Header Reklam

Jane Eyre Üzerine

 

Charlotte Bronte, Bronte kardeşlerin en büyüğüdür ve Emily Bronte ile birlikte Victoria Çağı’nın önemli romancıları arasında yer alır. Eserlerini yayımlarken Currer Bell takma adını kullanmıştır. Mina Urgan’ın, İngiliz Edebiyatı Tarihi adlı eserinde aktardığına göre bunun nedeni, Charlotte Bronte’nin dönemin eleştirmenlerinin bir kadın yazarın eserlerine ön yargıyla yaklaşacaklarını düşünmesidir. Bronte’nin en bilinen romanı olan Jane Eyre’in yayımlanmasıyla, devrin İngiltere’sinde çok okunan bu kitabın Currer Bell takma isimli yazarının gerçekte kim olduğuna ilişkin tartışmalar çıkmıştır. Fakat Charlotte Bronte, kitabı üne kavuşmasına rağmen gerçek kimliğini gizlemekte ısrarcıdır. Bu konuda Mina Urgan şöyle yazmıştır: “Yazarın kimliğini, erkek mi yoksa kadın mı olduğunu bilen yoktu… Bu Currer Bell’in erkek olması gerekirdi kimine göre. Çünkü bir aşk öyküsünü anlatırken, ancak bir erkek bu kadar ileri gidebilirdi.”(sy.1156-1157) Öte yandan Jane Eyre’in çok okunan bir roman olması hatta ününün Amerika’ya bile yayılması, Charlotte Bronte’nin sade yaşamında farklı yönde bir değişikliğe yol açmayacaktır. Bronte, ömrünün çoğunu yabanıl doğanın kuytularında yer alan Haworth’teki aile evinde, fakat erken yaşta kaybettiği iki kardeşinin de eşlikçiliğinden yoksun bir şekilde geçirmiştir. Haworth’teki günler, hareketli bir yaşamın çekiciliğinden, kültür ve sanatın tesirinden oldukça uzaktır. Jane Eyre, genç bir kadın olarak kitabın başkarakteri Jane ekseninde, Stefan Zweig’ın Goethe’ye dayandırarak aktardığı “iç kale”nin bağımsızlığı; yani ruh özgürlüğüne ve bu özgür olmaya çabalayan ruhun yönlendirmelerinin, bedensel anlamda en yoğun biçimde bulduğu karşılıklara değinmektedir.

