Fotoğraf: historicipswich.org

 

Kurumsal anlamda eleştiri yazını bir yazarın belli başlı özelliklerini ortaya koyarak onun edebi yerini tanımlayabilir. Yazarın yarattığı dünya, dilin o dünyadaki önemi, kurduğu atmosfer, çağıyla ilişkisi, karakterlerinin özellikleri, ideolojisi ya da altından pek kalkamasa da iddiası onun yapıtlarının ana unsurları olarak ön plana çıkarılabilir. Akademik makalelerin içeriğini büyük oranda bu unsurlar belirler. Ama okuyucu penceresinden bakınca, bir yazarı sevmenin birçok nedeni olabilir. Bazen tek bir parlak cümle tüm kitabı temize çekebilir.

Bazı yazarlar söz konusu olduğunda ise sevginin niteliği daha da kişiselleşir. Hiçbir büyük teorinin ya da yazarla özdeşleşmiş yaklaşımın önemi yoktur orada. Okuyucu nezdinde salt alınan zevk, o kitapla birlikte geçirilen mutlu saatler ön plandadır. John Updike her iki anlamda da yoğun teveccüh gösterilen özel yazarlardandır. Amerikan edebiyatı söz konusu olduğunda denilebilir ki hem eleştiri dünyası hem de sıradan okuyucu için son büyük üslupçulardandır kendileri. Son büyük dil cambazlarından. 11 Eylül faciasını anlatan bir yazısında betimlemelerinin çarpıcılığı olayın dehşetini arka planda bıraktığı için eleştirilecek kadar kelime seçimini önemseyen bir yazardır.

Korkutucu olduğu kadar ilham veren üretkenliğiyle de birçok yazınsal kimliği bünyesinde barındıran (romancı, öykücü, şair, sanat ve edebiyat eleştirmeni) Updike’ın 2009 yılında akciğer kanseri sonucu vefatıyla Amerikan Edebiyatı önemli köşe taşlarından birini kaybetmiştir. 1932 yılında Pensilvanya’da başlayan hayatı adeta yazıya adanmış bir ömürdür. Ardında göz kamaştırışı bir miras; yüzlerce öykü, eleştiri yazısı, şiir ve yirmiyi aşkın roman bırakmıştır.

Arzularıyla toplumsal baskılar arasında sıkışmış kahramanları yazmıştır çoğunlukla. Amerikalı Protestan orta sınıf, banliyö yaşamı, mutsuz evlilikler, erkeklik halleri, kaçırılan fırsatlar, ölüm korkusu, Amerikan rüyasının beyhudeliği, bir kaçış olarak sunulan cinsellik ya da hüzünlü tensel arzular ana temalarındandır. Ama hepsinin ötesinde Updike, ayrıntıları ince ince ören bir göze ve dili bir virtüöz gibi kullanan bir kaleme sahiptir. Onun farkı, anlattığı bir sahneden önce arka fonu sabırla ve itinayla kurarken ortaya çıkar. Fiziki dünyanın en sıradan ayrıntısı, kanıksanmış bir eşya bile onun kurgusunda yepyeni bir şeye dönüşür. Kasabanın eski bir fabrikası, lokantası, okulu ya da parkı tüm detaylarıyla anlatılırken, okuyucu sadece söz konusu mekânın tarihini değil, aynı zamanda bir Amerikan banliyösünün de kuruluş hikâyesini öğrenir. Denilebilir ki, Updike belki tüm büyük yazarlar gibi, en çok konu dışına çıktığında, anlatmanın zevkine kapıldığında ışığını yansıtır. Her ne kadar kendisi Faulkner’ı ekonomik olmamakla suçlasa ve bu yüzden Hemingway’i ona tercih etse de, okuyucu olarak bizler kendisini en çok ekonomik olmadığı zamanlarda severiz.

Kahramanları bazen yollarda amaçsızca araba sürer; bazen çok da tanımadığı bir ailenin yanında sıkıntıyla yemek yer; bazen eve gitmemek için hiç tanımadığı birine âşık olmak ister; bazen bir kediye bakarak tüm hayatı anladığını düşünür; bazen yanında yatan kadına ya da adama sevgiyle bakarken günün birinde öleceğinin farkına varır; bazen acımasız ve bencil, bazen saf ve yaralıdır, ama tuhaf bir kibirle kendini kabul ettirme ve kendinde inat etme dürtüsüyle doludurlar; bazen sadece bir evi değil, o evle birlikte bir hayatı da terk eder, ama yine de mutlu olamazlar; hepsi çoğunlukla kaybeder belki de en çok kazanırken, ama Cohen’e nazire yaparcasına “görkemli” bir şekilde kaybederler.

Updike kendisini etkilemiş olan yazarlardan bahsederken, Melville, Proust, Nabokov ve Bellow’u sayarak, kalemini ait hissettiği geleneği bir anlamda ortaya koymaktadır. Nabokov’un kadın yazarları sevmemesi gibi, kendisi de romanlarında kadınlara karşı yaklaşımı nedeniyle feminist yazında sıklıkla eleştirilecektir, tıpkı Bellow gibi… Updike, büyük buhran sırasında, yoksulluğun kıyısında bir yaşam mücadelesi veren bir ailede doğmanın zorluklarını nasıl da büyük bir avantaja çevirdiğini şu satırlarla anlatır, “Kurşun kalem ve kâğıt, öteki oyuncakların tersine ucuzdu,” der. “Kurşun kalem sessizdir, narindir, küçüktür, ama mucizeler yaratır.” Ona göre; bir çocuk yaratmaya başladığında göklere ait olduğu düşünülen tanrısal yaratım imgesini yerle bir eder. Ya da bir çocuk basit bir kurşun kalemle Tanrı’yla özdeş hale gelebilir.

İkisi Pulitzer olmak üzere Nobel hariç alınabilecek bütün ödülleri almış olan Updike’ın Türkiye serüveninin ise pek parlak olduğu söylenemez. En ünlü romanları olan Tavşan serisinin ancak ilk ikisi çevrilmiş, muhtemelen yayıncı geri kalanı için ihtiyacı olan “motivasyonu” bulamamıştır. Son romanı Terörist üstadın yorulduğunun bir göstergesi olarak okunsa da, yine de bir Updike metni olduğunu her sayfada hatırlatır.  Bugün sahaflarda Amerika’da sansasyon yaratmış romanı Çiftler, Bech serisinden Bech Döndü ve S. romanlarının Türkçe çevirileri bulunabilir. Söz konusu olan bu kadar üretken bir yazarsa bahsi geçen romanlar ağzımıza bir parça bal çalmaktan öteye gidemez elbet.

Updike, Türkçe okur için keşfedilmeyi bekleyen bir hazinedir hala. Umarım doğru izi sürecek cesur ve titiz yayıncılar da bir gün bu hazinenin farkına varacak, tek bir cümlenin bazen tüm hayatı temize çektiğini başka başka okurlar da deneyimleme şansı bulacaktır. O güne kadar, Tavşan Kaçmaya devam edecektir.