat kokar ilk yapıtlar, insan kokar; verilebilecek örnekler de epeyce vardır.

Güneş de Doğar Hemingway’in ilk romanı. I. Dünya savaşından yeni çıkmış insanlar. Hayatı gelecekte ya da geçmişte değil de şimdide kurcalayan, neleri varsa an’a sığdırmaya çalışan bireyler. Savaş herkesten bir şeyler çalar, doğru; kiminden kocasını, kiminden karısını, kiminden işini, çocuğunu ya da sevgilisini, umuda gelince “umut” başka bir yazının konusu olabilir ancak. Jake Barnes ise belki de her şeyini kaybetmiştir çoğumuza göre, sonuçta hayat denilen kavramın Jake’teki karşılığın anlamı çoğu kişiye göre (hele erkekler yüksek olasılıkla), ana damarı ya da vücudu besleyen aortu kesilmişti. Lafı fazla gevelemeye hiç gerek yok, Jake Barnes savaştan aldığı bir yarayla cinsel organından bir hasar almıştır (çeviride üreme organı diyordu nedense, bu yüzden kitabın neredeyse ortalarına kadar tek sorunun üreme olduğunu sanmama neden oldu, kabul edersiniz ki üreme ile cinsellik bambaşka şeyler).

Üstelik Jake Barnes âşık, böyle bir durumda ne yapsın zavallı adam (eminim ki bugünlerde hem bilim hem de çiftler bunun için bir sürü yöntem geliştirmişlerdir, ne de olsa hayal gücü gibi, hisler ve arzular da doyurulmayı başka türlü öğrenerek epeyce yol almışlardır).

Velhasıl, Hollywood filmlerindeki her şeyi önceden gören ve bilen ağabeylerinki gibi ağzımızdan bir söz çıkacaksa eğer, “Jake’in başı büyük dertte” olurdu herhalde.

Ama Jake kimsenin yapamayacağı ya da çok az kişinin yapabileceği bir şey yaptı, kız arkadaşı Brett’i terk etmedi ve kendini harıl harıl tütüne ve alkole verip hayata da küsmedi (gerçi her ikisinden de tadıyordu kerata). Bu bardan şu bara, bu kafeden öteki kafeye, Paris’ten İspanya’ya gezip durdular. Cinsel arzularını doyurması için kız arkadaşını erkeklerle tanıştırdı, bu arada, hiçbir sıkıntı çıkarmadı, kıskançlık nöbetlerine girerek ne kimseyi dövdü ne de kimseyi öldürmeye kalkıştı.

Brett “Kendimi orospu gibi hissediyorum” dediğinde kız arkadaşını rahatlatmak için elinden geleni yaptı, “Şimdi çok rahatladım”a kadar işi götürmeyi başardı.

Aksine Brett’le çıkan tüm erkekler (Jake hariç) bu olağanüstü kadınla hayatının geri kalanını birleştirmek istedi, bu arzulu kadını sahiplenmeyi diledi. Hatta aşkları için hırlayıp dayak yemeyi bile göze aldı bu mecnunlar ve yediler de bu dayağı, hatta eşek sudan gelinceye kadar, bu nasıl bir deyimse artık.

Brett de âşıktı Jake Barnes’e, öyle olmalı, ki bu talihsiz adamı hep yanında görmek istedi (gerçi Jake ona dokununca hırlayıp duruyordu, zira başka yerlerini kontrol edemediğini itiraf ediyordu, bu da başka bir mesele tabii).

Derede oltayla balık tuttu Jake, arenada boğalarla güreşen matadorları seyretti.

“Boğa güreşçileri haricinde hiç kimse hayatı dibine kadar yaşamamıştır.” Bunu iddia eden ben değilim, Jake Barnes.

Sonuç olarak Güneş de Doğar’ın önemsiz ve sıradan şeylerin boğucu havasında geçtiğini söylemeliyim, yine de hayatı dibine kadar yaşamak isteyenlerle tıka basa dolu olması vesilesiyle değerli bir roman, hem de fazlasıyla. Ve ayrıca yapıtı özgürlüğün, daha çok cinsel anlamdaki özgürlüğün, başa bela bir şey olabileceğini gösteren en güzel örneklerden biri varsaydığımı da eklemeliyim. Sartre’ın da dediği gibi, “Özgürlük dehşettir” belki de, kim bilebilir?

 

Ernest Hemingway, Güneş de Doğar, Çev: Orhan Azizoğlu, Bilgi Yayınevi, 1. Baskı: 1992.