Bronte, Jane’in yaşam öyküsünü çocukluğundan itibaren anlattığı bu eserinde, bir kadının iç kalesinin bağımsızlığını kazanmasına giden yolu, yetim bir kız çocuğunun başına gelen olanca acımasızlık karşısında verdiği mücadele ile desteklemiştir. Stefan Zweig, Montaigne adlı biyografik denemesinde “iç kale” ifadesinden bahseder. Nitekim bu ifade, Montaigne bağlamında düşünülecek olursa somut bir karşılığa da bürünür. Zweig’ın aktardığına göre Montaigne, öyle bir Avrupa’da yaşamaktadır ki, Rönesans ve Reform hareketlerinin aydınlanmacı fikirleri önemini yitirmiş, hümanizmden bahsetmek ise imkânsız hale gelmiştir. Öyle ki Stefan Zweig, Montaigne’in Avrupa’sını, kendi yaşadığı dönemin, yani 2. Dünya Savaşı’nın yıkılan Avrupa’sına benzetir. Böyle bir kargaşa ortamında Montaigne’in ‘aklına mukayyet olmayı’ biricik amacı olarak kabul etmesini, Zweig şöyle yorumlamıştır: “Bu düşünür, insanoğlunun yalnızca kendisi bakımından iç bağımsızlığını koruyabilmesinin bile aslında üstesinden gelinmesi ne kadar zor bir görev olduğunu çok iyi bilmektedir. Bu nedenle Montaigne’in savaşımı yalnızca savunmayla, Goethe’nin “iç kale” diye adlandırdığı, insanoğlunun benliğinin en derininde yatan ve kimsenin bir başkasına girme izni veremeyeceği o siperin savunulmasıyla sınırlı kaldı. Taktiği, dış görünüş bakımından çarpıcı olmaktan elden geldiğince kaçınarak bir anlamda kılık değiştirerek dünyada dolanmak, böylece de kendine giden yolu bulabilmekti.”(sy.26-27) Nitekim Montaigne, şatosuna yaptırdığı bir kuleyle, savunmasını somut bir iç kalede gerçekleştirmiştir. Montaigne’in yaşadığı Avrupa’nın kargaşasından çok da uzak olmayan Victoria Çağı, orta sınıf ve zengin erkekler için olmasa bile kadınlar için tam bir cehennemdir. Nitekim Mina Urgan bu çağ için şöyle demektedir: “Ahlak ve toplum düzeni açısından, 19.yüzyılın ortaları bir çelişkiler yumağıydı: İngilizler bir yandan cinsel tabulara boyun eğmiş görünüyor, sevgiden tümüyle yoksun evlilikleri kutsal biliyorlardı. Ama öte yandan da kentler, açlıktan ölmemek için bedenlerini satan kadıncağızlarla dolup taşıyor, fuhuş gittikçe yaygınlaşıyor, bir tarihçiye göre kadın nüfusunun neredeyse üçte biri fahişelik ederek geçinmek zorunda kalıyordu.”(sy.949) Montaigne’in kargaşadan uzakta olan kulesinde kendi rızasıyla savunduğu iç kale, Jane gibi Victoria Çağı’nda tek başına yaşamaya çalışan kadınlar için yaşamlarını nasıl idame ettirebileceklerini düşünmekten arta kalan zamanlarda sığınmak zorunda oldukları gerçek anlamda bir iç kaleye dönüşüyordu. Ruhunun bağımsızlığını korumaya çalışan bu kadınlar için mekân, Montaigne’in dilediğince vakit geçirdiği kulesi değil, kısıtlı özel alanlardı. Jane’in yaşamındaki bu özel alanların ilki ise yengesinin ve onun çocuklarının türlü zorbalıklarına maruz kaldığı Gateshead Konağı’dır. Yengesinin üç çocuğu Georgiana, Eliza ve John’un, Jane’e karşı zalimce davranışları ve annelerinin bu zalimliğe göz yumması, Jane’in hayatını çekilmez kılar. Dışlanmasının birincil sebebi diğerlerinden farklı bir çocuk olmasıdır. Çünkü sırf sorguladığı ve merak ettiği için hor görülmekte ve yaramazlıkla suçlanmaktadır. İki kız kardeşten biri olan Eliza, küçük yaşında ticarete olan yatkınlığıyla dikkat çeker, öyle ki annesinden bile faiz alır. Georgiana ise güzelliğine pek düşkündür, Jane’in dokunmasına izin vermediği küçük ev oyuncaklarıyla oynar. Jane, daha çocukken yalnızlığıyla bir şekilde baş etmeyi öğrenmiştir. Geleneksel konvansiyonlara uymayan, sorgulayıcı bir kız çocuğu olduğu için dışlanır. Bu sonucu destekleyen bir diğer sebep ise Jane’in çekicilikten ve sevimlilikten oldukça uzak olan dış görünümüdür. Montaigne’in “kendine giden yolu bulabilmek” için “dış görünüş bakımından çarpıcı olmaktan elden geldiğince kaçın(ması)”(sy.26-27), Jane için bir tercih alanı olmaktan çok, somut bir gerçekliktir. Nitekim Gateshead Konağı’nın hizmetçileri Abbot ile Bessie, bir gece vakti kendi aralarında konuşurlarken Jane bu konuşmaya kulak misafiri olur, merakla dinlemeye başlar. Çünkü Jane ile Bayan Reed’in üç çocuğundan biri olan Georgiana’yı kıyaslamaktadırlar. Georgiana, sarı saçları ve mavi gözleriyle “yapma bebek gibi”(sy.35) bir çocuktur. Fakat Jane, her kız çocuğunda kendini sevdirmek için bulunması gereken özelliklerden yoksundur ve insanlara sevimli gelmediğinden ona yakınlık gösterilmez. Zaten ilerleyen zamanlarda Jane, kendi gibi bir sürü kızla dolu olan bir yetimler okuluna gönderilir; üstelik bu okulda en güzel kızın bile okulun verdiği kıyafetler içinde güzelliği yiter. Jane, onu sevimli bulmadığı için yakınlık göstermeyen insanların arasında salt yalnızlık içerisinde büyümüştür ve yanında bir çocuğa sevgi göstermesi, koruyup kollaması gereken ya da bunun için istekli olan hiç kimse bulunmaz. Yaşadığı zorluklar karşısındaki tek başınalığı, Jane’i küçük yaşlardan itibaren mücadele etmeye iter, yalnızlığıyla baş başa kalabilme ve kendini dinleme kabiliyetine sahip kılar. Bütün bunlar Jane’i bir anlamda özgürleştirir. Bu özgürlük, dönemin şartlarında belki tek bir yönüyle; yani iç kalenin bağımsızlığıyla mümkün olabilir, ancak Jane’i sınırları zorlamak için cesaretlendiren de ruhunun buyrukları olacaktır. Jane’in Gateshead Konağı’nda yaşadıkları, onu yalnız bir çocuk olmaya iter. Bu dönemde tek başına doğada vakit geçirmekten hoşlanır, çünkü diğerlerinden uzakta olabildiği yegâne yer burasıdır. Jane, doğanın onu sakinleştirme ihtimalini bile düşünen duyarlı bir çocuktur. Yaşamının ilerleyen zamanlarında yalnız ve kendi başına kalmaktan korkmaz, çünkü böylesi bir tecrübenin en acısını çocukluğunda yaşamıştır. Bunlardan biri de, yatılı okula gitmek üzere konaktan ayrılan Jane’in sabahın erken saatlerinde, yanında hiçbir refakatçi olmadan posta arabasıyla uzun bir yol kat edecek olmasıdır. Üstelik Jane’i, Bessie dışında ev ahalisinden hiç kimse uğurlamaz. Böylece Jane’in kendi kendini var ederek bireyselleşmesine giden süreç, katlanmak zorunda kaldığı türlü belalarla sınanması ve bunlarla ‘tek başına’ mücadele etmesiyle mümkün olur. Gateshead Konağı’nın ardından Jane’in ikinci durağı Lowood Okulu olacaktır. Bu okulun da zorbalıkta ve acımasızlıkta Gateshead Konağı’ndan geri kalır yanı yoktur. Üstelik burada zorbalığın hedefi, hepsi de Jane gibi yetim ve destekten yoksun bırakılmış kız çocuklarıdır. Nitekim bu kız çocuklarının büyük bir kısmı, kötü bakım sonucu okulda çıkan tifo salgınında hayatını kaybedecektir. Bu kızlardan birisi de Jane’in yakın arkadaşlarından Helen Burns’tür. Jane’i bu kızla arkadaşlık kurmaya iten sebep, Helen Burns’ün bahçenin bir köşesinde herkesten uzakta kitap okurken dikkatini çekmesidir. Üstelik bu kitap, Jane’in okumaktan hoşlandığı “hafif, çocuksu şeyler”den(sy.37) değil, ciddi kitaplardandır. Bir sonraki derste ise öğretmen, Helen Burns’ü haksız yere cezalandırır ve onu sınıfın tam orta yerinde, herkesin gözü önünde ayakta durmaya zorlar. Jane’i şaşırtan ise bu durumun ne kadar küçük düşürücü bir şey olduğunu düşünürken, Helen Burns’ün ondan beklenen tepkiyi göstermeksizin utanç içinde kızarıp bozarmamasıdır. Böylece Jane’in bir insana yakınlık duymasını sağlayan unsurların tek başına durmasını bilen, mücadeleci, sağlam bir karakterin yansımaları olduğu anlaşılır. Helen Burns, ne kadar ders çalışsa da öğretmenlerinden daha fazla takdir göreceği yerde, eften püften sebeplerle sürekli cezalandırılır. Gerçekte bunun nedeni ise, Helen Burns’ün ona verilen kıt bilgiyle yetinmeyerek daha fazlasını öğrenme isteği, özellikle inanç ve Tanrı konusu başta olmak üzere kendi düşüncelerini üretmesidir. Bunlar onu diğer kızlardan farklı kılar. Öğretmenlerin Helen Burns’ü en çok suçladıkları ve onu cezalandırdıkları şey ise dağınıklığıdır. Helen Burns’ün dağınıklığının durmaksızın cezalandırılıp onu temiz, tertipli olmaya zorlamalarının esas amacı, savunulan iç kaleye ve ruhsal dünyaya bir şekilde nüfuz etmeye çalışıp bağımsız düşünceleri filizlendiği yerden koparmak ve ruhsal dünyayı otoritenin denetimi altına almaktır. Sadece Helen Burns’ün değil, okuldaki bütün kızların belli tertip kurallarını yerine getirmeye zorlanıp terbiye edildiği bu sistem, iç kalenin etrafını rutinin kısır döngüsüyle kuşatmak ve nihayetinde yok etmek üzerine kurulmuştur. Helen Burns, ağzıyla kuş tutsa bile farklılığından ötürü kimselere yaranamaz. Böylece bir kız çocuğunda olması gereken teslimiyetin ve sevimliliğin Helen Burns ve Jane gibi kızlarda bulunmaması, onların farklılıkları yüzünden otorite tarafından hoş karşılanmamasına ve cezalandırılmalarına sebep olur. Bu otorite figürlerinin en başında ise okulun sahibi Bay Brocklehurst gelir. Okulu denetlediği bir sırada sınıftaki tüm kızların arkalarını dönmesini ister, maksadı hepsinin saçlarını kontrol etmektir. Kırmızı ve kıvırcık saçlı bir kız çocuğunu tespit etmesiyle deliye dönen Bay Brocklehurst, Hristiyan inancına olan bağnaz ve tutucu yaklaşımıyla aklın almayacağı gerekçeler ileri sürmeye, nutuklar atmaya başlar. Böylece her türlü bireyselleşme belirtisinin başı otorite tarafından ezilir, fakir ve yetim kız çocukları bağnaz, kötücül bir tutumla şekillendirilerek tek tipleştirilir. En önemlisi de kadınlara atfedilen “şeytanca” tutkular, küçük yaşlardan itibaren dizginlenmeye çalışılır ve bu kendiliğinden kıvırcık saç bile olsa denetleyemedikleri her şey yok edilir. Nitekim Bay Brocklehurst’ün okulunda çocuklar, açlıkla da terbiye edilir aynı zamanda. Böylelikle kız çocukları dünyevi olanın caydırıcılığına teslim olmayacak ve hem dünyevi arzuları duymazdan gelmeyi hem de bedensel deneyimleri ayıplamayı öğreneceklerdir. Sadece tutucu bir eğitimle ve korkutmayla iç kale yıkılmakla kalmayacak, bu çocuklar ileride yetişkin birer kadın olduklarında onlara verilen rollerle yetinip eril söylemi içselleştireceklerdir. Fakat okulun müdiresi Miss Temple, bu baskı ortamından öğrencileri bir şekilde korumaya çalışmasıyla sıyrılır ve Bay Brocklehurst’ün okulda sistematik bir şekilde uyguladığı bütün o eziyetlere ve tutucu öğretmenlerin ikazlarına maruz kalan öğrencilerin sevgisini kazanır. Nitekim Miss Temple da Bay Brocklehurst’ün zorbalıklarından nasibini alır. Müdire olmasına rağmen o da kötü ve özensiz yemeklerle beslenmek ve soğuğa katlanmak zorunda kalır. Fakat bütün olumsuz koşullara rağmen öğrencileriyle beraber otoritenin denetleyemediği küçük bir yaşam alanı, gizli bir ittifak kurar. Kötücül iktidarda bir gedik açmayı başarır. Çocukları cesaretlendirir, onlara adil davranır ve hepsinden önemlisi onlara sevgiyle yaklaşarak ruhlarının zenginliğine ket vurmaz. Otoriteye gizli bir savaş ilan eden Miss Temple, bağımsızlığını korumaya çalıştığı iç kalesiyle Jane için bir ilham kaynağı, örnek aldığı bir rol model olur. Miss Temple, özellikle Helen Burns ve Jane’e yakınlık gösterir. Hatta Helen Burns ile o kadar farklı bir ilişkisi vardır ki; müdire-öğrenci gibi hiyerarşik ayrımların, yaş farklarının ortadan kalktığı, iki dostun birbirlerinin derin kavrayışlarından haz aldığı bir arkadaşlık söz konusudur aralarında. Jane, Helen Burns ve Miss Temple’ı birbirlerine olan benzerliğiyle tarif eder, onların sohbetlerine yaşı ve kavrayışı elvermediği için ortak olamasa bile aralarında olmaktan haz duyar. Bağnaz otoritenin baskısı altında, her türlü cezalandırmaya ve kötü şartlara maruz kalıp da yine de iç bağımsızlıklarını, yani iç kalelerini korumaya çalışan küçük bir azınlığın, birbirlerinden kuvvet almak için bir araya gelmesinin örneğidir, bu arkadaşlık. Özellikle Helen Burns, gördüğü haksız muamelelere karşın, kendi kendine geliştirdiği inanç sistemi, tanrı, ölüm ve yaşam üzerine ürettiği bilgece düşünceleriyle iç bağımsızlığın bir timsalidir adeta. Helen Burns, her ne kadar farklı düşünceleri ve olgun kavrayışıyla iç kalesinin siperlerini korumaya çalışsa da, teslimiyetçi Hristiyan inancı, genç yaşta hastalanıp ölmek üzereyken bile Tanrı’ya olan koşulsuz bağlılığıyla ölümü arzulaması, onu neredeyse küçük bir azize yapar. Helen Burns’ün kendini, inancının bir gereği olarak acı çekmeye şartlaması ve ona verilen cezaları hak ettiğini düşünmesi, iç kalenin bağımsızlığına otoritenin gölgesini düşürür. Çünkü Elias Canetti’nin de dediği gibi: “Tanrıyı kabul etmek koşuluyla iktidardan arınmış bir düşünce, imkânsızdır.”(Edebiyatçılar Üzerine) Tıpkı Lowood Okulu’nda kurulan gizli ittifak gibi, ‘ruh ortaklığı’ diyebileceğimiz bu arkadaşlıkların bir diğer örneği de Jane’in, Thornfield Malikânesi’nden ayrılarak gittiği Whitcross kasabasında evlerine sığındığı Diana ve Mary kardeşlerle olacaktır. Ruh zenginliğine sahip insanların birbirlerinin varlığıyla kuvvet bulması, mekânın kısıtlayıcılığını katlanabilir kılan başlıca faktördür. Jane’in hapsolduğu mekânlar, özel alanlar, kendi gibi iç kalesinin enginliğine sığınan ruh ortaklarıyla kıymete bürünebilir ancak. Thornfield Malikânesinde geçirilen birbirinin aynı günlere farklılığıyla can katan Bay Rochester’ın arkadaşlığı da Jane için, mekânı anlamlandıran ruh ortaklıklarından biri değil midir? Nitekim Miss Temple’ın, Jane okulu bitirip de Lowood’da öğretmenlik yaptığı sırada evlenerek okuldan ayrılması, Jane’in mekânla arasındaki bağı koparacak; özel alan, ruh ortağından yoksun biçimde yeniden hapishaneye dönüşecektir. Öyle ki Miss Temple’ın okuldan ayrılmasıyla Jane için “huzur veren kaynak kurumuş”(sy.111) olur. Kitapta neredeyse Jane’in yaşamını bölümlere ayıracak kadar kuvvetli olan mekânlar, içinde onu kıymetli kılacak olan insanların yokluğuyla değerini yitirir ve Victoria Çağı kadınının özel alana mahkûmiyetini gündeme getirir. Nitekim Bronte Kardeşler’in özel yaşamında bu mahkûmiyet, kendini çok keskince hissettirmiştir. Bu konuda Mina Urgan, İngiliz Edebiyatı Tarihi’nde şu iki tespiti yapar: “19.yüzyılın ortalarında, orta sınıfın iyi eğitim görmüş yoksul kızları için öğretmenlik ya da mürebbiyelik dışında meslek olmadığından, onlar da (Bronte Kardeşler) canla başla öğretmenliğe hazırlandılar. Diplomalarını aldıktan sonra kendi okullarında ders verdiler bir süre. Charlotte, iki ayrı evde mürebbiye olarak çalıştı. Ne var ki, bir çeşit hizmetçi sayılmak, Charlotte Bronte gibi çekingen, fazlasıyla duyarlı, içine dönük bir kızın ağrına gittiği için, bir hayli sıkıntı çektikten sonra, bir okulda öğretmenlik bulmayı yeğ tuttu.”(sy.1128) “Her açıdan – ama özellikle kültür açısından – bir yoksulluk bölgesi olan Haworth’de, mezar taşları arasında yaşamaya mahkûm olduklarını anladılar… Bu durumun Charlotte’u son derece mutsuz ettiğini biliyoruz. 24 Mart 1845’te yazdığı bir mektupta, yakında otuzuna basacağını, henüz hiçbir şey yapamadığını; bilgi edinmek, yaşamak, yolculuk edip dünyayı görmek özlemiyle yandığını söyle(r)…”(sy.1129)

Uzak diyarlara gitme ve değişim arzusunu Charlotte Bronte, ruhunda nasıl kuvvetlice deneyimlemişse, Jane Eyre da Miss Temple’ın ardından anlamını yitiren Lowood’dan bir an evvel ayrılmak ister. Bir süre odasında bir aşağı bir yukarı gezinir Jane ve penceresinden dışarıya bakınca gözünün eriştiği en uç noktaların arkasını görmek arzusu duyar. Fakat özgürlüğü dilediği anda, bu kabul edilemez oranda cüretkâr isteğe ket vurur. Ardından “değişiklik, heyecan”(sy.112) ister, belki bu, uzak diyarları görme arzusuna daha kabul edilebilir bir gerekçe sunabilir. Fakat “bu dua da boşluğa karış(ır).”(sy.112) Nihayetinde Jane, Tanrıya şöyle seslenecektir: “…öyleyse şimdikinden başka yeni bir kölelik bağışla bana!”(sy.112) Böylece Jane Eyre’in, iç kalesinin değişim arzusunu bedeninde tümüyle duyumsamasına karşın harekete geçmesi, otoritenin makul göreceği mantıklı gerekçelerle mümkün olabilir ancak. Bir kadının bedeni üzerinde kurulan tahakküm, onun için seçenekleri en aza indirmekle kalmaz, aynı zamanda iç kalesi ne kadar sağlam olsa da daha fazlasını arzulamasının önüne geçer. Fakat Jane Eyre, bağımsız ruhunun bedenini yönlendirmesine kulak tıkayamaz ve sınırları olabildiğince zorlar. Lowood’dan ayrılmak için tek çareyi mürebbiyelik yapmakta gören Jane, işe girmek için Bay Brocklehurst’den, yani okulun sahibinden izin almak durumundadır ve Brocklehurst de durumun yengesine bildirilip, onun onayının da alınması gerektiğini söyler. Çünkü on sekiz yaşında olan Jane’in, istediği işte (yahut tek çare olan işte) çalışması için velisinin izni gerekmektedir. Bayan Reed, Jane’i başından savarak “dilediği” (sy.117) neyse onu yapabileceğini belirtir mektubunda. Bu mektubun kuruldan geçmesi için Jane’in bir müddet daha beklemesi gerekir. Nihayet Jane, okulda “hem öğrenci hem de öğretmen olarak her zaman iyi tanındığı”(sy.117) için tavsiye mektubunu almayı başarır. Bu mektubun alınması “hemen hemen bir ay”ı(sy.117) bulmuştur. Bir kölelikten bir başka köleliğe geçmek için öne sürülen şartlar, özgürlüğü arzulamanın hakikaten de Jane için neden imkânsız bir düşünce olduğunu açıklar. Nitekim Jane onca uğraşın, kaygının, sıkıntının ardından Thornfield Malikânesi’ne yani mürebbiyelik yapacağı eve nihayet ulaşınca, “sağ salim, güvenli bir sığınağa kavuştuğu (sy.127) için diz çöker ve şükranlarını iletmek üzere Tanrıya dua eder. Fakat Thornfield’de çalışmaya başlayan Jane için burada geçirdiği tekdüze, hareketten uzak günler de onun değişim arzusunu tatmin etmeyecektir. Nitekim Jane, konakta işe başlayıp, iyi ve geçimli insanlarla tanıştıktan sonra bile ara sıra ruhunda depreşen “hareketli bir yaşam sürme”, “daha çeşitli tiplerle tanışma”, “duyup okuduğu halde hiç görmediği hayat dolu yerlere, büyük kentlere”(sy.142) gitmek arzusunu engelleyemez ve bazı zamanlar bu arzu dayanılmayacak raddeye gelir. Jane, açık sözlülükle itiraf ettiği bu anlaşılmaz(!) arzusunun ardından kendini “varsınlar suçlasınlar!”(sy.142) diyerek savunur. Çünkü “bunları duyunca… (onu)…birçok suçlayan çıkacaktır.”(sy.142) Böylece Jane, kendine hayaller yaratmaktan başka bir çare bulamaz. Bu hayallerinin içeriğini detaylıca bilmesek de “hareketle, heyecanla, ateş ve tutkuyla kaynaş…”tığını(sy.143) biliriz. Nitekim bir sonraki paragrafta kadınların, mekânın boyunduruğu altında sürdürdükleri yaşamlarının kayda geçmeyen ne derece isyan barındırdığı ifade edilir: “Benimkinden daha durağan bir hayata yazgılı olan milyonlarca kişi vardır, hepsi de buna başkaldırmış durumdadır. Yeryüzündeki insan kitlelerinin arasında, siyasal başkaldırılardan başka daha ne isyanların kaynaştığını ancak Tanrı bilir!”(sy.143) Bu satırların arasında yazarın varlığını kuvvetlice hisseder; özellikle yoksul Haworth’un mezar taşları arasından yükselen, isyan eden ruhunun sesini duyarız. Jane, gidemediği yerlerin hayalini kafasında canlandırmaktan başka bir şey yapamaz: “…bir resimde gördüğüm Ren kıyısındaki Hiedelberg Şatosu’nun hayalini yaratmaya başlamış gibiydim ki…”(sy.155) Sadece iç kalesinin sağladığı özgürlük alanında yaşayıp da kafasında kurduğu serüven hayalleriyle yetinmek zorunda kalması, Jane Eyre için bir teselli kaynağı değildir, aksine; iç kalenin özgürlüğü, bedeni harekete geçmesi, kıpırdaması için kışkırtır. Bedenin deneyimleriyle tam manasıyla özgürleşecek olan iç kalenin tetiklemeleri karşısında, bir kapalı mekânın duvarları arasına sıkışıp kalmış olma hissi, Jane’in yakasını bırakmayacaktır. Bu noktada Georgiana ve Eliza karakterlerinden de bahsetmek gerekir. Bu karakterler aracılığıyla kadınlara, yaşamlarını sürdürmek için sunulan kısıtlı seçenekler hicvedilir. Yengesi Bayan Reed’in yaklaşan ölümü ve hasta yatağında Jane Eyre’i görmeyi dilemesi üzerine Jane, apar topar Thornfield Malikânesi’nden ayrılır. Gateshead Konağı’nda onu Georgiana ve Eliza karşılar, nitekim John Reed, trajik bir biçimde ölmüştür. Jane, burada uzun süre vakit geçirir. Böylelikle Georgiana ve Eliza’nın birbirlerine zıt karakterleriyle iyice hemhal olur. Kitabın sonlarına doğru Jane’in aktardığına göre Georgiana, zengin ve yaşlıca bir adamla çıkar ilişkisine dayalı bir evlilik yapacak, Eliza ise hedeflediği üzere, programlı, duygusuz ve renksiz yaşamını Fransa’da bir manastırda başrahibe olarak sürdürecektir. Bu kadınların temsil ettikleri, dönemin kadınlara razı gördüğü, yakıştırdığı kısıtlı rollere ilişkin bir eleştiridir esasen. Jane, bu iki kadından epey başka bir mesafede konumlanır ve onların karakterlerindeki zıtlıkları analiz eder, dolayısıyla seçtikleri yolları da karşılaştırır. Bu iki kardeşin en uç noktalarda salt aklı ve duyguyu temsil etmesi ile yaşamlarını yönlendirdikleri birbirinin zıttı yollar, onların geleceğine ilişkin fazla şaşırtmaz bizi. Temsil ettikleri kadınlık rollerini üstlenişlerindeki belirginlik, dönemin kadına razı gördüğü kısıtlı özel alanın ve sunulan seçeneklerin azlığının eleştirisini yapar. Pazar günleri fırtına çıksa, yollar çamurdan geçilmese bile kilise ayinlerine her ne koşulda olursa olsun katılan Eliza, Georgiana’yı Londra’ya gitmek, balolarda centilmen beylerin ilgisini üzerine çekmek ve onlarla flört etmek istediği için küçümser. Georgiana ise ablasının apaçık nefreti ve aşağılaması karşısında onunla yalnız kalmaktan bile korkar, öyle ki ablasıyla evde başbaşa kalmadan evvel bir an önce çekip gitmek için Jane’i, Gateshead Konağı’nda alıkoyacaktır. Bu iki kadının birbirlerini küçümsemesi ya da birbirlerinden köşe bucak kaçmaları, erkeklerin ilgisinden uzak duramayan Georgiana ve dinin eril mitoslarını içselleştiren Eliza özelinde patriyarkanın, iç kalesinin bayrağını teslim eden kadınlar için zıt kutuplar üzerinden bir çatışma alanı yaratarak onların olası dayanışmalarını engellemeyi başardığını gösterir. Oysaki Jane’in Lowood Okulu’nda Miss Temple ve Helen Burns ile kurduğu dostluk, iç kalelerin zengin mahsullerinin paylaşıldığı, otoritenin erişmekte ve engellemekte zorlandığı küçük bir azınlıktı; kadın dayanışmasının bir örneğiydi. Peki, Eliza ve Georgiana gibi birbiriyle çatışan katı kadınlık rollerinin alternatifi kimin temsilinde vücut bulur? Helen Burns de mi, Miss Temple da mı ya da Jane Eyre de mi? Kuşkusuz Jane, eğer bir iç bağımsızlığa sahipse, bunda Helen ve Temple’ın onu etkilemesindeki payı yadsınamaz. Bu üç kişiyi birbirine yakınlaştıran, diğerlerinden farklı düşünmeleri, farklı değerlere sahip olmaları, mücadeleci karakterleri ve en önemlisi de Montaigne’in yaşadığından daha ağır şartlar altında iç kalelerini inşa edip, orada bağımsız kalmaya çalışmalarıdır. Jane, ruhunu tatmin etmek istemektedir en başta ve genelde bunu sağlayan da bağlandığı insanlar olur. Ruh arkadaşının yokluğunda ise kapalı kaldığı mekân, boğucu olmaktan öteye geçmez. Bunun için Jane, uzak diyarlara gitmekten, farklı yaşam alternatiflerini sonuna dek zorlamaktan çekinmeyecek ve iç kalesinin sağladığı özgürlük alanı ile yetinmeyip, bedeninin taleplerine, arzularına kulak vermekte bir beis görmeyecektir.

Öne çıkan temalardan bir diğeri de bedene ilişkin temel dürtülerin bir kadın karakter ekseninde açığa çıkarılmasıdır. Victoria Çağı’nda mekânın kısıtlayıcılığını aşmaya çalışan kadın karakter, bedeninin gerçekleriyle en uç aşamalarda yüzleşecektir. Bu bağlamda kitapta aşkın doğurduğu tutku ve açlık, başlıca bedeni dürtüler olarak karşımıza çıkar. Jane Eyre’i bu açıdan farklı kılan, bir genç kadının bedeninin isteklerini bütün kuvvetiyle hissedip, bunları dillendirmekte hiçbir mahsur görmemesidir. Mina Urgan, İngiliz Edebiyatı Tarihi’nde şöyle yazmıştır: “Victoria Çağı’nın en etkin ve en tutucu dergilerinden The Quartely’nin bu kitabı “imporer”(edebe aykırı) ve “wicked” (ahlaksız) olmakla suçlaması ve bu suçlamayı birçoklarının doğru bulması, bizleri derin bir hayrete düşürür bugün. Victoria Çağı okuyucularının Jane Eyre’i ayıplamalarının başlıca nedeni, bu romanda bir aşk tutkusunun yalın ve yoğun bir biçimde dile getirilmesiydi.”(sy. 1157)

Thornfield Malikânesi’nde, geçirdiği monoton günlerine canlılık katan ilginç bir karşılaşma yaşar Jane. Evin beyi Bay Rochester ile olan bu karşılaşması onu heyecanlandırır. Çünkü sınırlı sosyal çevresindeki insan profillerine eklenen yeni bir yüzdür Bay Rochester ve karşılaşmaları ise rutini bozan farklı bir harekettir. Jane’in deyişiyle “ne önemli, ne romantik, ne de ilginç olmayan bir olaydı bu.”(sy.151) Fakat bu karşılaşmadan duyulan heyecan, Jane’in değişim arayan duygu dünyasını bir nebze de olsun aydınlatır. Tıpkı Jane gibi, Bay Rochester’ın da kayda değer bir güzelliği yoktur. Üstelik kaba tutumları vardır, fakat yapmacık bir nezaket de sergilemez. Zaten Jane, bütün güzellikleri kendinde toplayan yakışıklı erkeklerin “ruhu(na) hiçbir yönden tanıdık olmadıklarını sezer” ve “onlardan kaçınır.”(sy.148) Böylece en başta güzellik yanılsamasıyla oynayarak, alışılmış konvansiyonları yerle bir eden bir kadın-erkek aşkı söz konusu olur. Nitekim genç bir kadının, hapsolduğu o durgun yaşamından kendisini çekip çıkaracak, hayal etmesi beklenilen erkek tahayyülünden oldukça uzaktır, nezaketten anlamayan Bay Rochester’ın tarifi. Zaten Jane’in, Lowood’dan ayrılmak için tek başına, bir gece boyunca bunun nasıl olacağı üzerine kafa yorması ve amacına ne olursa olsun ulaşmaya çalışması, en başından ‘kurtarıcı erkek’ tahayyülünü bozmuştur. Bay Rochester, görünümü ve tavırlarıyla kusurlu bir erkek olmasının ötesinde, ömrünün yarısını tamamlamış biri olarak yaşamında verdiği yanlış kararların neticesinde huzur bulamaması, anlayış sahibi olmaktan uzak, sert mizacıyla kusurlu bir insandır aynı zamanda. Fakat Jane’in ruhundaki gizemi çözmeye çalışır ve mutlu bir hayata başlamanın, iyi bir insan olmanın artık onun için mümkün olup olamayacağını düşünür. Jane’in yaşının gençliği ile Bay Rochester’ın geri kalan ömrünü yeni bir başlangıç olarak tahayyül etmek istemesi birbiriyle örtüşür. Bir mekân olarak Jane’in, Thornfield Malikânesi’nde soluk aldığını hissetmesi, Bay Rochester’a ruh arkadaşı olarak bağlanmasıyla mümkün olur. Nitekim Bay Rochester, Jane’in ruhunun sağlamlığını över ve onun “kimselere benzemeyen, eşsiz bir ruh”a(sy.188) sahip olduğunu söyler. Böylece Jane, giderek Bay Rochester ile olan arkadaşlığından ve ettikleri sohbetlerden zevk almaya başlar. Geçmiş yaşantıların acı hatıralarının da paylaşıldığı bu arkadaşlık, Jane’in hayatını çekilebilir kılan yegâne şeye dönüşür. Kişilerin birbirlerine ruhlarının gizli kuytularını açmaları, onları kurdukları arkadaşlıktan zevk almaya ve kusurların, varlığın bütününü zedelemediği bir dostluk ilişkisine götürür. Nitekim Jane şöyle der: “Sırada, saygıda en ufak bir kusur işlememekle birlikte hiçbir korkuya, çekinmeye de kapılmaksızın, onunla fikir tartışmalarına girişir, bir eşit olarak çatışabilirdim. Bundan o da, ben de hoşnuttuk.”(sy.205) Cihanda gezmedik yer bırakmayan, ne ki yine de gittiği yerlerde ruhu huzur bulamayan Bay Rochester, “yirmi yıldır arayıp da bir türlü bulamadığı… Temiz, aydınlık ruhu”(sy.282) Jane’de bulur. Nitekim bu ilişki Bay Rochester’ın “canına can kat(ar)…(ona) yeniden hayat ver(ir).”(sy.282) Jane de yaşamı çekilebilir kılan ruh ortaklığını Bay Rochester’da bulunca, aidiyet hissi karşılıklı gerçekleşmiş olur; ikisi de aynı arayışın ilginç bir rastlantısı sonucu karşılaşmışlardır. Jane, duygularının baskısına daha fazla direnemez ve Bay Rochester’a olan aşkını bir katarsis anında itiraf eder. Birbirlerini öpmekten ve sarılmaktan geri durmazlar. Eşitliğin yinelendiği ‘karşılıklı’ bir aşk itirafıdır bu. Nitekim Jane şöyle der: “Benim ruhum sizin ruhunuza sesleniyor; ikimiz de Tanrı’nın huzuruna çıkmışız, eşitmişiz gibi…ki elbet eşitiz aslında.”(sy.328) Ve Bay Rochester karşılık verir: “Elbet eşitiz.”(sy.328) Thornfield Malikanesi’nde misafirlerin ağırlandığı sırada Jane, konukların toplaştığı salonda, perdelerin gizlediği herkesten uzak bir köşede Bay Rochester’ı uzaktan uzağa izler. Üstelik bu sırada Rochester’a karşı olan hisleri en açık halini almıştır ve Jane duygularının yoğunluğunu, hissettiklerini de detaylıca çözümler. Bir kadın karakterin, duygularını böylesi bir açık sözlülükle çözümlemesi, tarif etmesi, okuyucu için sarsıcı niteliktedir. Nitekim Kate Millett, Cinsel Politika’da “Kadın, cinsellik ve günahın birbirlerine bağlanması(nın), batı ataerkil düşüncesinin temel örgüsünü oluştur(duğunu)”(sy.96) söyler. Viktoria Devri hakkında ise şu değerlendirmede bulunur: “Hristiyanlıktan çok öncelere uzanan kötü ile iyi arasındaki, iffetli kadınla şehvetli kadın arasındaki uyuşmazlık, bu devirde eski çağlarla karşılaştırılamayacak ölçüde abartmalı bir görünüm alır… Romanda kadına yöneltilen cinsellik, fahişe, ‘düşmüş kadın’, iğfal edilmiş hizmetçi gibi dürüst açıklamaları zorunlu kılar. Şiire uygun düşen mit ise, erkeğin kendisinde var olduğunu sezdiği ve iğrenerek kadına yansıttığı bir cinselliği ele alır.”(sy.209-210) Eril kodların mutlak hâkimiyetindeki böylesi bir yazın geleneğinin ortasında bir kadın karakter, aşık olduğu kişiye karşı hissettiği dayanılmaz çekimi hiç utanmadan dile getirmektedir: “ Gözlerimi yönetemez oldum, gözbebeklerim karşıdan ona(Rochester’a) saplanmakta direniyordu. Bakıyor, bakmaktan da derin bir kıvanç duyuyordum. Keskin gene de içimi buran bir duyguydu bu. Öyle bir zevk ki susuzluktan ölmek üzere olan bir adamın son gücüyle ulaştığı kuyunun ağulu olduğunu bile bile yine de suyundan doyasıya, minnetle içmesi gibi bir şey.”(sy.129-130) Böylelikle Bronte, tüm insani ve bedensel unsurlardan arındırılarak neredeyse bir ressama poz verircesine hareket etmeyen, enerjiden yoksun, pasif bir obje olan “iffetli kadın” prototipi ile iğrenç cinselliğin atfedildiği, “dişi şeytan şehvetli kadın” prototipinin çatışma alanını yok etmiş; Jane Eyre gibi güzellikten, yüksek zekâ ve olağandışı yetenek belirtilerinden yoksun, sıradan bir kadının hislerini ve kısmi de olsa bedensel deneyimlerini gündeme getirmiştir. Nitekim Kate Millett, Bronte’nin “…kadınların erkekleri güzel bulduklarını yazı alanında belki de ilk söyleyen kişi”(sy.229) olduğunu belirtir. Mina Urgan ise Jane Eyre’nin bu geleneksel temsili tersyüz etmesine dair şöyle yazmıştır: “Victoria Çağı’nın okuyucularının Jane Eyre’in duyduğu ve açık seçik dile getirmekten çekinmediği aşk karşısında şok geçirmeleri doğaldı. 19.yüzyılın ortalarında genç kızlar bu türden coşkulu duygulardan arınmış sayılırlardı. Onlar hoşlandıkları erkeklere – eğer bu erkek bekârsa – olsa olsa uzaktan göz süzebilirlerdi. Aşırıya kaçan aşk duyguları, kibar genç kızlara değil, serüven düşkünü bayağı kadınlara yakışabilirdi ancak… Jane Eyre ile Edward Rochester arasındaki aşkın fiziksel bir yanı olması ise bağışlanamayacak bir ayıptı.”(sy.1157-1158), “Jane Eyre’deki âşık çift, kadın-erkek ilişkilerinde Victoria Çağı’nda benimsenen tüm gelenekleri yadsıdıkları için, birçok eleştirmen bu kitabı İngiliz edebiyatının ilk modern aşk romanı sayar…”(sy.1158)

Bay Rochester ile nişanlılık döneminde Jane, Rochester’ın iltifatlarından, maddi vaatlerinden rahatsız olur ve bunları geri çevirir. Hatta bir yerde Bay Rochester’ın yine ettiği bir iltifat üzerine ona verdiği yanıt, iç kalesinin bağımsızlığını korumaya önem atfeden ve eril söylemi içselleştirmeyen bir genç kadının itirazı mahiyetindedir: “Ben melek falan değilim! Ölmeden de melek olamam… Ben kendimim Bay Rochester, benden öyle göksel bir şeyler ne bekleyin, ne de isteyin, çünkü elde edemezsiniz; nasıl ki ben de sizden melek falan gibi davranmanızı hiç beklemiyorum.”(sy.336)

Böylece Gubar ve Gilbert’ın Tavan Arasındaki Deli Kadın’da aktardıklarına dayanarak söyleyebiliriz ki; kadınların uhrevi, ulaşılmaz bir kata çıkarıldığı, meleksi bir görünüm çizilip, erdemlerle donatılarak bir ilham perisi, arzu nesnesi yaratıldığı eril yazındaki kadın prototipi, Jane’in manidar sözlerinde hicvedilmiştir. Nitekim Jane, ilkelerine aykırı hareket edemeyeceğini düşündüğü için Bay Rochester’ı terk edip, Thornfield Malikanesi’nden ayrılacak ve hiç bilmediği bir yerde, Whitcross’ta hayatta kalmaya çalışacaktır. Burada geçirdiği zor günlerin ardından tesadüfen Riverslarla, yani Diana, Mary ve St John kardeşlerle tanışacak ve Riverslar Jane’e evlerini açacaklardır. Özellikle Jane’in, Diana ve Mary ile kurduğu dostluk, ardından bir köy öğretmeni olarak işe başlaması, uzun bir süre Bay Rochester’dan haber almaksızın Whitcross’da kalmasına neden olur. Jane’in, esasında Riverslarla akraba olduğunu öğrenmesiyle bu yakınlık iyice pekişir. Bu noktada St John’dan biraz bahsetmeliyiz. Bay Rochester’a birçok açıdan zıt bir karakter olan St. John, Whitcross’da papazlık yapmaktadır. Fakat esasında misyoner olmak ister ve Hindistan’a gideceği zamanı iple çeker. Oldukça dar görüşlü, kendini zihinsel ve fiziksel anlamda kısıtlayan, üstelik bütün dünyevi şeyleri hoş görmemenin de ötesinde; insan ruhunu zenginleştiren tutkuları, aşkı, sevgiyi ve coşkuyu da küçümseyen biridir St. John. Neredeyse önemsediği tek şey Hristiyanlık uğruna taşıdığı çalışma azmidir. Fakat özellikle belirtilen kusursuz yüz hatları ve Rochester’a nazaran yaşının gençliği, St. John’un, birlikte geçirdikleri uzun bir zamanın ardından Jane’e ettiği evlenme teklifi ile anlamlı hale bürünür. Bay Rochester’ın dinle uzaktan yakından alakası yoktur, kendisi hatalarla dolu kusurlu yaşamını dünyayı köşe bucak gezip bir ruh eşi arayarak geçirmiştir. Velhasıl hayatının geri kalanından tek isteği, eşiyle birlikte mutlu ve huzurlu bir yaşam sürmektir. Fakat St. John, yaşamını Tanrı hizmetine harcamak gibi büyük ideallere sahiptir. Sahip olduğu kusursuz yüz hatları gibi kesin çizgilerle belirlediği kutsal görevinde, ona yardım etmek üzere yanına bir yardımcı aramaktadır. Böylece St. John’un, Jane’e ettiği evlenme teklifi, iyice düşünülüp taşınılmış, seçeneklerin elenerek nihayetinde en iyi adayın Jane olduğuna hükmedilmiş planlı bir tekliftir sadece. Nitekim St. John, Jane’e ithafen şöyle der: “Tanrı da, Doğa da seni bir misyonerin eşi olmak üzere yaratmış… Sana bedensel güzellikten çok ruhsal cevher bağışlamışlar. Aşk için değil, çalışmak için yaratılmışsın. Bir misyoner karısı olmalısın sen… Olacaksın mutlaka. Benim olacaksın… Sahip çıkıyorum sana. Zevkim için değil, önderimin hizmetinde kullanmak için.”(sy.517), “Bir eş istiyorum. Hayatta yeter derecede söz geçirebileceğim, ölüme kadar da kesin olarak elimde bulundurabileceğim tek yardımcı ancak karım olabilir.”(sy.522)

Jane, başlarda St John’un şaşmaz iradesi karşısında boyun eğme eğilimi gösterir. Bundan oldukça rahatsız olsa da yine de kendini alıkoyamaz. Fakat St. John’un, büyük idealini gerçekleştirirken boyunduruğu altında bir yardımcı olması için Jane ile evlenmekten başka çare olmadığında ısrar etmesi, Jane’in, çoktandır yitmiş olan içindeki hırçın kız çocuğunu ortaya çıkaracaktır. Nitekim Jane, Hindistan’a gitmeye, St. John’un misyonerliğinde ona yardımcı olmaya razıdır aslında fakat bunun için neden illa da evlenmeleri gerektiğini anlayamaz. Fakat St. John’un evlenmekteki ısrarcılığı ve buyruğu altında sözünü dinleyecek bir eş istemesini en doğal hakkı olarak sayması karşısında Jane, teklifi reddetmekten geri durmayacaktır: “Ama onun karısı olarak – hep yanı başında, hep onun yönetimi, baskısı altında – ruhumun ateşini hep kısık olarak tutmak, için için tutuşurken gık diyememek… İşte bu çekilmezdi.”(sy.524)

Büyük idealler sadece toplumları, coğrafyaları, ırkları değil, kadınları da ötekileştirir aynı zamanda. Nihayetinde St. John, Jane’in ona karşı çıkması, boyun eğmeyi reddetmesiyle çirkinleşir. Hatta kendini Tanrı’nın bir nevi aracısı olarak görüp, Jane’i kâfir olmakla bile tehdit eder: “Şurasını unutma ki hayır dersen bana değil, Tanrıya ‘hayır’ demiş oluyorsun. Tanrı benim aracılığımla sana yüce bir geleceğin yolunu açıyor. Bu yola ancak benim karım olarak girebilirsin. Benim karım olmayı reddettiğin anda kendini ömür boyu bencil rahatlıklar, kıvrak karanlıklar yoluna mahkûm etmiş olursun. Bu durumda da belki, dinden döndükleri için kâfirden beter sayılanlar arasında yer alırsın. Bunu düşün, ayağını denk al!” (sy.526) Bay Brocklehurst’ün çocukları terbiye etmede dini olumsuz anlamıyla kullanması ve bu yolla kız çocuklarının bireyselleşmesini engellemesi gibi St John da Jane’i, kararından caydırmak için İncil’in iç karatıcı ayetlerine başvurur. Jane’in kadınsılıktan ve güzellikten uzak olan dış görünümü, St John’un kutsal görevinde yanına aradığı yardımcı, daha doğrusu üzerinde iktidar kurabileceği bir kadın için eşsiz bir niteliktir. St. John’un kadın güzelliğini bir lanet olarak saydığı bu yaklaşımı, sadece kadın bedenini denetlemekle, tutkularını aşağılamakla kalmaz; aynı zamanda kendini Tanrının aracısı konumuna çıkaran erkeğin, bir kadından ‘kendini adamasını’ isteyerek güç bela koruduğu iç kalesine hükmetmesini de meşrulaştırır. Nitekim Kate Millett, Cinsel Politika’da şöyle der: “Ataerkillik Tanrıyı kendi yanına almıştır. Ataerkilliğin en etken denetim ve baskı araçlarından biri, kadının yapısı ve kökenine değin öğretilerin yaygın karakteri ve cinselliğe yüklenen her türlü kötülük ve tehlikenin kadından geldiği yolundaki görüşüdür… Ataerkil din ve ahlak, cinsiyete bağlanılan bütün kötülükler sanki sadece kadının kusuruymuş gibi kadını ve cinselliği bir arada ele alır. Böylelikle de kirli, günah yüklü ve aşağılayıcı olduğu kabul edilen cinsellik kadına yüklenir; erkek ise, cinselliğinden çok insan yönüyle ele alınır.”(sy.92-93) Fakat bu tehdidin karşısında Jane’in cevabı nettir: “Tanrı bana canımı sokağa atayım diye vermedi ya! Senin istediğini yapmak da bence hemen hemen kendimi öldürmek olur.”(sy.532) Tıpkı Montaignede olduğu gibi Jane Eyre’in de ‘kendini adamak’tan kaçınması, iç kalenin bağımsızlığının doğal bir sonucudur aynı zamanda. Ancak St. John, evlenme teklifini bir kez daha yineleyecektir. Akşam yemeğinin ardından büyük bir şevkle İncil’den okuduğu ayetler, bu ayetlerde cennetle ödüllendirilenlerin ve cehenneme atılacak lanetlilerin sıralanması, Jane’i çok etkiler. Bu sırada St. John, teklifini son kez yineler ve kabul etmesi için, “kolunu…(onu) “severmişçesine”(sy.538) Jane’e sarar. Bu huşu anında öyle bir atmosfer kurulur ki, kalan son sağlam iradesi de yerle bir olan Jane’in, cevabını tanrısal bir işaretle vereceği beklenir sanki. Neredeyse Jane, evlenmeyi kabul edecektir. Fakat beklenen tanrısal işaret, tutkunun ve aşkın çağrısı şeklinde vuku bulur. Bay Rochester, Jane’e adıyla üç kez seslenmiştir. Bunun üzerine Jane, aşkın çağrısıyla sarsılır, kendine gelir ve St. John’u başından savar. Artık aklı fikri, Bay Rochester’a biran önce ulaşmak isteğindedir. Böylelikle bu uhrevi an, tutkunun, aşkın yani dünyevi olanın sarsıcılığıyla yerle bir olur diyebiliriz. Jane’in bağımsız kalmaya çabalayan ruhunun yönlendirmelerinin, bedensel anlamda bulduğu karşılıklardan bir diğeri de açlık durumudur. Burada bahsedilen bedene ilişkin tutkudan farklı olarak, Jane Eyre’in Whitcross’da, Riverslarla tanışmadan evvel yaşadığı aç kalma deneyimi, çok daha çarpıcı ve etkili bir anlatımla aktarılır. Jane, Thornfield’den ayrıldığında gidebileceği en uzak yere gider ve yanında ne çıkını ne de beş kuruş parası vardır. Yaklaşık üç gün iki gece bozkırlarda uyuklar, ne ki kimi zaman hava yağmurlu ve nemli olur. Gündüzleri civardaki bir köyden iş ve yiyecek dilenmeye başlar. Fakat onun durumundaki genç bir kadının yabancısı olduğu bir yerde neredeyse kapı kapı gezerek iş bulabilmesi mümkün değildir. Üstelik yiyecek olarak çok az şey bulabilir, insanlar da vermeye yanaşmaz, hatta bir yerde domuza verilen lapayla beslenmek zorunda kalır. Bütün açlığına ve yurtsuzluğuna rağmen yine de Tanrı’ya inancı tamdır; dua etmekten, Tanrı’ya sığınmaktan geri durmaz. Tanrı, kişiliğin feda edilerek kendini adayacağı mutlak bir otorite değildir Jane Eyre için. Canının taşıdığı kıymete ve arzularının bilincine ulaştığı iç kalesinde Jane, Tanrı’yı ruhunun sıkıntılarını hafifleten ve çekilen özlemi yatıştıran bir varlık olarak tasavvur eder. Üstelik onu geri çeviren insanlara da öfkelenmemektedir. Çünkü dönemin şartlarının kadınlara olan acımasızlığını en uç durumlarda deneyimlemiştir. Nitekim Thornfield’den, kendi kararlarını vermek güçlüğü ile Bay Rochester’ın iradesine teslim olma arasında yaşadığı büyük bir iç çatışmanın sonucunda, öz saygısını yitirmemek için yola çıkarken dönemin kadına yüklediği ne kadar kısıtlama varsa hepsinden nasibini alacağının farkındadır. Böylece Jane, bu üç gün boyunca bedbaht, karnı aç, yorgunluktan ve çaresizlikten bitap düşmüş halde kasabada gezer, insanlardan yiyecek ve yatacak yer ister. Eril zihniyetin bir hanımefendiye yakıştırmayacağı hallere girer çıkar. En nihayetinde bir “melek” değildir o, yalnızca hayatı hakkında karar almakta ve bu kararlara her ne koşulda olursa olsun uymaktaki direnciyle, sağlam iradesi ve toplu delilik çağlarından birinde bağımsızlığını korumaya çalıştığı iç kalesiyle aklına mukayyet olan bir genç kadındır Jane Eyre. Mekânın bütün kısıtlayıcılığı altında iç özgürlüğünü sağlamasıyla birlikte bedeninin arzuları, değişimleri ve yaşadığı sefil haller yok sayılmaz; metnin anlatısının en kuvvetli yönünü oluşturur.

 

Kaynaklar

Charlotte Bronte, Jane Eyre, Can Yayınları, Çev: Nihal Yeğinobalı, 2009.

Mina Urgan, İngiliz Edebiyatı Tarihi, Yapı Kredi Yayınları, 2011.

Stefan Zweig, Montaigne, Can Yayınları, Çev: Ahmet Cemal, 2012.

Kate Millett, Cinsel Politika, Payel Yayınları, Çev: Seçkin Selvi, 2011.

Sandra M. Gilbert, Susan Gubar, Tavan Arasındaki Deli Kadın, Aylak Adam Yayınları, Çev: Nil Sakman, 2016.